Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- 31 Mayıs vakası, Erdoğan'ın içini boşaltıp muhafazakarlaştırmasından sonra merkeze oturabilen mecalsiz, ilkesiz, amaçsız, çıkarcı, faydacı, günübirlik, fırsatçı, rantiyeci devlet İslamcılığının, yoksayma rejimine karşı ayağa kalkan toplumsal muhalefet ve merkezkaç güçler tarafından bir haftada çevreye fırlatılıp atılmasıdır.
İstanbul'da Taksim meydanındaki Gezi Parkı'nda tarihi “Topçu Kışlası” binasının alışveriş merkezi ve rezidans olarak yeniden inşa edilmesine itiraz olarak başlayıp birkaç günde tüm Türkiye'de iktidara itiraza dönüşen 31 Mayıs vakası, hiç kuşku yok, hikmetinden sual edilmez on yıllık iktidarın kimyasını bozdu. En son Başbakan Erdoğan'ı, tüm batılı dostlarını suçlayıp 31 Mayıs vakasının uluslararası bir entrika olduğunu söylerken bulduk. Suriye'de iki yıldır batılı ülkelerin alt taşeronu olarak Suud ve Katar saltanatlarıyla birlikte uluslararası bir entrikayı yürüten, köpürten ve kanırtan Erdoğan söyledi bunu.
Bakan Bekir Bozdağ'ın, tüm dünyada İsrail'in yayılmacılığını durduran ilk güç olma iftiharıyla anılan Hizbullah'a “hizbuşşeytan” demesinden üç gün sonra, tasavvufi kavramsallaştırmada “gayretullaha dokunma” olarak tarif edilebilecek boyutta bir tarihsel kırılmayla aniden Türkiye'nin tüm şehirlerinde yüzbinler meydanlara çıktı ve “diktatör istifa” sloganını haykırdı. Burada bahsi geçen “diktatör”, Mavi Marmara katliamına rağmen İsrail'le “sorumlu tutulmama” anlaşması yapıp Tel Aviv'le başdöndüren bir hızda ilişkileri normalleştiren ve Mavi Marmara katliamının sorumlularının yargılanmasının önünü kapatan Erdoğan oluyor.
Başbakan Erdoğan, dile getirildiğinde pek bir içerlese de kendisini tavsif eden “diktatör” sıfatını hakettiğini çok kere kanıtladı: Taksim'de başlayıp tüm Türkiye'ye yayılan protesto gösterilerinde bir hafta boyunca devlet aygıtının gücünü sokaklardaki savunmasız insanlara teşhir etmekten hiç çekinmedi. Ayrıca Erdoğan'a “diktatör” yakıştırmasının mucidi, Temmuz 2010'da Erdoğan'a karşı onu devirmek için ittifaklar kurulduğunu anlatırken “tıpkı İran Şah’ını devirmek isteyen mollalar ve komünistlerin oluşturduğu birlik gibi” diyen AKP'nin sözcüsü Hüseyin Çelik'tir. (http://www.haberturk.com/polemik/haber/528261-ak-partiye-yapilan-abdulhamid-ittifaki)
Erdoğan, kendisinden daha yetkin insanların önünde el pençe durmasından haz almıyor olsaydı, bilakis bu tür davranışları tuhaf bulup ikaz etme ihtiyacı duysaydı, iki dudağı arasından çıkan herşeyin tartışmasız hüküm görülmesi gerektiğine itikat etmeseydi ve hiçbir iradeyi tanımaksızın dediği dedik bir başbakan olmasaydı kimse ona “diktatör” demezdi.
Herşey bir yana, Erdoğan'ın diktatör görülmesinde büyük pay Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nundur: Kendine özgü saplantılı teorileriyle Türkiye'yi bölgesinde yalnızlaştırıp “etrafı düşmanlarla çevrili” hale getirirken bütün akılları yoksayması bugünkü tepkiyi olgunlaştıran temel etkenlerdendir.
31 Mayıs vakası olarak başlıklandırabileceğimiz Taksim protestoları, inkarı imkansızlaşan bir gerçeklik haline geldiğinde kapitalist demokrasi yanlılarının (liberal aydınlanmacılık) olayı açıklamak üzere kendince hikayeler anlatmaya başladığına tanık olduk. Uzun yıllar Erdoğan iktidarını destekleyen liberal aydınlanmacılar 31 Mayıs sürecini “laik yaşam” biçiminin savunulmasından ibaret göstermeye büyük emek sarfetti. Böyle yaptıklarında Erdoğan'ın laik yaşam biçimine yönelik dayatma örnekleriyle somutlaştırdıkları diyalektik sayesinde kapitalist demokrasilere ve emperyalizme itiraz, Suriye krizinde batılı yeni sömürgecilerin Erdoğan'la işbirliği, liberal/kapitalist talan vs. başarıyla belirsizleştirilebilecekti.
