23 Kasım 2013 - 07:30
Ortadoğu'da iktidar boşluğu

Son aylarda Ortadoğu bölgesinde ciddi bir çıkmaz yaşanıyor. Mısır'da General Abdulfetah Sisi'nin askeri darbesi ve Rabia Adeviyye meydanındaki oturma eylemini kanlı bir şekilde sonlandırmasının ardından hiç bir şey yerine oturmadı. Suriye'de iç savaş yıkıcı bir çıkmaz gibi sürüyor ve Suriye ordusu ile teröristler arasında silahlı çatışmalar hız kesmeden devam ediyor. İran ve Amerika ise ön diplomatik girişimlere karşın her hangi bir sonuca ulaşmadığı anlaşılıyor.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Amerika'nın Foreign Policy dergisi Ortadoğu ülkelerinde yaşanan çıkmaz konusunda şöyle yazıyor: Ortadoğu'nun bugünkü yapısında göze çarpan en belirgin özellik iktidarların dağılmasıdır. Arap ülkelerinde yaşaman kıyamların ilk günlerinde bu gerçek eski liderlerin devrilmesi ve halkın eski rejimlere karşı itirazları ile gün ışığına çıktı, fakat bu kıyamlar kalıcı yeni iktidarlar oluşturamadı ve halk hareketlerinin gücü etnikçilik, siyasi atmosferde çok kutupluluk ve Mısır örneğinde en kötü şekli ile yönetime karşı darbelerle sonuçlandı. Bu durumda gücün yok oluşunu bir kaç düzeyde irdelemek mümkün.

 Bu irdelemeyi Amerika'nın münakaşaları, rakip güçlerin ortaya çıkması seviyesinde olmayan uluslararası düzenin seviyesinde, ciddi ve üniter bir gücün yokluğu yaşanan bölgesel seviyede, bölge ülkelerinin hemen hemen tümünde kurumsallaşan kifayetsizlikten çekilen acıların seviyesinde ve müslüman kardeşler hareketi gibi eski örgütlerin dize getirildiği, fakat aynı zamanda yerine yeni bir alternatif gücün ortaya çıkmadığı seviyede yapmak mümkün.

Gücün böylesine dağıldığı ve içinde hiç bir yapıcı işi yapmanın mümkün olmadığı bir durumda gücün yok oluşu siyasi felç sebebidir ve görünen o ki bölgede tüm Arap ülkeleri sarmıştır.
Gerçekte gücün dağılması illa ki kötü bir hadise de sayılmıyor.

 Bölgedeki Arap rejimler onlarca yıl haddinden fazla güç sahibiydi ve bu gücü kendi vatandaşlarını acımasızca bastırmak ve kontrol altında tutmak ve asla benimsenmeyen bölgesel bir düzeni korumak için kullandılar. Şimdi ise hiç kimse bu devletlerin ortaya çıkan bilgi ve düşünce akışını kontrol altına almakta karşı karşıya bulundukları sıkıntılar için ciddi bir şekilde üzülmemesi gerekiyor. Nitekim Libya ve Yemen örneklerinde en acı şekliyle görünen tablo, toplum için gerekli güvenliği sağlayabilecek etkili bir devletin varlığı, siyaset yapmanın gerekli şartı olduğunu gösteriyor.

 Şimdi Ortadoğu'ya hakim olan durumu anlamak için uluslararası seviyedeki durumu irdeleyerek başlayalım. Bu seviyede açık olan şu ki Washington yönetimi büyük ölçüde sadece eğilimini değil Ortadoğu sorunlarına müdahale yeteneğini de kaybettiği gözleniyor. Amerika'nın Suriye'ye askeri müdahaleden kaçınması sadece Obama'nın duyarsızlığı ile ilgili değildi. Bu meselenin kökleri Amerika kamuoyunun bölgeye yönelik her türlü yeni askeri maceracılığa karşı çıkması, yorgun ve kaygılı Pentagon'un şiddetle muhalefet etmesi, Irak savaşının acı dersleri, beyaz sarayın Arap kıyamlarını bastırmakta başarısızlığının yarattığı hüsran duygusu ve ayrıca Libya müdahalesi deneyimi gibi konulara uzanıyor.

