Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla
Canavar İsrail’in Lübnan’a yönelik kanlı saldırılarından sonra ülkenin güneyi tamamen işgal edilmişti. Amerika ve Fransa’da bu işgalin bir parçasıydı. Ancak çok geçmemişti ki, ABD ve Fransa’nın askerî karargâhlarına iki istişhadî eylem gerçekleştirildi.. Hizbullah ilk defa bu eylemlerle ismini duyurmuştu. Öyle ki, ABD karargâhına yapılan bombalı saldırı ile 320 dolayında işgal askeri cehenneme gönderilmişti. (ABD tarihinde ilk defa böylesi bir darbe yemiş oldu.) Fransa’ya ait karargâhta ise 70 küsur işgal askeri gebertildi. Bu hezimetin ardından Pentagon’dan gelen bir emirle Amerikan ve Fransız birlikleri apar topar Lübnan’ı terk etmişti.
Ancak Siyonist güçler işgal ettikleri Güney Lübnan topraklarını asla terk etmeye niyetli değildi. Nasıl olsa Lübnan’ın ulusal ordusu karşılarında bir varlık gösteremiyordu. Ancak işgalci İsrail’in hesap etmediği bir mukavemet çekirdeği, bir direniş hareketi Güney Lübnan topraklarında filizlenip boy atmaya başlamıştı. Bu hareket Hizbullah’tan başkası değildi. Bizzat merhum İmam Humeyni’nin talimatıyla oluşturulan bu mukavemet çekirdeği işgalci İsrail askerlerine darbe indirmeye başlamıştı. Kendilerini Allah Teâlâ’ya adamış bir avuç yiğit insanın ortaya koymuş olduğu şanlı direniş bölgede adeta destan yazıyordu.
Hizbullah erleri ellerindeki hafif silahlarla tam bir gerilla savaşı verip Siyonist işgal güçlerine darbe üzerine darbe vuruyordu. Şehid Abbas Musevî ve sonrasında Seyyid Hasan Nasrallah önderliğinde ve Veliyy-i Emr-i Müslimin’in rehberliğinde sürdürülen bu kutsal savaş İsrail işgal kuvvetlerinin bölgeden kovulasıya dek, yani 18 yıl sürmüştü. 1982’den 2000 yılının 25 Mayıs’ına kadar süren bu savaşta İsrail tarihinde ilk defa zilleti ve yenilgiyi tatmış oldu.
İslâm ümmetinin yüzakı olan Hizbullah İsrail’e öylesine darbeler vurmaktaydı ki, Siyonist çete 18 yıl boyunca hayalindeki Arz-ı Mevud’u unutmuş ve bu zaman zarfında diğer bölgelerde yeni cepheler açamamıştı. Bölge ülkeleri bu bağlamda Hizbullah’a teşekkür ve minnet borçludur… Bırakın minneti teşekkürü, kendi saltanatları ve gayr-i meşru rejimleri tehlikeye girer korkusuyla Hizbullah’ın varlığından bile rahatsız oluyorlardı. Bir tek Arap devleti olarak Suriye direnişe her türlü desteği vermekteydi. Diğer Arap ülkeleri ise bu savaşı sadece seyrediyorlardı. “Dost bi ferma ve düşman kavi” olmasına rağmen bu yiğit insanlar sabır ve mukavemetle Allah Teâlâ’ya tevekkül ederek zafere ulaşmışlardı. İslâm ümmetinin Hizbullah ile övünüp gurur duyması elbette ki yerinde bir tutumdur. Ayrıca şu geçeği de belirtmiş olalım ki, Hizbullah ile sadece Müslümanlar değil, bölgedeki Hıristiyanlar, Dürziler, Marunîler ve diğer etnik kökenli halklar da gurur duymaktadır. Zira kurtarılmış olan bu bölgede adı geçen halklar da yaşıyor. İşgale uğrayan topraklarına tekrar kavuşmuş olmaları ne büyük mutluluktur. Nasıl minnet duymasınlar ki. (İsviçre’de Lübnanlı Hıristiyan bir tanıdığım vardı, vavtizci papazın karşı gelmesine rağmen oğluna Hasan Nasrallah ismini koymuştu. Düşünebiliyor musunuz bir Hıristiyan çocuğuna Hasan Nasrallah ismini veriyor. İşte şükran, minnet ve vefa bu olsa gerek.)