31 Mayıs protestolarına bir tarih ve hikaye yazmaya yoğunlaşan, bu hikaye için araştırmalar, anketler ve saha çalışmalarıyla bilimsel veri de oluşturan kapitalist demokrasi yanlıları aynı şeyi Tunus ve Mısır'daki ayaklanmalar sırasında da telaş içinde yapmışlardı. Oysa diktatör Bin Ali veya Mübarek'in kesintisiz iktidarlarında en yakın müttefikleri kapitalist demokrasi dünyasının ülkeleriydi ve bu rejime yönelik tüm itirazları (sosyalist, İslamcı ayırmaksızın) batı çıkarlarına aykırı bulup ezilmelerine alkış tutuyorlardı.
31 Mayıs vakasına ilişkin yazılan çok sayıda hikayeye karşın nesnel, tarafsız ve adaletli bir gözün gördüğü gerçek şudur:
Taksim'de başlayıp tüm Türkiye'ye yayılan iktidar karşıtı protestolar, yahut 31 Mayıs vakası, içinde laik yaşam biçimine selefi/vahhabi muhafazakarlığın dayatmalarının da yeraldığı birçok öğenin biraraya geldiği bir halk isyanıdır. Bu iktidar tarafından yoksayıldığını düşünen bütün politik çevreler, muhitler, gruplar ve apolitik kişiler isyanın bileşenleri içinde yeralmıştır.
Liberal aydınlanmacıların 31 Mayıs sürecine ilişkin birçok tahrifatları gibi, “yaşam biçimine müdahale” için yazdıkları hikaye de yanlıştır, muharreftir: Erdoğan iktidarının tehdit yarattığı “yaşam biçimine müdahale”, ortalama ve sahih İslami anlayışın arzettiği tehdit değildir; dünyanın dört bir yanından silahını kapıp Türkiye üzerinden Suriye'ye savaşmaya gelmiş selefi ürkütücülüğün sergilediği örneklerle somutlaşan bir tehdittir ve hedefinde sadece laik yaşam değil, selefi taassup ve tekfirciliğin kabul etmediği tüm dindar yaşamlar da vardır. Bu sebeple Nilüfer Göle'nin “Gezi: Bir kamusal meydan hareketinin anatomisi” (http://t24.com.tr/yazi/gezi-bir-kamusal-meydan-hareketinin-anatomisi/6824) başlıklı değerlendirmesinde, sıralanan örneklerden sonra laik yaşam biçimine tehdit olarak İslam'ın hedef gösterilmesi, insanda, batılı İslamofobinin makbul katmanına yardımcı olmaya çalışıldığı kuşkusu uyandırıyor.
“Açık toplum”cu lobinin, siyasi rejimi nüfuz edilebilir güçsüzlükte tutmak için Erdoğan'ı istemediği varsayımı veya önermesi haklı olsa bile Erdoğan'ın onlara değil ahaliye tepki göstermesi nasıl yorumlanabilir?
Başbakan 31 Mayıs vakasını olabildiğince kriminalize etmek ve istihbari meseleye dönüştürmek için “olayların haberini üç ay önce aldık” dedi. Oysa bu satırların yazarı, onun partisinden kimileriyle yaptığı sohbetlerde toplumda büyük bir enerjinin biriktiğini ve her an sokak hareketi biçiminde patlayacağını aylar önce etraflıca analiz etmişti. 31 Mayıs isyanını derin istihbaratlara bağlayan Erdoğan, tekebbürü doruk noktasına ulaşmış yoksayma rejimine karşı gümbür gümbür gelen itiraz ve isyanı öngöremediyse yapacağı en hayırlı iş hemen istifa etmek olabilir.
Erdoğan'ın güvenlikçi kavrayışıyla 31 Mayıs olaylarına siyasi çözüm bulunması güç gözüküyor. Çünkü Başbakan kendisini Türkiye'ye ilahi armağan kabul ediyor ve imkan olursa on yıllarca iktidarda kalmaya fazlasıyla teşne. Kendisine oy bile versek taleplerimizi uygulatmak veya uygulanmak istenen bir politikayı geri aldırtmak için ses yükseltmemizi gayri meşru gören Erdoğan, ona “diktatör” dendiğinde neden içerliyor?
