2 Ocak 2015 - 11:21
Suriye’de Dönüş Mukadderdi(r)

Türkiye’nin artık gerçek bir Tevbe-i Nasuh içinde, bölge ve komşu ülkeler ile ilişkilerini samimane ve kardeşçe bir anlayış ile açmış olduğu yaraları sarması gerekmektedir.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla

Ortadoğu’da Batılıların “Arap Baharı” Direniş Cephesinin ise “İslami Uyanış” olarak adlandırdığı, Arap ülkelerindeki iç isyan, karışıklık ve ayaklanmaların ilk günlerinde, bu sürecin bir şekilde Suriye’ye geleceğini ve asıl hedefin de Suriye olduğunu söylemiştim.

Batılılar, ABD-İsrail bu süreci kendi lehine çevirecek adımları attılar. Gelişen halk hareketlerini, isyanları yönlendirme, istedikleri tarafa kanalize etme çabasına girdiler. Direniş Cephesi ise bu hareketlerin İslami bir yöne doğru seyretmesi ve halkın İslami taleplerinin başarıya ulaşması yönünde çaba gösterdi.

Bu her iki anlayış Suriye’de karşı karşıya geldi ve Suriye, Batı-Uzak Batı ile Direniş Cephesinin hesaplaşma, güç ve hâkimiyet kurma mücadelesine sahne oldu.

Artık Suriye, sadece Suriye olmaktan çıkmış, bölgesel hesapların görüldüğü, bir yerde evrensel bir anlam kazanarak aslında İslam-Siyonizm savaşının verildiği bir sahaya dönüştü bana göre.

İster bunu kabul edin ister etmeyin bu gün Suriye’de verilen savaş; İsrail’in yeryüzünde İslam ile hesaplaşmasının, İslam’ı alt etmenin, kendisine güvenli bir Ortadoğu oluşturup, yayılmasını gerçekleştirerek “Arz-ı Mevud” hayaline ulaşacak bir alt yapının tesis edilmesi için küresel güçlerin devreye sokulduğu bir projenin hayati bir alanı haline gelmiştir.

Türkiye ise maalesef Ortadoğu’da ki gelişmeleri kısa bir süre olumlu bir bakış açısıyla takip ettikten sonra, Suriye sürecinde tam bir felaket, ihanet ve acziyet politikası güttü. Komşu ülkelere ve dostlarına karşı takındığı dış siyaset, hiçbir dostluk ve vefa duygusu ile izah edilecek, kabul edilecek cinsten değildi. Suriye’ye yaklaşımı, Ortadoğu’yu iyi analiz etmeden, Suriye gerçeğini görmeden ve Suriye’yi iyi tahlil etmeden meseleye sığ bir yaklaşım sergiledi.

“Suriye bizim bakiye toprağımızdır”, “İki hafta içinde Şam’da, Emevi Mescidinde namaz kılacağız” türünden sorunlu, meselenin boyutlarını göremeyen, tahlil ve analiz edemeyen, bir büyük devlete, komşu ülkeye yakışmayacak türden açıklamalara şahit olduk.

Suriye’de, küresel batılı aktörlerin desteği ile teşekkül ettirilen “Suriye Dostları” adı altında ortaya çıkan yapının, gücün-iradenin rüzgarını arkasına alan Türkiye, kendini bu güce-iradeye yaslayarak, kendinden emin bir dış politika gütmesi sonucu, bölge için son derece acı ve üzücü olduğu kadar, kendisi için de kapanması güç bölgede itibar ve güven kaybettiren bir sonucu Türkiye’nin önüne koymuştur.

Artık gelinen bu noktada, Suriye’de, küresel Batılı güçlerin ve onların katarına takılan Arap rejimlerinin ve Türkiye’nin dizayn ettiği, etkin ve söz sahibi bir iradenin değil, Suriye-İran-Hizbullah ve artık yeni Irak’ın da, yani “Direniş Cephesinin” etkin ve söz sahibi olduğu bir iradenin dizayn ettiği, geleceğini belirlediği bir Ortadoğu-Suriye gerçeği ile karşı karşıya herkes.

O yüzden bu gerçeklerden, bölgenin hakikatlerinden ve hassas dengelerinden kaynaklanan realitelerden yola çıkarak, bu düşünceyi yazının başlığına çekerek, Suriye’de dönüşün mukadder olduğu vurgusunu öne çıkarmak istedim.

Üzülerek söylemek gerekir ki, bu gün yapılan hiçbir nasihati, uyarıyı ve ikazı dinlemeyen Türkiye, Suriye’de çizmiş olduğu yanlış politikanın etkilerini uzun yıllar silemeyecek gibi görünüyor maalesef.

Suriye son derece yanlış bir Dış politika izleyen Türkiye, Irak’ta da aynı yaklaşımı sergiledi. Irak hükümeti ile mezhep eksenli polemiklere giren, mezhep eksenli bir dil kullanan Türkiye, Tarık Haşimi gibi yetki ve nüfusunu kullanarak, terör ve bombalı saldırılar ile Irak’ta asayiş ve güvenli ortamın yok edilmesine, istikrarsızlaşmasını sağlayan birisine sahip çıktı. Şimdi gelinen bu noktada, istediği sonucu alamayacağını, hesap hatası içerisinde olduğunu anlayan Batılı müttfekleri ile birlikte Türkiye’nin, Suriye ile ilgili söylemlerinde değişime gittiğini görüyoruz.

