Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Anadolu’nun yakın tarihine baktığımızda müslümanların bir kısmının yıkılmış duvarlar altında kaldığını, küllerinden yeniden doğmak için gayret sarf ettiğini, tekkelerin ve tarikatların zirvelerinde kimsecikler kalmasa da eteklerinde toplumun sığınaklar inşa ettiğini ve bazı üstatların yetiştirdiği birinci kuşağın ikinci nesili eğitmeye başladığını gördüğümüz zaman diliminde Batı medeniyetinin meyvelerini verip inişe çöküşe geçtiğini görmekteydik. Üst üste kırılan Batı dünyası kendi arasında savaşlar vermiş savaşı 1900lü yıllardan itibaren yeni bir dünya dizayn etmek isteyen İngiltere ve müttefikleri kazanmıştı.
Osmanlı’yı Arap coğrafyasından koparmak için uzun uğraşlar veren Batı, Suud Ailesini kontrol altına almıştı. Yeni kurulan TC ulus devletini kontrol ederek Doğu ve Güney ile bütün kültürel ve dini bağların kopartmış, Ortadoğu’da uzun süreli bir tahrip ve yıkıma başlamıştı.
İngiltere, kapitalizm temelinde oluşturulan yenidünya düzenine yönelik çalışmasında en önemli adımın enerjiye sahip olmadan geçtiğini bildiği için dünyanın bütün enerji kaynaklarına el atmıştı. 1800lü yılların sonunda bütün Osmanlı topraklarının değerli yer altı zenginlikleri konusunda araştırmalar yapmıştır. ABD’li ve İngiliz mühendislerin o tarihlerde yaptığı çalışmalar, çizdiği haritalar Enerji bakanlığı ve bazı kurumlarda mevcuttur.
İngiltere daha sonra misyonerlik üzerinden kurduğu ilişkileri bir bomba gibi fitilleyerek bütün dünyayı ateşe vermiştir. Dünyayı yeni tarz bir savaşla karşı karşıya bırakmıştır. Osmanlı’nın çöküşüyle her millet kendi kaderini tayin edebilir gibi sihirli sözlerle suni ulus devletçikler özgürleştirilmiş ve cetvelle çizilmiş haritalar yapılmıştır. Bunun anlamı doğal olarak çizilmeyen devletçikler içinde belki on yıllar sürecek iç savaş, iktidar olma mücadelesi, güç paylaşımı, kan ve gözyaşıdır.
Dünyada birçok şeyin olduğu gibi, enerjinin de kalbi olan Ortadoğu 1915 ayaklanmaları ile organize edilmiştir. Bu ayaklanmaları daha rahat kontrol edebilmek için yeniden diriltilen Vahhabilik’in, sert, ayırıcı, sınıflandırıcı, seçici, tekfirci ve kaba kuvvete dayanan söylemleri kullanılmıştır.
Bu söylem bu bölgeyi uzun süreli şiddet ve iç kavganın içine itmiştir. Bu ayrışmaya ek olarak İkinci Dünya savaşının tek galibiymişçesine 1948 de kurulan İsrail’in bir tümörü misali bölgeye girmesiyle yeni bir süreç başlamıştır. Batı ülkelerinin dünyayı cehenneme çeviren kapitalizm yarışını yapılan iki cihan savaşından sonra ABD-İngiltere kazanmıştır. Bu sebeple İngiltere, Orta Doğu’daki enerji zengini ülkelerden Suudi Arabistan, Irak, İran ve diğer Körfez ülkeciklerinde sömürge amaçlı özel çalışmalar yapmıştır.
Bu sömürü çarkını erken fark eden İmam Humeyni, 1950-60lı yıllarda dini otoritesini sağlamlaştırmış yetkin bir molla iken bölgeden gelen din adamları ile toplantılarda bu konuları işlemiş ve İngiltere ile ABD’yi bölgeden defetmenin yolunun İsrail ve yerli işbirlikçilerle mücadeleden geçtiğine dikkat çekmiştir. Ve 1950’lerde İran’ın petrol gelirinin ciddi bir yüzdesinin hiçbir emeği yokken İsrail’e akmasına dikkat çekmiştir. Bunu yaptığı geniş katılımlı derslerinde işlemeye başlamıştır. Ta ki yaşadığı topraklardan sürülmesine kadar.
Böyle bir süreçte Sevdalandık Humeyni’ye. Devrim sonrasında bu sevdanın adı İran olsa ne yazar.
