17 Aralık 2013 - 20:30
Ehlibeyt Mektebine Yöneltilen Bazı Sorulara Cevaplar

“Sıddıka” Peygamber Efendimizin (s.a.a) eşi Ayşe’nin mi lakabıdır? / Neden Muaviye’nin vahiy katibi olduğunu kabul etmiyorsunuz? / Ebu Sufyan, Peygamberin sahabesi idi. Neden onu ihmal ediyorsunuz? / Acaba Hira dağına çıkmak bidat midir?

“Sıddıka” Ayşe’nin mi lakabıdır?

Diyorlar ki: Sıddıka, Ayşe’nin lakabıdır! Hz. Fatıma’nın (s.a) değil !!

Cevap

Biz şimdilik Hz. Peygamberin değerli kızı Hz. Fatıma’nın lakabı hakkında konuşmayacağız, zira o kesinlikle “sıddıka”dır. Sekizinci önder Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) onu “Sıddıka” olarak anmıştır. Ancak Sıddıka’nın Ayşe’nin lakabı olduğuna dair hiçbir delil bulunmamaktadır. Ona nasıl sıddıka denilebilir ki halbuki Kur’an-ı Kerim onunla Hafsa hakkında şöyle buyurmaktadır:

{إِنْ تَتُوبا إِلَى اللَّهِ فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُما وَ إِنْ تَظاهَرا عَلَيْهِ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلاهُ وَ جِبْرِيلُ وَ صالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَ الْمَلائِكَةُ بَعْدَ ذلِكَ ظَهِيرٌ}

“Eğer sizler (Peygamberin iki eşi) Allah'a tövbe ederseniz (ne güzel); çünkü kalpleriniz eğrilik gösterdi (saptı). Yok eğer Peygambere karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız, bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin Salih olanlarıdır. Bunların ardından melekler de ona yardımcıdır. (Tahrim, 4)”

Acaba bu şekilde bir hitaba maruz kalan birisine “sıddıka” denilebilir mi? Bu ayet ehli sünnet müfessirlerinin ittifakıyla Ayşe ve Hafsa hakkında inmiştir.

Sahihi Buhari’de İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: Ömer’e: “Peygambere karşı birbirine destek veren Peygamberin o iki eşi kimlerdi?” diye sordum. Şöyle dedi: “Hafsa ve Ayşe’ydi” sonra şöyle dedi:

“Allah’a andolsun ki bizler cahiliyet döneminde kadınlara hiçbir değer vermiyorduk ta ki Allah’tan kadınların haklarına dair ayet inene kadar (onlar bu şekilde cesaret buldular).”[1] 

***

Neden Muaviye’nin vahiy katibi olduğunu kabul etmiyorsunuz?

Muaviye’nin faziletlerinden birisi de onun vahiy katibi olmasıdır. Neden onunla uyuşamamaktasınız?

Cevap

Muaviye, hicretin sekizinci yılında İslam dini Arap yarımadasının bir çok noktasına hakim olduktan sonra babasıyla birlikte genel baskılara dayanamayarak İslam’ı zahiri olarak kabul etti. Mekke’nin fethi hicretin sekizinci yılının son dönemlerinde gerçekleşmiş ve ondan sonra Hz. Peygamber efendimiz (s.a.a) iki yıl birkaç ay yaşamıştır. Dolayısıyla, onun vahiy katibi olabilmesi için sadece iki yıl birkaç aylık bir dönemde bunu yapması gerekmektedir. Mekke’den Medine’ye gelecek ve Hz. Peygamber ona itimat edip güvenecek ve o şekilde vahyi yazmaya başlayacaktır, ancak Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) bi’setin başından hicretin sonuna kadar vahiy katibi idi. Acaba bu iki katibi aynı sayabilir miyiz?

Farz edin ki o, öteki katiplerin yanında birkaç ayet yazmıştır, ancak acaba bu hasenat onun işlediği o büyük günahlara mağfiret sebebi olabilir mi? onun en büyük günahı Allah ve Peygamberinin atamasının yanı sıra halkın seçtiği halifeye karşı direnmiş ve ona karşı savaş açmıştır. Bu savaşta 70 bin kişi ölmüştür. Osman’ın katillerinin tutuklanma meselesini bahane ederek Hz. Ali’nin (a.s) karşısında durmuştur. Halbuki onun vazifesi halifeye biat etmek ve daha sonra Hz. Ali’den Osman’ın katillerini cezalandırmasını istemekti.  

Onun en büyük günahlarından biriside İslam’ın şura hükümetini saltanat ve babadan oğla geçen monarşiye dönüştürmesidir. Dolayısıyla uzun yıllar boyunca, Ebu Sufyan ve Mervan hanedanı İslami hilafet tahtına dayanarak hükümranlık etmiştir. Onların zamanında fesat ve adaletsizlik o kadar artmıştır ki halkın genel bir ayaklanmasıyla Sufyani ve Mervani hanedanlarına son verilmiştir.