 Amerika yönetimini eleştirenlerin daha güçlü bir liderlik yapması gerektiğine vurgu yapması, daha yüksek sesleri destekleyecek alternatif politikaların yokluğundan kaybolup gidiyor. Amerika hatta federal yönetimini ayakta tutarak zorunlu tatile girmesine mani olamazken, tabi ki Ortadoğu bölgesine yönelik politikalarında pasif davranmak zorunda kalıyor, çünkü zaten elinden pek fazla bir şey gelmiyor. Buna karşın bu durum, Amerika dünyanın tek kutbu olarak yolu benzer bir güçle denge kurmak için açık bıraktığı anlamına gelmiyor. Amerika'ya göre göre dünyada hi bir yeni güç Amerika'nın yerine alabilecek konumda görünmüyor. Amerika'ya göre Rusya'nın bölgede daha aktif bir diplomasi izlemesi aslında hiç bir iktisadi, askeri, siyasi veya kültürel desteği bulunmayan bir serap gibidir.

Çin de kendinden pek fazla bir yetenek gösteremiyor. Avrupa ise ister kıta genelinde, ister kıtayı oluşturan ülkelerin her biri itibarı ile pasiftir ve ender durumlarda boy gösterir. Bu açıdan Amerika'ya göre bu ülkenin Ortadoğu'da nisbi güç kaybı dünya genelinde nisbi güç kaybı anlamına gelmez ve bu yüzden soğuk savaş döneminde yaşanan korku ve panik söz konusu olmuyor. Amerika'nın Ortadoğu bölgesinde inşa ettiği ve desteklediği yapı bugün paslanmış ve yıpranmıştır, fakat aynı zamanda yeni bir mimari için hiç kimse tek bir adım bile atmak istemiyor. Bölgesel bazda güç ve iktidar boşluğu daha belirgin hale geliyor. Bölgede hiç bir üniter gücün geride kaldığı görünmüyor.

Geleneksel olarak Arapların siyasi güç çekirdeğini oluşturan Mısır, Suriye ve Irak gibi ülkelerin tümü derin sosyal çatlaklar ve siyasi hezimetler yaşıyor ve hiç biri bölgede etkili rol ifa edemiyor. Katar ise para ile müttefik satın almaya çalışmak ve Elcezire aracılığı ile kamuoyunu yönlendirmeye çalışmak ve radikal örgütlerle işbirliği yapmaktan gerekli dersi çıkardığı anlaşılıyor.

 Katar Fars körfezindeki rakiplerinin sert tepkisi ile karşılaştıktan sonra dış politikasının beyni ve ülkenin emirini değiştirmek zorunda kaldı. Arabistan ise FKİK üzerinden bir ittifakın liderliğini yürütmeye ve Ürdün ve Mısır gibi zayıf ülkelerin babalığını yapmaya çalışıyor, ancak Suriye'de uğradığı hezimet ve diğer bazı sıkıntılar yüzünden Katar'ın gittiği yolu gitmek zorunda kalacağı anlaşılıyor. Öte yandan bölgenin Arap olmayan ülkeleri de gerçek bir bölgesel güç olmaktan çok uzak görünüyor. Türkiye'nin bölgede liderlik koltuğuna oturma çabaları son yıllarda biraz umut verici görünürken, Suriye'ye yönelik izlediği politika ve iç arenadaki huzursuzluklar ve hoşnutsuzluklar yüzünden heba oldu.

Siyonist rejim İsrail'in zaten hali belli, üstelik son günlerde Amerika ve İran ilişkilerine kuşku gözü ile bakmaya başladı ve şimdi tüm dünyanın gözünde inzivaya itilen bir rejim olarak geleceğinin ne olacağını büyük kaygı içinde kara kara düşünüyor. Ülkelerin iç politikaları seviyesinde ise bölge ülkelerinde güç ve iktidarın yenilgiye uğradığı daha da belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Bölgedeki hemen hemen bütün ülkeler siyasi çıkmazdan kurtulma zafiyetinden acı çekiyor.