1980 kafaların karıştığı bir dönemdi. Haksöz’de bir yazı kaleme alan kardeşimiz Mustafa Sile, Tevhidi Müslümanlar diye isim verilen seçkin guruba bazı yaklaşımlarda bulunarak düşüncel tahliller yapıyordu. Sonuçta Tevhidi Müslüman, partili olmayan-sıradan halk olmayan-Cuma namazı kılmayan-halka gelenekten gelen inançları için hakaret eden ve hatta tekfir eden- Allah ile kul arasına hiçbir kutsal sokmayan- …demekti. Evet, bu yazıda Mustafa kardeşin “Tevhidi Müslüman” diye birleştiren değil de; kendi “bir”liklerine kalan çoğunluğu çağıran ve gelmeyeni ayrıştıran azınlığın düşüncesini çok doğruymuş gibi sunması çok garip bence. Herkes kendi fikrinin doğru olduğundan emin olmasa o fikrin içinde kalmaz sanırım. Tevhid ise; iten, erkenden farklılıkları bulan, kendisi gibi düşünmeyeni kâfir ilan eden bir fikirde yuva yapacak bir olgu değildir sanırım.
O kadar çok ki “tevhidi” olmanın şartı. Yani “bir” etrafında olmak için “bir”leştirmek” için tek tipleştiren, renkleri karatan yâda ağartan bir düşünce… Kendi deyimi ile “…Yani ak ve karadan başka renk tanımıyoruz. Oysa gerçekte ak ve karadan başka pek çok renk var, hepimizin gördüğü gibi…” Sonuçta Tevhidi Müslümanlar temel çıkış noktaları olan “Birlemeyi” metodik olarak bütün renklere saldırma, yıkma, tağutu inkâr temelinde halkı inkâr etme, dağıtma ve tekfir olarak uyguluyorlardı.
Eğri oturup düz konuşmak lazım. Ne evveli Şii olan ve devrim olana kadar bu ülkede varlıklarını hiç bilmediğimiz Azeriler nede İran İslam devriminin kendisi bu metodik çıkışı yönetmiyordu.
Yeni olmuş bir devrimin, savaşa girmiş bir devletin irşat işleri ne kadar mükemmel olur bilmiyorum; ama devrimin estirdiği heyecan bütün dünyayı sarmıştı. Bu heyecanla birlikte ülkemizde canlanan yüreklere, susamış zihinlere sunulan kitaplara ve mecmuaya bakmak lazım.
İran devriminin yüreklerde araladığı kapıya en yavaş, en hantal, en ürkek giren fikir yine devrimin kendisi olmuştur. Selefi ve Vahhabi kitapların ne zaman hazırlanıp basıldığını bilmiyorum ama 1980’lerde bu ülkede havalarda uçan kitapların bu kitaplar olduğunu iyi biliyorum. Devrim sonrasında hayallerimizin devleti olan ve peşi sıra Saddam nezdinde Dünya Emperyalizmiyle savaşında yanında durduğumuz İran 1990’larda reel zeminde tanınmaya ve tartışılmaya başlanmıştır. Bu tartışmaların alt yapısını İran’dan tercüme edilen kitaplar oluşturmuştur.
Mustafa kardeş yazısının başında ‘Tevhidi Müslümanlar her şeye laf derken bu devrime bir şey demedi’ diyor ama 1990’ların Devrim analizlerinin yapıldığı ve hatta İmam Humeyni’nin kâfir ilan edildiği tartışmaların ve bölünmelerin yaşandığı zamanlar olduğunu biliyorum.
Devrim bu ülkede bir şey yapmadı. İslam Devriminin hakiki bahar esintilerinden etkilenen Anadolu Müslümanlarının çoğu 1980’de devrimle gelişen, bereketlenen zihin tarlalarına bir şekilde ekilen Vahhabi düşünceleri terkle 90’larda Şiileştiler. Bunlardan Şiileşmeden kalan birçok Tevhidi, İnkılâbı Müslüman halen varlığını sürdürmektedir.