Raşit Rıza, El Menar tefsirinde şöyle yazmaktadır: İstanbul’da bir toplantıda Almanyalı düşünürlerden birisi İslam liderlerinden birisine şöyle dedi: Bizler Muaviye’nin heykelini yaparak Berlin’in en büyük meydanına asmamız gerekmektedir. zira o İslami şura hükümetini monarşiye dönüştürerek Müslümanların batıya kadar ilerlemesini önlemiştir. Ve eğer o olmasaydı bugün Müslümanlar Avrupa’nın kalbinde hükümet etmiş olacaklardı.[2]

Elbette Muaviye hakkında konuşulacak söz çoktur, ama biz bu kadarıyla yetiniyoruz.

****

Ebu Sufyan, Peygamberin sahabesi idi. Neden onu ihmal ediyorsunuz?

Diyorlar ki: Ebu Sufyan tanınmış sahabelerdendi ve onun faziletlerinden birisi de Kabe’deki putları kırmasıyla Peygamberin teveccühünü kazanmış olmasıydı.

Cevap

Ebu Süfyan, daha ilk günden itibaren Hz. Peygamberin (s.a.a) karşısında durmuş ve Mekke’de olduğu dönem zarfında Ebu Cehil’le birlikte ona her türlü eziyetten geri kalmamıştır. Peygamberin katıldığı savaşların bir çoğunda parmağı vardır. Bedir savaşında Kureyş kafilesi, İslam orduları tarafından muhasara altına alınmak üzereyken, o Kureyş eşrafına ticaret kervanlarını bir an önce ele geçirmeleri için tam teçhizatlı olarak hareket etmeleri için mesaj gönderdi. Kureyş kervanı, Ebu Sufyan’ın hilesiyle muhasaradan kurtuldu, ancak Kureyşliler Bedir topraklarına vardıklarında kervanlarının kurtulduğunu öğrendiler. Buna rağmen Peygamberle savaşmak için ısrar ettiler. Olayın ayrıntıları siyre ve tarih kitaplarında nakledilmiştir.   

Uhud savaşında savaşın lideri o idi. Aslında Kureyş’i Müslümanlardan intikam almaları için Uhud’a getiren ve onları organize eden kişide odur. Bu savaşta Müslümanlara ağır kayıplar verdirilmiştir.

Ebu Sufyan, Hendek savaşında, kişisel çabalarıyla Arap yarımadasının çeşitli noktalarından 10 bin kişi toplayarak Medine’yi muhasara altına alarak İslam nidasını susturmaya çalışmıştır. Ancak İslam askerlerinin kahramanlıkları,  gece gündüz dinmeyen direnişleri ve Hz Ali’nin (a.s) fedakarlıkları sayesinde Kureyş’in en ünlü kahramanı Amr bin Abduved öldürülmüş, geri kalanlarda Medine’yi terk ederek geri dönmek zorunda kalmışlardır. 

Sekizinci yıla gelindiğinde Hz. Peygamber (s.a.a) on bin kişilik bir orduyla Mekke’yi muhasara altına aldı. Gafil avlanan Ebu Sufyan, canını kurtarmak için görüntüde zahiri olarak İslam’ı kabul etmek zorunda kaldı. Halbuki kalbinde bir zerre bile Hz. Peygamberin peygamberliğine imanı yoktu.

İlginç olan şüpheyi tasarlayan şöyle diyor: “Ebu Sufyan Kabe’nin etrafındaki putları kırdı.” Bu açık bir tarihi hatadır ve hiç kimse böyle bir şey dememiştir. Halbuki Kabe’nin putlarının bir kısmı Hz. Peygamber efendimizin eliyle bir kısmı da Hz. Ali’nin eliyle kırılmıştır.

Tarihte geçen ise, Sakif’teki putların kırılması için Hz. Peygamberin onu iki kişiyle görevlendirdiğidir. Bu da onun kalbini kazanmak ve fitne ve fesattan uzak durması için İslam savaşları ganimetlerinin büyük bir kısmını ona bağışlama karşılığında olmuştur.

Ancak maalesef, Hz. Peygamber efendimizin (s.a.a) vefatından sonra da fitne ve fesattan geri durmamıştır. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Hz. Peygamberin (s.a.a) kefen ve defin işleriyle uğraşırken, dünya peşinde koşanlar da Sakife’de hilafeti müsadere etmekle meşgul olduğu bir sırada Hz. Ali’nin kapısın çalarak: “Elini ver, sana biat edeyim” dedi. Onun amacı biat etmek değil, tam tersi bir grup Ümeyye oğlunun Hz. Ali’ye destek vermesi ve başka bir grubun Sakife toplantısı sonucu ortaya çıkan bir halifeye destek vermesiyle iki grubun birbirlerine karşı başlatacakları bir iç savaşla İslam’ın ortadan kaldırılmasıydı. Böylelikle şirk galip gelecekti. Dolayısıyla Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) ona şöyle demiştir: “Git buradan benim senin biatine ihtiyacım yoktur. sen ilk günden beri İslam’a karşı hüsnü niyet göstermedin ve şimdi de yoktur.”[3]

