Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Öncelikle şu tespitte bulunmak gerekiyor. İnsanlığa gönderilen Resul Muhammed'in (a.s) getirdiği ilahi mesaj bozulmadan kıyamete kadar devam edecektir. Resul’ü Ekrem’in yolunu sürdürenler tüm zamanlarda olacaktır. Resulü Ekrem’in vefatıyla birlikte onun mesajının anlaşılması ve davasının sürdürülmesi cehalet ve ihtilaflara terk edilmemiştir. İlahi mesajın gelecek kuşaklara tam doğru bir şekilde aktarılması için gereken tüm tedbirleri dinin sahibi almıştır. Yalnızca Resul’ü Ekrem döneminde yaşayanlara Allah’ın muradı tam aktarılırken onun vefatıyla Allah’ın muradı tartışmalara, ihtilaflara terk edilmemiştir.
Resulü Ekrem döneminde yaşayan kimseler nasılki isterlerse dinin görüşünü doğru anlamada hiçbir zorlukla karşılaşmıyorlar ve isterlerse Allah’ın muradını yaşayabiliyorlarsa onun vefatından sonra da isterlerse yaşayabilecekleri bir durum her zaman vardır. İslam’ın anlaşılması konusunda Allah’ın muradı, ihtilaflar içerisinde kaybolmuş, anlaşılamayan ve bilinemeyen bir özelliğe sahip değildir.
Hak- batıl mücadelesi kesintisiz bir mücadeledir. Resul’ü Ekrem’in vefatıyla hakkın ve batılın temsilcileri sona ermemiştir. Hak - batıl mücadelesini Resul’ü Ekrem’den sonrasında da göremeyenler, haktan habersizdirler. Hak ile batılı karıştıranlar, siyasal hareketlerdir. Bu hareketlerin din derdi yoktur. Çıkarlarının gereğini yerine getirirken belki İslam’dan da yararlanma yoluna gitmişlerdir. Bu anlayış, tutunabilmek için imamların yolunu siyasal yol olarak göstermeye çalışmışlardır. Böylece hakkın anlaşılmasının önüne geçmeye çalışmışlardır.
Ya Resul’ü Ekrem’in siretini, sünnetini sürdürenler var olmuştur ya da olmamıştır. Eğer Resul’ü Ekrem’den hemen sonrasına onun siret ve sünneti sürdürülmemişse, yüzyıllar sonra Resul'ün yolu, hak bir şekilde ortaya konamaz. Kaybolmuş hakkın, içtihatlarla ortaya çıkarılması mümkün değildir. Belki içtihat yoluyla bazı konularda hakkı bulma imkânı oluşabilir. Resulü tam bilen ve onun yolunu devam ettirenler olmadan, mesajın orijinalinin devamlılığı sağlanamaz. İsa'nın (a.s) getirdiği mesajın tahrife uğramasını iyi anlamak gerekir.
Resul’ü Ekrem’in yolunu tam bilen ve sürdüren başta İmam Ali olmak üzere imamlar olmuştur. İmam Ali (a.s) kitabın tüm ilmine sahip bir imam olarak, Resul’ün hak Resul olduğuna Allah tarafından şahit gösterilmiştir. İmam Ali (a.s) Resul’ün yaptığından ve yapacağından başkasını yapmamıştır. İmamın devamı da diğer imamlardır. İmamların yolu Kuran ve Resul’ün yoludur. Hepsi aynı yolun yolcusu oldukları için aralarında hiçbir ihtilaf yoktur. Resulün yolunu aynen sürdürenler arasında ihtilaf olamaz. Sünnete tabi olduğu sanılan mezhep önderleri ne kendi hayatlarında ihtilafsızlığı yakalayabilmiş ne de aynı mezhepten olanlarla birliğe varabilmişlerdir. Resulün sünneti doğru taşınıp anlaşılsa idi elbette ki sayısız ihtilaflar ortada olmazdı.
Şia’ya göre Resul’ü Ekrem’den sonra onun yolu imamlarla devam etmiştir. İmamlar Kuran ve sünneti tam bilen ve uygulayan kimselerdi. Ehli Beyt imamlarına uymak Kur'an ve Resul’ü Ekrem’in emridir. Buna Sünnilerin kaynakları bile şahitlik etmektedir. Ehli Beyt’in dışındakilere uymaya İslam’ın davet ettiğini dine dayanarak kimsenin iddia etme imkânı yoktur. Hal böyleyken Şia’yı siyasi bir ekol olarak ifade etmek ancak kötü niyetli olmaktır.
