Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Başlık yanıltmasın sözümüz “savaş bitecek” anlamında değil; “neyin ne olacağı belli olacak, saflar ve durum netleşecek” anlamında.
Roma toplantısı sonrası “dostların başı” ABD’nin bir yandan “çok kan akmasın, üzülüyoruz”, diğer yandan “silahlı muhaliflere yeni yardımlar yapacağız” türünden çelişen açıklamaları sorgulanmadan “acaba çözüm yaklaşıyor mu?” sorusunu soranlar oldu.
ABD’nin açıklaması ve Rusya’nın gösterdiği tepki aslında hiçbir şeyin değişmediğinin göstergesi. Ancak pratikte içeride savaş devam ediyor ve taraflardan birisi “pes” demek üzere. Tarihin işleyişi bunu zorunlu kılıyor.
Aslında Suriye sürecini dikkatli takip edenler sürecin başından bu yana yapılan/uydurulan “birileri tavır değiştiriyor” yorumlarına/haberlerine rağmen “her şeyin hemen hemen aynı kaldığını” bilirler.
Taraflara bakalım önce:
Yönetim
Yönetim, medyaya yansıyan haber ve yorumların aksine çok da zayıflamadı ve mücadelesini kendinden emin bir şekilde sürdürdü.
Yönetim olaylar başlamadan önce Suriye’de “bir şeylerin olacağını” ancak diğer ülkelere benzemeyeceğini düşünüyordu.
Gerçekten de benzemedi, kimlikleri ya da nihai amaçları ne olursa olsun genel muhalefet şemsiyesi altında gösterilen ve sayıları binleri bulan kişiler kanlı katliamlara, vahşi cinayetlere, mezhep savaşı için provokasyonlara imza atarak masum şekilde devrim/reform olması gerektiğini savunanların önüne geçip “devrimi kendi emelleri için kullanmaya” çalıştılar.
Bu kişi ve grupları destekleyen Batı’nın niyetinin ise, “üzüm yemek değil bağcıyı dövmek” olduğu büyük bir toplumsal ve maddi tahribat başlatılınca anlaşıldı.
Bu durum, toparlanma süreci başlayana kadar yönetimi sahada çok zor durumlarda bıraktı. Ancak 2012’nin ikinci yarısından itibaren toparlanma başladı.
Esad, binlerce askerini ve “kare as”ını (generallerini) kaybetse de yönetim (devlet) çalışmaya devam etti.
Esad sürecin başından beri “devlet adamlığı üslubunu” bırakmadı. Sarsılmalara rağmen Esad’ın kendinden emin şekilde açıklamalar yapmasının somut gerekçeleri/zemini vardı.
Şimdi bunlara bakalım:
1- Esad, isyan sürecinden önce zaten Baas’ın “eski kafaları” ile mücadele halindeydi. Ancak darbeyi vurmak için zemin bulamamıştı. İsyan süreci ile birlikte bu fırsatı yakaladı.
Reformlar için kanuni düzenlemeler yaptığı zaman halkın buna tepkisinin olumlu olacağını (ve kendisini anlayacağını) düşünüyordu. Öyle oldu da. Rejim karşıtı olmasına rağmen “Esad yanlısı” olan milyonların bugüne kadar Esad’ın arkasında olması boşuna değil ve Esad, bu desteğin halen azalmadığını yani halkın çoğunun Sünnisi, Alevisi, Hristiyanı ve Durzisi ile kendisini desteklediğini biliyor.
2- Irak ya da Libya benzeri bir müdahale Suriye için her zaman seçenek dışıydı. Batı, NATO ya da başka liderlerden/devletlerden yapılan “tüm seçenekler masada” açıklamalarının blöften ibaret olduğunu bizim basın belki bilmiyordu; ama Esad çok iyi biliyordu.
Çünkü, Suriye’ye askeri saldırının adı Irak ya da Libya’da olduğu gibi “müdahale” değil “savaş” olacaktı. ABD başta olmak üzere Batı, Orta Doğu dengelerini ve Rusya’nın duruşunu bildiği için “arı kovanına sokacağı çomağın” nelere mal olacağının farkındaydı.