Osman hilafete oturduğu gün, halifenin evinde Beni Ümeyye büyüklerinin katılımıyla gizli bir toplantı düzenlendi. Toplantıya gözleri kör olmuş bu yaşlı bunakta katılarak şunları söylemişti: Bu toplantıda bizden başkaları da var mı? dediler ki: hayır, sadece Emeviler var. O da yüksek bir sesle şöyle dedi:

تلقفوها تلقف الكرة فوالله ما من جنة و لا نار

“Hilafeti bir top gibi birinize atın. Vallahi ne cennet ve ne de cehennem diye bir yer yoktur.”[4]

Osman onun bu sözlerini duyduğunda, dışarıya sızdırılır endişesiyle rahatsız oldu.

Ebu Sufyan’ı yakından tanımak için Allame Mugrizi’nin kaleme aldığı “En-Nizau ve’t Tehsum beyne beni umeyye ve beni Haşim” kitabına başvurulabilir.

***

Acaba Hira dağına çıkmak bidat midir?

Diyorlar ki: Neden Müslümanlar özellikle Şiiler “Hira” dağına çıkmaktadırlar? Halbuki rivayetlerde böyle bir ziyaret nakledilmemiştir.

Cevap

Hz. Peygamber Ekrem (s.a.a) yaklaşık on beş yıl Hira mağarasında Allah’a ibadet etmiş ve razı niyazda bulunmuştur. Farklı aylarda orada itikaf yapmıştır. Orada Allah onu vahiy emini tarafından vahiyle şereflendirilmiştir. Vahyin nurunu ve Cebrail-i Emin’i orada müşahede etmiştir. Dolayısıyla o mekan onun vücuduyla şereflenmiştir. Böyle bir mekanı ziyaret etmek ve orada namaz kılmak Hz. Peygamberin eserinden bir çeşit teberrük elde etmektir. Enbiyaların eserleri özellikle Hz. Muhammed Mustafa’nın bedeniyle temas bulmuştur. Bunu hatta Vahabi selefiler bile kabul etmektedirler. Dolayısıyla teberrük kastıyla o noktaya gitmek ve orada iki rekat namaz kılmak İslam ilkelerine mutabıktır. Kur’an-ı Kerim’in burada buyurduğu gibi: وَ اتَّخِذُوا مِنْ مَقامِ إِبْراهِيمَ مُصَلًّى ; “Siz de İbrahim'in makamından (durduğu yerden) bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). (Bakara, 125)”

Hira mağarasına gitmek teberrük olduğu gibi, bir akide ilkesini de öğrenmektir aynı zamanda. Şöyle ki mağarada yaşamak, dağlarda bir abidin yaşamasıdır. Ve böyle bir ortam, Hz. Peygamber gibi, Kur’an gibi bir değeri doğuramaz. Zira Hz. Resulullah (s.a.a) gibi birisini eğitmek, üstat, kitap ve kaynak gerektirdiği gibi ilmi ve bilimsel bir ortamı da gerekli kılmaktadır. Ancak bu şekilde böyle yüce marifetleri, muhkem hükümleri, sahih tarihi ve metin bir ahlaki topluma sunabilir.

Hira mağarasının böyle değerlerden yoksun olması, bu kitap ve onun sözlerinin başka bir muhitin meyve ve eseri olduğuna tanıklık etmektedir. Hira mağarasının değil.

Dolayısıyla ilk olarak Hira mağarasına gitmek bidat değildir. Zira Peygamberin eserlerinden teberrük etmek İslam’ın olmazsa olmazlarındandır. Özellikle Hz. Peygamberin (s.a.a) bedeniyle teması olmuşsa. İkinci olarak Hira mağarasına gitmek oldukça öğreticidir. İslam inançlarının sağlamlaşmasına sebep olmaktadır. Kur’an-ı Kerim bu hakikate bir ayetle işaret etmektedir:

{قُلْ لَوْ شاءَ اللَّهُ ما تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَ لا أَدْراكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُراً مِنْ قَبْلِهِ أَفَلا تَعْقِلُونَ}

“De ki: "Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. (ve asla bir ayet getirmedim) Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" (Yunus, 16)”      

Soruları yanıtlayan Ayetullah uzma Cafer Subhani Tebrizi

ABNA.İR


--------------------------------------------------------------------------------

[1] -Sahihi Buhari, c. 6, s. 195, Tahrim suresinin tefsirinde.
[2] -El-Menar, c. 11, s. 26, Yunus suresinin tefsiri. 
[3] -Tarihi Taberi, c. 2, s. 449.
[4] -Egani, Ebu’l Ferec, c. 6, s. 356; Ensabu’l Eşraf, Belazuri, c. 4, s. 12 ve 13.