Okuduğunu kendi düşünce mecrasında anlayarak idrak eden insanların tercihleri kendilerini bağlar. Hiç kimse bir kampanyanın sonunda Şiileşmemiştir. Adalet ve tarih süzgeci 1400 yıldır zihin göçlerini, toplumsal değişimleri ve fikri akımları değerlendirirken büyük bir devrimle dönüşenlerin özel, komplocu kampanyalar sonucu değiştiğini söylemez. Geçmişte saltanatlarını korumak için İslam’ı manipüle edenleri inkar eden, tarih boyunca ezilen, yalnız bırakılan ve hep devrimci kalan bir mektebin bugün Allah’ın izniyle iktidara gelmesiyle saltanata ve sultanlara özeneceğini nasıl söyleyebiliriz. İran’ın kendi içerisinde buna ihtiyacı yoktur. Dışarıda ise müslümanların şuurlanmaları ve duaları dışında hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
Geçmişte ve bugün keskin değişimler hep olmuştur. Ancak bunlar bir anda gerçekleşmez. Nasıl insanlar tevhidi olarak bilinçlenirken bütün diğerlerine hatta babalarına bile kâfir deme cüreti gösterecek derecede değişebildilerse Şiileşen müslümanlar böylece değişebilir. Ki bu değişimin arasında büyük farklar vardır. Birincisinde Haricilerde olduğu gibi İslami yetersizlik söz konusuyken ikincisinde İslam’ın engin doruklarına tırmanış söz konusudur. Şiileşmek nasıl kampanya oluyor anlamış değilim. Lütfen birisi bunu anlatsın.
Bir kampanya varsa şudur. Emperyalist yayılmacılığın tam zirvesinde olduğu zamanda ve mekan olarak da bunun tam kalbi olan İran’da! Bir Ayetullah çıkıp buna “Dur” demiştir. İşte tam burada başlıyor sevdamız. Ne Şiileşmek ne de başka şey. Bölgenin namusuna kast etmiş ırzına geçmiş kapitalistlere “Dur” demek sevdanın başıdır.
İran neticede insanların yönettiği bir devlettir. Varlık mücadelesini açıklamış, hedeflerini belirlemiş, anayasasını açıklamış, hedeflerine doğru ilerleyen bu ilerleme aşamasında da karşılaştığı üç beş sorunla mücadele eden bir devlettir. Asıl sorun insanlarla ve fikirler ile verilen sorundur. ABD değil, emperyalizm. İngiltere değil, yayılmacı sömürü sistemi. Yahudiler değil, yayılmacı Siyonist İsrail düşüncesi sorundur.
İslam içerisinde de ise bu, fikirlere yakınlık içersinde bulunarak kendi emellerine ulaşmak için küresel sistemi kullanmak isteyen Vahabilik düşüncesi ve rahat kan akıta bilecek durumda ki düşünce ekolleri sorunudur. Vahabilik bir mezhep değil düşünce biçimidir. Şii mezhebine mensup olup Vahhabiler gibi düşünen insanlar yok değildir.
Ama Mustafa kardeş Vahabilikten kaynaklanan düşüncelerini doğru gibi dayatarak bazı mekanların kutsal olmadığına vurgu yapmıştır. Zaten Vahabilik temelinde Nübüvveti ve onun son temsilcisi Hz Muhammed’in (sav) kutsallığını anlayamamak demektir. Kutsallarımızın ölüsünü kutsal dışı kabul ederken İslam’ı tam kavrayamamanın sıkıntısını çekmektedir. Arkadaşımız Şiiliğin inanç temellerinden birisi olan İmamet ve masumiyete de laf atarak asıl derdinin İran değil kendisi gibi olmayan müslümanları tekfir etmek olduğu anlaşılıyor.
İran hata yapabilir, hatası da vardır. İnsanın olduğu her yerde eksiklik ve hata vardır. Kimse Mustafa kardeşin dediği gibi İran’ı kutsamadı. Sanırım bu kutsiyeti İran’a kendisi yüklediği için kendi içerisinde özel bir savaşım içerisindedir.
İnsanların yönettiği İran İslam cumhuriyetini seviyoruz. Çünkü söylem ve hedeflerle eylemler arasında yüzde yüzlük bir gerçekleşim sağlanamasa da, hedefleri için yaşayan bir ülke vardır ortada. Duamız başarılı olmaları içindir. Duamız düşmanlarının karşısında başarısızlığa uğramaması yönündedir.
1990larda tasavvuf düşüncesi üzerinden İran ve İmam Humeyni ye yönelik sert ve çirkin eleştirilerin 2010’lu yıllarda Suriye olayları ile yeniden bu sefer mezhebi zeminde sertleşmesi -ki Mustafa kardeş gayet açık ve yumuşak bir dil konuşmuş onu tenzih ediyorum- emperyalist bir oyundur ve ayrılık çıkarmak içindir.
Medeni her eleştiri, kırmadan yapılan her tartışma olgunlaştırma getirsin. Kavga getirmesin dileği ile…
Uzeyir YİĞİT