Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Necef’ten, Şah-ı Velayet Emir-el Mümin’inin (a.s.) mübarek türbesinden, Seyyid’üş-şüheda’nın (a.s.) mübarek türbesine yaya yürüyerek vuslata ermek, yaya yürünen o üç günü tefekkür, ihlas ve zikir ile geçirerek maşuka varmak… Ömrün en saadetli vakitleri bunlar… Allah tüm ziyaretçilerin ziyaretlerini kabul etsin ve tüm ziyaret hasreti çekenlere makbul ziyaretler nasip etsin…
Büyük alim ve müfessir Ayetullah Cevadi Amuli’nin küçük bir kitapçığı Türkçeye çevrilmiş. Adı “Kanlı Gadir-i Kerbela”. Kitap Önsöz yayınlarından Hasan Hüseyin Güneş’in çevirisi ile çıkmış… Hacmi küçük, ama muhtevası oldukça büyük olan bu kitapçık, insanda yeni ufuklar açıyor, İmam Hüseyin’i (a.s.) tanıma gayretinde olanlara kılavuzluk ediyor… Sekiz oturumdan oluşan ve Ayetullah Amuli’nin konuşmalarından derlenen kitapçığın birinci oturumu şöyle başlıyor:
“Kanlı Gadir-i Kerbela Kıyamı şu anlama gelmektedir: Gadir yani gölet, suyun toplandığı yere denilmektedir. Kerbela’da İmam Hüseyin’in (a.s) mübarek naaşı yanında su bulunacağına, maalesef kan toplanıp bir gölet oluşturmuştur. Kerbela yanında Fırat nehri dururken ve bu nehirden su gelmesi gerekirken, Kerbela kanla dolmuştur.”
Kitapta, özellikle Gadir-i Hum ile Gadir-i Kerbela karşılaştırması da yapılmış ve bu iki “gadir”in aslında aynı şey olduğunun, tek farkın birisinde çukurun su, diğerinde ise kanla dolu olduğunun altı çizilmiş…
Peki, su dolu çukur neden kanla doldu? Su neden kana dönüştü? 50 yıl, evet sadece 50 yıl sonra, “velayeti ümmete farz kılınanların” kanları nasıl “ümmet” tarafından akıtılarak kan dolu “gadir”ler oluşturuldu?
Şia’da din iki kısım olarak tarif edilmiştir. Birinci kısım inanç esasları, yani dinin usulü ve diğer kısım da ibadi esaslar, yani dinin teferruatı… Ve ibadi esaslarda uzman olmayanların bir uzmanı (müçtehidi) taklit etmesi ve ibadet esaslarını o taklit ettiği müçtehidin fetvalarına göre yerine getirmesi gerekirken, inanç esaslarında asla ve kat’a taklit olmaz… Bir insan inanç esaslarında mutlaka kendini ikna edecek delilleri araştırıp kalbini mütmain etmek zorundadır. Yani herhangi birisinin, bir müçtehidin, bir arifin v.b. inancı öyle olduğu için değil, kendi kalbi tatmin olduğu için inanmalıdır. Bu da mutlaka sorgulama ile olur…
İslam tarihini sorgulamadan, vuku bulan olayları ve sonuçlarını; Hz. Resulullah’ın sözlerini, davranışlarını, kabul ve reddiyelerini Kur’an ayetleri ışığında tahkik etmeden oluşacak iman, elbette ki çelişkilerle ve şüphelerle dolu olacaktır. Bu sorgulamayı engellemenin tek yolu ise sorgulamayı yasaklamak ve “taklidi bir imanı” dayatmak olacaktır… Bazı cafcaflı sözlerle ve doğruluğu oldukça şüpheli “hadislerle” desteklenen bu tutum ile insanların gözlerinin önüne perdeler, akıllarına prangalar vurulmuş ve “hidayet önderleri”nden uzak düşürülmüşlerdir…
Muaviye gibi bir katilin cinayetlerini sorgulamayı engellemek ve Kur’an’ın itaatini farz kıldığı Hz. Resulullah’ın (s.a.a.) “Allah’ım onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol” diye buyurduğu İmam Ali (a.s.) ile savaşını masum göstermek için “Ali haklıydı, ama Muaviye de haksız değildi” gibi mugalatalar yapılmış, böylece kalbin ve vicdanın sesi bastırılmak istenmiştir…
Ama o soru hala orta yerde duruyor: Su dolu gölet, nasıl kana dönüştü? Ali’nin (a.s.) velayetinin ilan edildiği Hum’un gadiri hayat veren su ile doluyken, Kerbela’nın gadiri neden Hüseyin’in (a.s.) kanıyla dolduruldu?
Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in (s.a.a.) ümmetine emanet ettiği iki paha biçilmez emanete ne oldu? Kur’an’ın hükümleri neden rafa kaldırılıp, yerine saltanat hükümleri getirildi? Bu nasıl gerçekleşti? Peygamber’in (s.a.a.) diğer emaneti Ehl-i Beyt’e (a.s.) nasıl davranıldı ve neden öyle yapıldı? Olabilecek en ağır zulümlere maruz kalan Ehl-i Beyt’e (a.s.) bu zulümler yapılırken neye dayanıldı, hangi kaynaktan beslenildi?
İmam Ali’ye (a.s.) bakalım… Uzun bir suskunluk döneminden sonra iş başına getirilen İmam’ın (a.s.), yine bu ümmet tarafından üç büyük savaşa mecbur bırakılması, on binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bu savaşların acı neticeleri ve sonunda “ilim şehrinin kapısının” namaz esnasında, hem de “Allah u Ekber” denilerek başına kılıç indirilmesi nasıl açıklanabilir?
Ya Hz. Zehra’nın (s.a) küskün ve kırgın vefatı, kabrinin gizli olması, cenazesinin gizlice defnedilmesi…
Veya İmam Hasan’ın (a.s.) yalnız bırakılıp, Muaviye gibi birisi ile anlaşma yapmak zorunda bırakılması ve zehirlenerek şehit edilmesi…
İmam Hüseyin’in (a.s.) ise, eşi benzeri görülmemiş zulümlere maruz bırakılarak şehadeti, ehl-i iyalinin esareti…
Bütün bunlar sorgulanması gereken tarihi olaylar değil midir?
Kur’an bize Resulullah’ın (s.a.a.) sevdiği her şeyi sevmemizi, düşman olduğu her şeye de düşman olmamızı emretmemiş mi?
O’nun (s.a.a.) her işi hikmet üzere değil midir?
O’nun sevdiklerine karşı gelenler, kılıç çekenler, onlara düşman olup düşmanlığı telkin edenler, kim olursa olsun, bu ilahi şiarı çiğnemiş olmuyorlar mı?
Resulullah’a (s.a.a.) itaat etmede “ayrıcalıklı” olanlar olabilir mi?
Yani ona itaat etmese de saygınlığından ve makamından bir şey kaybetmeyecek” birileri var mıdır? Böyle birileri olabilir mi?
Resul'e (s.a.a.) itaat, yalnızca onun sağlığında mı geçerlidir? O’nun vefatından sonra da, onun bıraktığı emir ve yasaklara itaatsizlik, bizzat ona itaatsizlik değil midir?
Hele O’nun ağzından bizzat duyulmuş bu emir ve yasaklara itaatsizlik hoş görülebilir mi?
Sorular o kadar çok ki…
Ve kanaatimizce bu sorulara cevap verilmeden, İslam Tarihi için sağlıklı bir okuma yapılamaz.
Bizi, Kur’an’ın öğretmeni olan Hz. Resulullah’a (s.a.a) ulaştıracak yolları doğru tespit edebilmek için, O’ndan ulaşması gereken öğretilere doğru bir şekilde ulaşmak için de İslam tarihi mutlaka sağlıklı bir okuma ile değerlendirilmelidir…
Sahihliğinden kimsenin şüphe etmediği şu hadis, sağlıklı bir “İslam Tarihi Okuması”na götüren bir kılavuzdur:
“Hüseyin hidayet meşalesi ve kurtuluş gemisidir.”
Gerçek hidayet edeni bulanlara ne mutlu…
Muhsin Küçüker
14 Aralık 2013 - 20:30
News ID: 488965
Allah’ın adıyla… İmam Hüseyin’in (a.s.) şehadetinin 40. Günü olan Erbain’e yakın günlerdeyiz. İmam Hüseyin (a.s.) âşıkları, erbaini, bizzat cennet bahçelerinden bir bahçe olan Kerbela’da, İmam Hüseyin’in (a.s.) yanı başında geçirmek için yollara düşmeye hazırlanıyorlar.