Siyonist İsrail’in Lübnan macerası hezimetle son bulmuştu, ancak Filistin topraklarındaki zulüm ve katliamlar kesintisiz bir şekilde devam etmişti. Buna mukabil o dönemde ayaklanmalar ve istişhadî eylemler de vuku buluyordu. Bu eylemleri fırsat bilen İsrail Batı Şeria’nın kuzeyindeki Cenin mülteci kampına girip bölgeyi işgal etti.. Siyonist İsrail bu işgal saldırıları sırasında büyük katliamlara da imza atmış oldu. Bundan dolayı Uluslararası Af Örgütü İsrail ordusunun Batı Şeria’da Cenin ve Nablus’ a düzenlediği operasyonlarda “savaş suçu” işlediğine hükmetti. İsrail ise bu kararlara aldırış etmeden fırsat buldukça Gazze’ye ve Batı Şeria’ya saldırmaktan geri durmuyordu.
8 Ekim 1990 tarihinde Süleyman Mabedi Savunucuları isimli Yahudi bir grup Mescid-i Aksa’ya girmeye çalışması sonucu çıkan arbede de Siyonist asker ve polislerin ateş açması sonucu 50’ye yakın Filistinli katledilmiş yüzlercesi de yaralanmıştı. 25 Şubat 1994 tarihinde ise Batı Şeria’nın El-Halil kentinde bulunan Hazreti İbrahim Camisi’nde sabah namazını kılmakta olan cemaatin üzerine rastgele ateş eden fanatik birkaç Siyonist, aralarında çocukların da bulunduğu 50’nin üzerinde insanı katletmişti. Bu saldırıda yaklaşık 300 kişi yaralanmıştı. Kan içici İsrail 18 Nisan 1996 yılında Lübnan’da bulunan Kana Mülteci Kampı’na yaptığı saldırıda çoğu kadın ve çocuklardan oluşan yüzden fazla mazlum insanı katletti.
2000 yılının Eylül ayında Ariel Şaron halkı provake etmek için Mescid-i Aksa’yı ziyaret etti. Çıkan olaylar intifadaya dönüştü. Bir duvarın dibine sinen baba çocuğuna siper olmaya çalışıyordu. Ancak gözü dönmüş canavarlar kameralar karşısında şov yaparcasına dürbinli silahın tetiğine basıp 5 yaşındaki Muhammed Durra isimli çocuğu katlettiler. Bu olay büyük bir infiale yol açtı ve intifadayı daha da körüklemiş oldu. Canavar İsrail halk ayaklanmalarını, yani intifadayı bastırma adına acımasızca cinayet üzerine cinayet işliyordu. Bir yıl içerisinde 5 bin dolayında Filistinli şehid edilmişti.
Kana doymayan İsrail kesintisiz bir şekilde cinayet işlemeye, katliam yapmaya devam ediyordu. 26 Mart 2002 yılında başlayan bir başka intifada 1238 Filistinli şehid olurken, 366 işgalci öldürülmüştü. Bu intifada 18 ay sürmüştü. 29 Mart 2002’de İsrail güçleri Arafat’ı bahane ederek Ramallah’a girdi. Bu saldırıda Arafat’ın karargahı da tank mermilerinin hedefi olmuştu. İsabet alan bina oldukça hasar görmüş fakat Arafat’a bir şey olmamıştı.