“Ağaç meselesi”nin güçlü bir metafor olduğunu Başbakan Erdoğan hiç anlamadı. İdeolojik sicil ve toplumsal hareket tecrübesinden mahrum etrafındaki idrakler de anlamadı. Hükümet karşıtı protestoları çiçeklendiren gelişmenin metaforu, mesela Tunus'ta, seyyar satıcılık yapan Bu-Azizi'nin tezgahıydı, Türkiye'de Gezi Parkı'nın ağaçları oldu. O halde Erdoğan “tahrir” (özgürleşme) isyanını Gezi Parkı'na bin ağaç dikse de durduramaz. Belki de bunu tahmin ettiğinden, 2007'de başlayıp 2013 Mayıs'ına gelindiğinde iyice katmerleşmiş yoksayma rejiminin değişmesini isteyen özgürlükçü talepleri “darbecilik”le suçluyor.
Muhafazakar idrak yeteneksizdir. Kendine ait kavramı, modeli ve önermesi yoktur: 31 Mayıs sürecine bazı kemalistlerden kopya “karşı devrim” demenin ötesine geçememesi bundandır.
Başbakan sürekli “Taksim'de olanlar ideolojik” cümlesini tekrarlıyor. Bunu suçlama niyetiyle söylüyor olsa da yaşanan olayların ideolojik olduğu olumlu ve doğrudur. Çünkü protestocular “Erdoğan gitsin, filan gelsin” demiyor, “diktatör gitsin, özgürlük gelsin” diyor. Erdoğan ile özgürlük karşı karşıya gelmiş durumdadır ve bu siyasi bir mesele değildir. İktidar ayrıcalıklarından yararlanan yeni medya rejiminin aktörleri bu nedenle “Erdoğan'sız AKP” formülündense ve iktidar ayrıcalıklarını kaybetmektense krizin derinleşmesinden yanalar.
Görünen o ki, Erdoğan'ın iktidarı Süleyman'ın asası (Sebe 14) gibi içi boşalmış ve çürümüştü. Taksim'de başlayıp kısa sürede tüm Türkiye'ye yayılan protestoların itelemesiyle de toz oldu. Erdoğan rejiminin önce bileşenlerinin kimyası bozuldu, şimdi de gövdesi dağılıyor.
Akıbetindeki drama bakımından Erdoğan'a emsal gösterilecek politikacı Lübnan'ın eski başbakanı Saad Hariri'dir. Erdoğan'ın yakın dostu Hariri, 2005'te babasına düzenlenen suikast ve “sedir devrimi”nin küresel medyatik kampanyasıyla yaka paça iktidara sürüklenmiş, ama Hizbullah'ın İsrail saldırısına ağır yenilgi yaşattığı 2006'da da aynı hızda iktidardan tepetakla yuvarlanmış bir politikacıdır. İktidardan düştükten sonra ABD ve diğer batılı müttefiklerinin gözgöze gelmekten dahi kaçındığı, adını anmadığı, hatta onunla ilgili siyasi ve ailevi sırları peyderpey medyaya sızdırdığı biri oldu. O gün bugündür de Lübnan'dan ziyade Fransa'da günlerini geçiriyor.
Batılıların Erdoğan'ı yıllardır iltifatlara boğan abartılı destek söyleminin, 31 Mayıs'ta başlayan hükümet karşıtı protestolarla birlikte aniden üslup değiştirmesini anlamakta güçlük çeken iktidar yanlısı muhitlere Saad Hariri örneği yeterince fikir verecektir. Erdoğan'ın politik aşireti, batı yakasındaki bu değişimin yarattığı şaşkınlıkla “uluslararası komplo” klişesini kullanıp 31 Mayıs protestoları ile batılıların Erdoğan'dan kurtulma hesabını aynı paydaya yazıverdiler, ama iki yıldır kendilerinin de koşarak katıldığı Suriye'deki uluslararası kampanyayı neden böyle yorumlamadıklarını izah etmeye yanaşmadılar.
“Uluslararası entrika” izahına dayanak bulmaya çalışan iktidar muhiti, muhtelif referanslarla batılı dostlarını şeytanlaştırarak 31 Mayıs krizinden çıkmayı bir yöntem olarak deniyor. Bu çabanın başarılı olup olmayacağın bilemeyiz. Fakat batılıların davranış biçimini iyi biliyoruz: Amerikalılar ve Avrupalılar, daha önce başka yerlerde yaptıkları gibi, Türkiye'deki hükümet karşıtı protestolarda da bu ümmi isyanın arkasında olamayınca önüne geçmeye çalışıyor. Ama bu uğraşı elimizdeki somut gerçeği değiştirmiyor: 31 Mayıs süreci ve devam eden “hükümet istifa” protestoları, Erdoğan'la birlikte onun batılı hâmilerini de hedef alıyor; tıpkı Mısır'da Mübarek'le ve Tunus'ta Bin Ali'yle birlikte onların batılı hâmilerini hedef alan protestolar gibi.