Resulü Ekrem’den sonra Kur'an’ı ve Sünnet’i tam bilen kimselerin olduğunu kabul etmeyen, peygamberden üçyüzyıl sonra gelen birilerini inanç önderi olarak bilen bir anlayış söz konusuysa buna siyasi bir mezhep denebilirdi. Kuran’ın hak beyanının ancak Resul’ü Ekrem zamanında yapıldığı ama bundan sonraya beyandan fazla bilgi aktarılmadığı ve başkalarının da kitabın net beyanını yapamayacaklarını dolayısıyla dinin mana boyutunda orijinal şekliyle mevcut olmadığını söyleyen anlayışa, dini anlayıştır diyemeyiz. Ama temel inançlarda bile ayet ve hadislere ters düşen anlayışları dini sayıp, Kuran’a ve Sünnet’e uygun anlatımları siyasi saymak ancak yanıltma amacıyla yapılabilir.
Peygamberimizden sonra ilim ve amelde onun yolunu sürdüren imamlar var olmuştur. Dinin anlam olarak korunması da ancak onlar sayesinde olmuştur. Peygamberden sonra imamları (mezhep önderleri) olmayan, ancak yüzelli - üçyüz yıl sonra bazı şahısları imam (mezhep önderi) bilen bir anlayış şartların ürünü ya da siyasal değil de Resul’ün ilmin kapısı olarak tanımladığı pak önderlere uymak nasıl siyasal yol olarak ele alınır?!
Gerçekte Ehli Beyt imamlarına uymak dini bir görev iken bunlara uymamak ancak siyasal bir tavırdır. Şia dinin öngördüğü bir inancı ortaya koyan bir mekteptir. Zaten Ehli Beyt imamlarının yolundan başka Resul’le beraber sürekliliği olan bir yolda yoktur. Ancak Şia’nın en büyük sorunu, muhataplarının büyük bölümünün cehaleti ve muhaliflerinin kötü niyetli olmasıdır.
İslama uyduklarını söyleyen birçok Müslümanı mektepler arasındaki ihtilaflı bir konuyu Kuran’a ve Sünnet’e götürmek çok zordur. Müslümanların çoğunu Kuran ve Sünnet’in hakemliğine razı etmek mümkün değildir. Kuran’ın uyulmasını istediği kimseleri kabul etmek kolay değildir. Bunu, ciddi anlamda tecrübe edenler anlayabilirler.
Dünyada hiçbir inanç kesimi, Şii Müslümanlar kadar kendi inançları konusunda tam bir eminlik içerisinde değildirler. Şiiler, Resulü Ekrem’in hak halefinin İmam Ali ve imamlar olduğu konusunda zerre kadar bir şüpheye sahip değiller. Mesela Tevhid konusunda okuyan bir kimse Kuran ayetleri ve Resul’ü Ekrem ve imamlardan gelen bilgiler arasında hiçbir ihtilafın olmadığına şahit olur. Böyle bir şahitlik insanın kalbini mutmain eder. Peygamber efendimizin risalet dönemi ve on iki imamın insanlara doğrudan hitap ettikleri zaman yaklaşık iki yüz yetmiş üç yıldır. Bu kadar zaman farkına rağmen aralarında hiçbir ihtilaf yoktur. Hak inançlar, zamanlar üstü olacakları için, aralarındaki zaman farkının inanca etkisi olmaz.
Başka inançta olanlar açısından kesin inanç mümkün değildir. Mesela Kuran ve Sünneti en iyi bilen ve inanç noktasında hak olan açıklamaları Maturidi ya da Eşari yaptı diyen kimsenin buna güveninin tam olması için hiçbir sebep yoktur. biraz okuyan ve kafa yoran bir kimsenin Eşari veya Maturidi'nin kitabın tüm ilmine sahip ve sünneti tam biliyorlardı diye, bir inancının olması mümkün değildir. Mahiyeti meçhul hak inanç sahibi olmak, ancak bir zan olarak pratikte olsa da aklen ve ilmen mümkün değildir.
Zamanımızda birçok İslamcı âlim ya da aydın olarak bilinen kimselerde kendi şahsi yorumlarının kurbanıdırlar. Tamamen şahsi yorumlarına dayalı anlayışları din olarak anlama durumu vardır.Bu durumdaki yorum sahipleri, net ve belirgin bir inanca da sahip değildirler. Bu kesimlerin inançları, tanımlanır özelliğe sahip değildir. Şahsi yorumlarını hak inanç olarak ele alan bu zevat, rahat bir şekilde Şia’yı mahkûm edebilmektedirler. Böyle bir mahkûmiyet ya cehalet ya da kıskançlıkla ilgilidir. Kendi zanlarına uyanların Şii Müslümanlara dine dayalı söyleyecekleri hiçbir sözleri yoktur. Mesela, İmam Ali'ye (a.s) uyacağına, bana uyun diyecek durumda değiller ya.
Ancak şunu da belirtelim ki, İslam’ın, peygamberimizin çok güçlü siyasal boyutu olduğu gibi Şia’nın da çok güçlü siyasal boyutu vardır. Çünkü Şia, peygamberin siret ve sünnetini sürdürmenin adıdır.
HÜSEYİN TAŞ