Siyonist vampirlerin işlemiş olduğu en korkunç katliamlardan biri de 3 – 15 Nisan 2002 tarihinde gerçekleştirildi. Siyonist canavarlar Batı Şeria’daki mülteci kampına zırhlı birliklerle saldırıp 1300 dolayında Filistinli savunmasız insanı katletti… 7 Mart 2004 yılında Gazze’deki Nuseyrat ve Bureyç mülteci kamplarına giren işgalci İsrail askerleri aralarında çocukların da bulunduğu 50 dolayında mülteciyi acımasızca kurşuna dizdi…
2004 yılında Siyonistler saldırılarının dozajını arttırmıştı. İstişhadî eylemlere mukabil İsrail hava saldırılarını yoğunlaştırmıştı. İsrail birlikleri mart ve nisan ayında yapmış olduğu hava saldırısı ile Şeyh Ahmet Yasin’i ve Abdülaziz el Rantisi’yi şehid etmişti… Aynı yıl içerisinde Lahey Adalet Divanı örülmekte olan duvarı yasadışı ilân etti. Ancak İsrail her zaman olduğu gibi bu kararı da hiçe sayarak duvarı örmeye devam etti. Anlaşılan Filistin’in mazlum halkına açık hava hapishanesi reva görülmekteydi. Ekim ayında rahatsızlanan Yaser Arafat, 11 Kasım’da tedavi gördüğü Fransa’da hayatını kaybetti.
2005 yılında ise İsrail Gazze’yi terk etmek zorunda kaldı. Hamas’ın, İzzettin el Kassam Tugayları’nın ve İslâmî Cihad’ın göstermiş olduğu direniş İsrail’i istemeyerek de olsa Gazze’yi terke zorlamıştı. Bu geri çekilme olayı Liberman denilen meluna o kadar ağır gelmişti ki, meclis kürsüsüne çıkıp açık açık Gazze’ye atom bombası atılmasını öneriyordu…
Gazze yenilgisini hazmedemeyen Siyonist İsrail 2006 Temmuz’unda Lübnan’a yönelik saldırıya geçmişti. 33 gün süren bu savaşta saldırgan İsrail ciddi kayıplar vererek büyük bir hezimetle geri dönmüştü… İki yıl sonrasında yani 27 Aralık 2008’de Siyonist çeteler “Dökme Kurşun” adını verdikleri operasyonla bu sefer Gazze’ye saldırdı. (O gün cumartesi idi! Cumartesi günü Yahudilerce düğme dikmek bile yasak ve günah addedilmekte ancak katliam yapmak dinî bir vecibe olarak görülmekte.) Bu bombardımanlarda İsrail kimyasal silah kullandı. İsrail uçakları okullara sığınan biçare insanların üzerine fosfor bombası yağdırdı. Bu katliam bir ay kadar sürmüştü. İsrail’in Hamas’ı çökertmek ve etkisiz kılmak bahanesiyle bu saldırıyı gerçekleştirmişti.
İsrail bu saldırıda mezuniyet töreninin yapıldığı bir polis merkezini vurarak aralarında Hamas’ın üst düzey emniyet görevlilerinin de bulunduğu 140 polisi şehid etti. 60 savaş uçağının katıldığı bu “dökme kurşun” operasyonunun sadece ilk saatlerinde 250 dolayında Filistinli hayatını kaybetti. Dünya seyrediyor, İsrail Gazze’yi bombalamaya devam ediyordu. Bu katliamda toplam 1300 masum insan katledildi. 1 Ocak 2009’da İsrail uçakları Hamas’ ın üst düzey liderlerinden Nizar Rayyan’ı evini bombalayarak şehid etti. İsrail 3 Ocak 2009’da Gazze’ye yönelik kara operasyonuna başladı. 15 Ocak 2009’da Hamas hükümetinin İçişleri Bakanı Said Siyam, oğlu, erkek kardeşi ve ailesiyle birlikte İsrail’in füze saldırısında şehid oldu.
Bu bombardımanlar ve kara harekâtı 22 gün sürmüştü.. Başta Hamas, İzzettin el Kassam Tugayları ve İslâmî cihad olmak üzere bütün Filistinli savaşçı gruplar el birlik olup gösterdikleri mukavemetle düşmanı bi iznillah geri püskürtmeyi başarmışlardı. Ancak bu süre zarfında çok şiddetli bombardımanlara maruz kalan Gazze büyük yara almıştı. Şehrin altyapısı adeta tamamen çökmüştü. Elektrik trafoları, su şebekeleri bombaların hedefi olmuştu. Okullar, hastaneler, cami ve binlerce ev-bina enkaz yığınına dönmüştü. İsrail bu saldırıda “orantısız güç” kullandığı gerekçesiyle 5 Kasım 2009 tarihinde savaş suçu işlemekle itham edildiği Goldstone Raporu, BM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Ama hepsi o kadar. Yani her zaman olduğu gibi bu raporun ardından her hangi bir yaptırım kararı gelmedi. BM’nin ve dolayısıyla dünyanın bu tutumu ve bu sessizliği İsrail’i cesaretlendirmekten başka bir işe yaramıyordu. Bu sessizlikten, bu tepkisizlikten dolayıdır ki, kan içici İsrail 13 Eylül 2011 tarihinde kumsalda oynayan çocukların üzerine ateş ederek fütursuzca cinayet işleyebiliyordu. (Çocuklara yönelik aynı cinayetin bir benzerini 16 Temmuz 2014 tarihinde işledi.)