3- Suriye Ordusu diğer Arap ülkelerinin ordularına benzemez. Yıllardır İsrail’e karşı hazırlanan ve sürekli kendisini (silah olarak da, anlayış olarak da) yenileyen bir ordu.
Ancak bundan daha önemli bir unsur var: Sanılanın aksine ordu içinde mezhepçilik yapılmaz. Yani ordu “Alevi ordusu” değil, “Suriye ordusudur.” Kişisel olarak mezhepçilik örnekleri elbette oldu; ancak bunlar ferdi durumlardı ve şu anda Suriye ordusu yaşanan firarlara rağmen bölünmeler yaşamadı. Yaşandığı söylenen bölünmeler ise gerçekten önemsizdi. Zaten bu somut olarak da görülüyor.
4- Yönetim, reformları yaptığı zaman en çok siyasi partiler ve seçim yasalarına önem verdi. Baas’ın, anayasanın 8. maddesinde tanımlanan “toplumun ve devletin liderliği” sıfatı kaldırıldı.
Bunun anlamı çok partili seçimlerdi. Esad muhaliflerin tabanının ve kimlik koyabilecek bir yapılarının olmadığını (bu, kimin suçudur; sorgulamak gerekir) biliyordu. Ancak sebebi ne olursa olsun sandığa gittiğinde seçimlerden (hem de legal olarak) galip çıkacağını biliyordu. Halen aynı durum geçerli.
Bu durumun farkında olan muhalifler işte bu nedenle verilen tüm şeffaflık garantilerine rağmen Batı’nın da baskısı ve yönlendirmesi ile siyasi diyaloğa ve serbest seçimlere sıcak bakmadı. “Bugün seçim olsa Suriye içinde Müslüman Kardeşler’in oy oranı yüzde 10’u geçmez” diyenler çoğunlukta.
5- Suriye halkı diğer Arap ülkelerinin halklarından farklı özellikler taşıyor. Arap milliyetçiliğinin beşiği olan bu ülke, toplumsal çeşitliliğin getirdiği binlerce yıllık bir kültürel birikimi de barındırıyor.
Ayrıca Suriye halkı “okumuş” bir halk. Yani dünya ve bölge siyasetini çok yakından takip eder. Bu nedenle, isyan süreci başladığında bu işte ABD’nin parmağı olduğunu anlamaları da çok zor olmadı. Bu, reform isteyenlerin haklılığını görmedikleri anlamında değil; ancak oyunun içine ABD girince “bit yeniği olduğu” düşüncesi hemen yayıldı.
Rejim karşıtlarının bile “gerekirse önce ben ölürüm ama yabancıları ülkeme sokmam” demelerinin ardındaki sır burada yatıyor. Diğer yandan mezhep savaşı için azınlıklara (özellikle Alevilere) karşı yapılan vahşi provokasyonlar çoğunluğu oluşturan Sünni kesimin büyük bölümü tarafından derhal reddedildi ve üzüntü ile karşılandı. Yani Selefiler/Müslüman Kardeşler ve icraatları zaten Sünni kesim içinde bile sadece küçük bir kesim tarafından destek bulabiliyor.
Tüm bu gerekçelerin oluşturduğu zemin Esad’ın bugüne kadar sarsıntı geçirse de “yenilmemesinin” sırrını ortaya çıkarıyor. Ve işte bu nedenle Esad hala (son olarak Sunday Times’a verdiği röportajda) “Suriye bir devlet ve benim de halk nezdinde meşruiyetim var. Eğer dış güçler ile bağlarını koparırsa ve (iç silahlı gruplar) silah bırakırsa muhaliflerle masaya otururum. Başka düşünceleri olanlar diyaloğu düşünmesinler bile” diyebiliyor.
Bu nedenle de Esad’ın duruşu bütün yaşananlara rağmen değişmiş değil. “Sonunda silahlı grupları bile kabul edebileceklerini söylediler, bu geri adım atmak değil midir?” sorusuna verilecek cevap şudur: “Bu açıklama muhaliflerin elindeki kozu ellerinden almak için bir taktikti. Eğer muhalifler masaya oturursa Esad açısından olumlu, oturmazsa “elimizden geleni yaptık” argümanını kullanabileceği için yine olumlu. Her durumda Esad (Rusya ve İran’ın akıl hocalığı ile) kritik bir adım atmış oldu.