Türkiye'nin birçok şehrinde Erdoğan'ın tek adam ve tek parti simgeselliğindeki tüm anlamları hedef alan protesto eylemleri karşısında Erdoğan'ın kontrolünü kaybetmesinin sebebi, bu kadar ağır sansür, baskı, yıldırma, korkutma ve tehdide rağmen milyonların nasıl olup da kararlı biçimde ve kendiliğinden meydanlara akabildiğidir. Yüzbinlerce insan, ürkütücü örneklerde çıplak gözle tanık oldukları güvenlik siyasetinin korkutuculuğuna iki haftadır meydan okumaktadır. Erdoğan, iki haftadır sokakları bırakmayan gönüllü heyecan ve coşkunun, iktidar güvencesi altında ve muhtelif teşviklerle meydana taşınmış türden kalabalıklarla mukayese edilemeyeceğini çok iyi bilecek teşkilat tecrübesine sahiptir. Bu nedenle toplumu birbirine düşürecek tahrik cümlelerini her gittiği yerde tekrarlıyor. Elinin altında toplumun yarısı bulunduğu vehmi ve yalanıyla muarızlarını korkutmaya çalışıyor. Bu yetmiyor, Dolmabahçe Bezm-i Alem camiine sığınıp yaralarını tedavi eden gençlerin camide içki içtikleri yalanını ağır tahrik için kullanıyor. Protesto alanlarında başörtülülere saldırıldığı yalanını hem bir kışkırtma, hem de bu kesimi gösterilerden uzak tutmak için dolaşıma sokuyor.
Erdoğan'ın “Taksime cami de yapacağız” lafının stratejisi de tahrik için kullandığı yalanlarla aynı güzergahta ilerliyor: 31 Mayıs sürecine katılan laik yaşam tarzının insanlarını camiye karşı çıkan ve hal edilmeleri meşru dinsizlere dönüştürmek!
Herşeye karşın hükümet karşıtı protestoların kendiliğinden, ani, önceden kararlaştırılmaksızın, birikmiş tepki ürünü olduğuna şehirdeki gündelik hayat için sayısız örnekte rastlanabiliyor. Sözgelimi trafikte durduk yerde bir araç korna çalmaya başlıyor, o anda bütün araçlar korna çalmaya başlıyor. Protesto kornası! Vapurda, motorda, yolda yürürken birbirini tanımayanlar gözgöze geliyor, karşılıklı gülümseniyor: Protesto tebessümü! Erdoğan ve yandaşlarının kendi kapalı dünyalarında üzerinde çokça düşündükleri belli komplo teorilerine göre iç ve dış mihraklar böyle eylemleri tertipliyor görünse de bu durumların yaşandığı sırada o anda orada bulunanlar birbirini tanımıyor. Velev ki iktidarın paranoid entrika teorisi doğruysa da ve bu türden eylemler planlı olsa da bu satırların yazarının şehrin muhtelif yerlerinde ve farklı zamanlarda karşılaştığı bu türden manzaraları organize edecek boyutta bir güç ancak takdiri hakedebilir.
Erdoğan ve onun politik aşireti günü kurtarmak için hemen bildik klişeye sarıldı: “İç ve dış mihraklar”. Bu mihrakların olağan şüphelisi de bilinen nedenlerle daima Suriye ve İran oluyor. Sormak gerekir: Türkiye'nin her yanında, büyük şehirlerin merkezlerinde, hatta ilçelerinde onbinleri iki haftadır geceleri sokağa Suriye ve İran mı döküyor? İnsanları gaza boğan ve sokaktaki protestocuların ezilmesi talimatını veren Erdoğan'ın kendisi değil mi?
Erdoğan'ın medyadaki “baltacılar”ı 31 Mayıs'tan bu yana tüm Türkiye'de sokağa taşan ümmi isyana hangi yakıştırmayı yaparsa yapsın kaçınılmaz akıbeti önleyemeyecektir: Diktatör er geç gidecek ve Türkiye, milli iradenin ve seçmen davranışının sahih biçimde tecelli edebileceği bir seçim sistemiyle toplumsal çoğulculuğu baştacı eden yeni bir hükümetle yoksayma rejimine son verecektir.
Kenan Çamurcu