“Rotamız Filistin Yükümüz İnsanî Yardım” sloganıyla Gazze’ye doğru yola çıkan Mavi Marmara gemisine uluslararası karasularında saldırıp 9 vatandaşımızı şehid eden İsrail pişkinliğinden ve cüretkârlığından zerrece ödün vermiyordu. 31 Mayıs 2010 tarihine tekabül eden bu katliam “savaş sebebi”nden başka bir şey değildir. Siyasîlerimiz, “Bunun hesabını soracağız” diyerek hiddetli bir şekilde gürleyip durdular. Ancak konjonktürel şartlardan dolayı mıdır, yoksa maslahat icabı mıdır, bu olay zamanla adeta sineye çekildi. Boykot ne demek, her türlü ticaret zaten öteden beri artarak devam ediyor. 28 Şubat sürecinden önceki askerî işbirliği anlaşmaları ne durumda bilmiyoruz!
22 Eylül 2010 tarihinde BM İnsan Hakları Konseyi yayınladığı raporda, İsrail’in 9 vatandaşımızın katledildiği Mavi Marmara baskınını “yasadışı, orantısız ve kabul edilemez gaddarlık” olarak nitelendirdi ve Filistin toprağına deniz ablukası uygulamasının “yasadışı” olduğunu ilân etti. Hepsi bu kadar, yaptırım hak getire!
Az önce, “Mavi Marmara gemisine saldırmak savaş sebebidir” ifadesini kullandık. Oysa asıl “savaş sebebi” İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki gayr-i meşru varlığıdır. Sadece İranlı mesuller değil, her Müslüman bunu böyle bilmelidir! Bu bir akidevî meseledir. Siyonist İsrail mutlak şerdir. Siyonist İsrail mutlak musibettir. Siyonist İsrail mutlak necasettir…
Gayr-i meşru bir şekilde Filistin topraklarına çöreklenen İsrail işgale ve katliama doymak bilmiyor. 66 yıldan beri her fırsatta katliam yapıyor ve yeni yeni açtığı yerleşim birimleriyle sürekli işgalini genişletiyor. (En son Gazze saldırısı esnasında Batı Şeria’da 4 bin dönüm araziyi gasp ettiler.)
Siyonist İsrail bir taraftan işgallere devam ederken diğer taraftan da biçare Filistin halkına sadece gıda maddelerinde değil konut yapımında da ambargo uyguluyor. Örneğin Kudüs’te kalabalık bir Filistinli aile gecekondu misali yaşadığı evinin bitişiğine bir oda eklemeye kalksa bu onun başına yıkılır. Veya Kudüs’te ikamet eden bir Filistinli aile birkaç günlüğüne Gazze’deki akrabalarını ziyarete gitseler, döndüklerinde evlerine Yahudi bir ailenin yerleştirildiğini görürler. Ve oradan tard ve derdest edilerek uzaklaştırılırlar. Bu da işgalin bir başka çeşididir. Kudüs’te yaşayan Müslümanlar sürekli taciz edilmekte, saldırılara maruz kalmaktadırlar. Kudüs kentine yakın kırsal alanlardaki mezra türü küçük yerleşim birimlerini veya birbirlerinden uzak evleri çok rahat bir şekilde buldozerlerle yıkıp arazilere el koymaktadırlar. Metazori olarak gasp edip boşalttıkları bu arazileri kendilerine yerleşim birimi açmaktadırlar. Birçok köylü ahalinin bahçelerindeki zeytin ağaçları bile sökülüp alınmaktadır.