 Libya'da milis güçler rahatlıkla Başbakanı kaçırıyor ve böylece hükümetin şiddetin meşru araçlarına karşı hiç bir şey yapamadığını ortaya koyuyor. Yemen yönetimi zaten ta baştan büyük zafiyet yaşıyor ve ülkenin hemen hemen tümü üzerindeki kontrolünü kaybettiği gözleniyor ve ülkenin güneyinde ayrılıkçı güçlerin ortaya çıkması Yemen'in toprak bütünlüğünü tehdit ediyor. Suriye'de ise yaşanan son gelişmelerden sonra ister Beşar Esad yönetimi veya ister Esad'tan sonra muhtemel geçiş hükümetinin büyük bir yıkıma uğramış ve yerel milis güçlerin cirit attığı ülkeyi ciddi bir şekilde kontrol altına alabileceği zor görünüyor. Irak'ta Başbakan Nuri Maliki yedi yıl boyunca başbakanlık koltuğunda oturduğu dönemde ülkede denetimi sağlamak için büyük çaba harcadı, ancak Bağdat yönetimi asla Saddam'ın şom mirası ve Amerika'nın yıkıcı işgalciliğinin şokundan kurtulamadı.

Bugün Maliki yönetimi Kuzey Irak'ın defacto bir şekilde Irak'tan ayrılmasından başka hatta sünni müslümanların yoğunlukta yaşadığı bölgelerin üzerindeki denetiminin zayıflaması yüzünden sorgulanıyor ve ayrıca Irak Şam İslam devleti adlı terör örgütünün Irak ve Suriye sınırındaki terör faaliyetlerinden doğan olumsuzluklarla uğraşmak zorunda kalıyor. Mısır'da General Abdulfettah Sisi yaptığı askeri darbe ile ülkeye yeniden hakim olmayı hayal ediyordu ve şimdi de göstermelik bir şekilde iktidarın demokratik bir şekilde el değiştirdiğini telkin ederek yaptığı darbeyi dış dünyanın gözünde meşru göstermeye çalışıyor, ancak hiç kimsenin buna kanmayacağı açıkça ortada duruyor.

Aslında Sisi'nin dehası, Mısır halkının öfkesini her türlü dış düşmana karşı yönlendirmek yerine kendisinin iç düşmanı olan müslüman kardeşler hareketine yönlendirmekti. Ancak Sisi'nin bu yaptığı uzun vadede etkisini kaybedecektir.

Çünkü Sisi'nin kurduğu iktidar ne ekonomik gelişme ve ne de toplumda siyasi konsensüs ve ne de sosyal güvenlik getirebilecek güce sahiptir. Sisi'nin Mısır'ı Mübarek ve Musri'nin iktidarı kaybetmesine sebep olan aynı iktisadi ve kurumsal yenilgilerin kurbanı olacaktır. Öte yandan bölgede el değiştirmeyen yönetimlerin de durumu pek iç açıcı değildir. Ürdün ve Fas'ta krallar hala iktidarın başında bulunuyor. Fakat gerçek şu ki hatta Fars körfezindeki en güvenli gözüken emirliklerin iktidar temelleri sarsıldığı anlaşılıyor. Bahreyn rejimi en az güvenlik hisseden emirliklerden biridir ve kendi vatandaşlarını bastırmak için daha fazla göz yaşartıcı bomba ve silah sipariş vermekten başka çare bulamıyor.

Arabistan kendisini bölgesel güç göstermeye çalışsa bile, gerçekte içten sallanıyor ve her an bu ülkede de kansız veya kanlı bir darbenin ardınden iktidarın el değiştirebileceğinden söz ediliyor. Gerçekte bölgede en güçlü Arap rejimler bile artık kendi halkının itirazlarını engelleyemiyor ve bu itirazları bastırmak da aslında bu ülkelerde hakim olan rejimlerin güç ve iktidarını değil, yokluğunu temsil ediyor.

 Gerçek şu ki Ortadoğu bölgesinde artık eski diktatörlerin durumunu istikrarlı hale getiren şartlar artık ortadan kalkmıştır ve bundan böyle de Washington ister Kahire'de, ister Riyad'da, ister Sana ve ister Maname'de diktatörleri desteklemeyi sürdürdüğü takdirde hezimete uğrayacağı kesindir.