Türkiye’nin, topraklarından geçiş izni verip, Suriye’de besleyip, destek verdiği IŞİD faktörünün bir gün dönüp kendisini sokması kaçınılmazdı. IŞİD militanlarının Musul Konsolosluğu personelini esir alması olayı ile başına bela olması ve akabinde Kobani olayları ile artık terörün kendi sınırına dayanması ile Türkiye için daha da bir can alıcı hale gelen durumu iyi okumasına ve başını elleri arasına alıp iyice düşünmesine neden oldu ve olmalı da.

Bölgede İran faktörünü hafife alan Batılı ülkeler, körfez ülkeleri ve Türkiye artık daha gerçekçi daha realist, bölgenin güç dengelerinin ve asıl jeopolitiğinin ne olduğunun biraz daha farkında olmaya başladılar ve farklı atraksiyonlara gitmeye başladılar.

Türkiye ise, artık o saldırgan ve buyurgan üslubunu bir kenara bırakmak zorunda kalmış, gerek Irak, gerekse de Suriye ile daha yapıcı bir dış politika izlemenin işaretlerini vermeye başladı. Eğer kendisine yapılan uyarıları dinlemiş olsa idi Türkiye, bu denli bir itibar kaybedecek bir yanlışlar silsilesinin içinde yer almazdı elbette.

Geçen hafta, Suriye’de sürecinde aktif rol oynayan, lojistik destek sağlayan, yardım ve erzak adı altında Suriye’de ki muhalefete her türlü savaş ekip ve ekipmanları sağlayan IHH başkanı Bülent Yıldırım’ın beyanları, bölge realitelerinin farkındalığının, yapılan yanlışlıkların itirafı niteliğindeydi.

Hükümetin Suriye sürecinde brifing(!) ve ayar(!) verdiği STK’lar içerisinde İHH’nın yeri farklıdır. İHH Suriye sürecinde asıl “yükü” çekmiş, hükümetin Suriye’de ki gizli eli gibi hareket etmişti. Suriye’ye cihatçıların geçişinden tutun da, her türlü savaş araç gereçlerinin temin ve intikalinde önemli rol oynamıştı.

Bülent Yıldırım’ın bu açıklamalarını, hükümetin görüşlerinden ayrı düşünmek safdillik olur. Suriye’de almış olduğu rol itibarı ile Suriye hakkında Hükümetten bağımsız bir dil-üslup kullanabileceğini düşünmüyorum ben IHH başkanının. Suriye’de yapılan hataların, Emperyalist müdahalenin, ABD-İsrail etkisinin itirafı niteliğindeydi. Yani bile bile işlenen yanlışlıkların, eli boş dönüşün itirafı niteliğindeydi.

Ben İHH başkanının sözüne arkasında, güvenilir birisi olduğunu düşünmüyorum. Suriye sürecinin başlarında, 4-5 kişilik bir sohbet meclisinde bir araya gelmiştik. Orada bizim bulunmamızdan dolayı Bülen Yıldırım; “Ben arkadaşlara, İran ve Hizbullah aleyhinde yıkıcı bir üslup kullanmayın, Esad ile İran’ı ayrı tutun diyorum,” demişti. Bülent Yıldırım’ın, sadece bizim gönlümüzü okşayacak cümleler sarf ettiği, daha sonra İran ve Hizbullah aleyhindeki söz ve davranışlarından ve Türk askerinin Suriye’ye girmesi gerektiğini söyleyen saldırgan ve akıl almaz sözlerinden anlaşılmıştı.

Bu itirafları yapmayabilirlerdi. Suriye’de, bu Emperyal proje bir sonuca varamayacak, varamayacaksınız, bir sonuç elde edemeyeceksiniz dendiğinde, kapılmış oldukları vaatlerin ve dalmış oldukları hayallerin etkisi ile reel-politikten yoksun, saldırgan ve agresif ruh halleri ile gerçeklere gözlerini kapamamış ve kendilerine nasihat edenleri dinlemiş olsalardı bu itirafları yapmamış olurlardı.

Hükümetin atığı adımların, bir anlamda girmiş olduğu mecburi istikametin getirdiği politik yaklaşım, İHH başkanının bu itirafları, Suriye’de yapılan yanlışları, açılan yaraları ve meydana getirdiği tahribatları kapatmaya yetmez elbette.

Fakat Suriye’de işlenen hatalar, açılan yaralar, verilen tahribatlar ve Türkiye’nin bundan gördüğü zarar, artık ciddiyetle düşünülmesi, bölgenin ve İslam dünyasının hayrına olacak adımların atılması zaruretini doğurmuyor mu sizce?

Türkiye’nin artık gerçek bir Tevbe-i Nasuh içinde, bölge ve komşu ülkeler ile ilişkilerini samimane ve kardeşçe bir anlayış ile açmış olduğu yaraları sarması gerekmektedir. Bu aşamada bu söylediklerim, Hükümetten bu beklentiler çok iyimser ve gerçekçi bulunmayabilir. Fakat bunu istemek, beklemek, bölgede akan kanın durması ve açılan yaraların sarılması gerektiği, elzemiyeti gerçeğinden hareketle, Türkiye’nin ve bölgenin hayrına olacağı ortadadır. Hükümetten bu minvalde adımlar atmasını beklemek bu ülkenin her bir vatandaşının hakkı olduğunu düşünüyorum.

Selam ve Dua ile….

Sadık Çelik

Ekler