Elbette ki sadece Kudüs’te değil tüm Filistin’de an be an sessiz bir arındırma, sessiz bir soykırım ve sessiz bir işgal yaşanmaktadır. Aslında sessiz değil, sessiz olan dünya! Sessiz olan insanlık! Elbette ki sessiz olmayan erdemli insanlar da vardı bu dünyada. Örneğin Rachel Corrie gibi.. Siyonist haydutlar Gazze’de bir ailenin evini barkını yıkmaya teşebbüs ettilerinde korkusuzca ve tereddüt etmeden buldozerin önüne geçip, elindeki megafonla “Beni çiğnemeden bu toprakları işgal edemezsiniz, bu evleri yıkamazsınız” diye haykırmıştı. Ne yazık ki, buldozerin paletleri ile acımasızca çiğnediler 23 yaşındaki Rachel’in genç ve narin bedenini… Çiğnenen bütün bir insanlıktı aslında… Çiğneyen ise canavar İsrail ve onun hamileri… (16 Mart 2003)
Zaman ve yıllar akıp giderken canavar İsrail bütün saldırganlığıyla katliam ve işgale devam ediyordu. Nasıl olsa bu kan içici vampire dur diyen yoktu. Eylül 2011 tarihinde İsrail mazlum Gazze halkını bir hafta boyunca acımasızca bombaladı ve çoluk çocuk birçok insan yaşamını yitirdi… 13 Mart 2012’de kana doymayan İsrail yine saldırıya geçti. Dört gün boyunca bombaladığı Gazze’yi yine kan gölüne çevirdi…
En son 7 Temmuz 2014 tarihinde karadan, denizden ve havadan başlatmış olduğu bombardıman iki ay kadar sürdü. Bu bombardumanlar esnasında 2500 dolayında insan katledildi. Katledilenlerin 600 kadarı çocuktu. Bu bombardımanda Gazze’nin altyapısı tamamen çökertilmiş oldu. Okullar, hastaneler, kamu binaları, camiler yerle bir edildi. Yine dünyanın gıkı çıkmadı. Bombalayan İsrail suçlanan Hamas oldu, Filistin halkı oldu. Batılı ülkeler her defasında olduğu gibi bu sefer de üç maymunu oynadı. Büyük şeytan Amerika, “İsrail’in kendini savunmaya hakkı vardır” diyerek yapılan katliama onay verdi. Almanya, Fransa ve İngiltere de benzer açıklamalarda, benzer beyanatlarda bulundu. Batı tarihi boyunca ne zaman mazlumun yanında olmuş ki şimdi olsun. Batı ikiyüzlüdür, Batı oportinisttir, Batı menfaatinden yanadır. Batı kendi başından def etmek için Yahudileri Filistin’e yerleştirdi. Yahudiler Filistin’e yerleşmekle bir yönüyle Batı’nın oyununa geldiler. Batılılar o aptal sürüsüne şunları diyordu: “Biz size hamilik yaparız, biz sizi koruruz, Araplar size bir şey yapamaz, biz size silah ve teknoloji veririz. Her zaman destekçiniz olacağız, sizin katliamlarınıza kılıf uydurup ‘kendilerini savunma hakkı vardır’ diyeceğiz.” Dumkopf Siyonistler de amiyane tabirle gaza geldi. Bu devranın hep böyle gideceğini zannettiler. Oysa zulüm ile adab olunmaz. Bu devran artık değişmeye başladı. Artık işgalci İsrail haydutları için yenilgi dönemi başlamıştır. Hasan Nasrallah boşuna demiyor: “Söyleyin Yahudilere biz Muhammed ordusuyuz, geri geldik ve Kudüs yolunda ilerliyoruz.” Bi iznillah bu ilerleyiş devam edecektir. Pek yakında “Allah Teâlâ’nın Zorlu Ordusu” Siyonist haydutları tarumar ederek o kutsal toprakları özgürlüğüne kavuşturacaktır. Hiç kuşkusuz o “Zorlu Ordu”, Mehdi aleyhi selamın ordusundan başkası değildir. (Accil ferecehum – Rabbim zuhurunu tez eylesin.)
Ali Erdem