İç muhalefet
İç muhalefetin büyük bir kısmı ilk günlere göre duruşunu az da olsa değiştirdi. İlk günlerde “silahlı gruplar yok, Esad’ın muhaberatının provokasyonları var” diyen iç muhalefetin büyük bir kısmı şimdi artık “silahlı gruplar var ve barış sürecine tehdit oluşturuyor. Şiddetin bir an önce sona ermesi ve siyasi diyalog için masaya oturulması lazım” diyor.
Ancak iç muhalefetin toplum içinde tabanının olmaması en büyük sorunu. Bu nedenle Ulusal Koordinasyon Komitesi’nin Lideri Hasan Abdulazim gibi önde gelen figürlerin söylemleri toplum içinde rejim karşıtı ve genel itibari ile değişimi isteyenler nezdinde bile ses getirmiyor.
Muhaliflerin küçük bir kesimi ise siyasi mücadele yerine silahlı mücadeleyi seçmiş durumda. Ancak özellikle ithal el-Kaidecilerin devrim mücadelesine “müdahil olmaları” sebebiyle çözülmeler başladı.
Şimdi artık Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) devlete yakın durmasa da en azından Nusra Cephesi’ne karşı. Diğer yandan ÖSO içinde ordu ile işbirliğinin örnekleri görülmeye başlandı.
Muhaliflerden kendilerini “yönetim değil ama devlet yanlısı” olarak tanımlayan ise tüm dış müdahalelere ve silahlı gruplara, eylemlerine kesinlikle karşı. Bunlar içinde Kadri Cemil’in “Halkın İradesi Partisi” ve Ali Haydar’ın “Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi” var.
Hasan Abdulazim’in rejimle “yüksek perdeden mücadelesi” sürüyor; ancak diğer iki oluşum olaylar başladığında gösterilerde yer almasına rağmen yukarıda Suriye halkının antiemperyalist karakterini anlatmaya çalışırken belirttiğimiz gibi “yönetimin değil; ama devletin yanında” yer aldılar.
Zaten dış muhaliflerin iç muhalifleri en çok suçladığı nokta da bu. Dış ve bir kısım iç muhalefet “neye mal olursa olsun” rejimin yıkılmasını istiyor. Buna karşın diğerleri ve halkın geniş kesimi “mantıklı ve devletin temellerinin yıkmayacak” bir geçişten yana ve bunun da ancak Esad ile mümkün olduğunu savunuyor.
Sonuç olarak iç muhalefet içinde de temeller açısından değişen bir durum yok.
Dış muhalefet
Dış muhaliflerin Suriye’de hiçbir zaman tabanı olmamıştı zaten. Yıllar boyu dışarıda yaşayan (kimisi yaşamak zorunda kalan) dış muhalifler Suriye gerçeklerinden ve halkından uzaklaşmışlardı.
Batı ülkeleri tarafından “uyumsuz parçaların monte edilmesi ile” oluşturulan “Suriye Ulusal Konseyi”nin bu süratli yarışa dayanamayıp yerini yeni bir yapıya bırakması bunun örneğidir.
Yeni yapı (Ulusal Koalisyon) ise söylemde gücünü daha çok, “akılcı şekilde siyasi çözümü isteyen” Rusya’nın uluslararası toplum nezdinde “inatçı imajından kurtulmak için” kabul etmesinden alıyor. Ancak pratiğe yönelik (halk nezdinde taban bulması vs.) herhangi bir gelişimi yok.
Eğer Suriye yönetimi bazı söylemlerinden vazgeçip masaya oturmayı kabul ederse muhaliflere “lideriniz bu” diye kabul ettirilecek. Ancak şu ana kadar dış muhalefet söylemlerini (Esad’ın zulmü, gitmesi gerektiği vs.) değiştirmiş değil.
Çünkü kendisini imal eden büyük aktörler Rusya ile pazarlığı tamamlamış değil. Dolayısıyla dış muhalefet Batı dünyasının elinde bir koz olarak (daha doğrusu koz olabileceği inancıyla) duruyor. Batı dünyası prensipte Esad ile ilgili planlarından geri adım atmadığı sürece de gazeteciler için iyi bir malzeme olarak kalmaya devam edecek.