10 Şubat 2015 - 10:17
Tefekkür, Tedebbür ve Teemmül İlişkisi

Üzerinde tefekkür edilecek şeyler afakî, enfusi ve sözsel ayetlerdir. Sağlıklı tefekkürün oluşturacağı algı ve anlayış biçiminde çelişki olmaz. Böyle bir algı biçiminin sağlanması için ayetlerden ayet olmayana (bağımlıdan bağımsız varlığa) gidilmesi gerekiyor. Aksi takdirde sağlıklı tefekkür gerçekleşmiş sayılmaz. Bu makalede tefekkür, tedebbür ve teemmül ilişkisi ve tefekkürün mahiyetini açıklamaya çalışacağız.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Bir önceki makalenin özeti: Tefekkür ve tedebbür gereklidir. Bu bağlamda iki ayete işaret edildi: Enfal 22 ve enfal 55. İlki “devab” kategorisinde bulunanlarının en şerlisi, akıllarını devre dışı edip lal ve sağır, ikincisi “devab” kategorisinde bulunanların en şerlisi, kâfir; inkâr ederek işgalcı olmak, yani bir kimsenin aklını devre dışı edip hak etmediği yere kendini koymaya çalışmak olduğunu adeta ifade ediyorlar. Varlık âleminde ilkin bu çirkin işi yapan iblistir. Ama üzerinden 60 asır (6 bin yıl) geçmesine rağmen asıl kimliği ortaya çıkartılarak adeta bu çirkin amelde bulunan hiç kimsenin bu çirkinliği gizli kalmayacağını bize bildirilmiş oldu. İşte akıllarından istifade eden kimseler böyle bir çirkin eylemede bulunmaları imkânsızdır. Zira hakikat ortaya çıktığı zaman lal olacağını biliyorlar. Ama akıllarından istifade etmeyenler her fırsatta böyleli çirkin eylemde bulunur ve dolayısıyla hakikatte, kendilerini lallıktan kurtaramazlar.

Üzerinde tefekkür edilecek şeyler afakî, enfusi ve sözsel ayetlerdir. Sağlıklı tefekkürün oluşturacağı algı ve anlayış biçiminde çelişki olmaz. Böyle bir algı biçiminin sağlanması için ayetlerden ayet olmayana (bağımlıdan bağımsız varlığa) gidilmesi gerekiyor. Aksi takdirde sağlıklı tefekkür gerçekleşmiş sayılmaz. Bu makalede tefekkür, tedebbür ve teemmül ilişkisi ve tefekkürün mahiyetini açıklamaya çalışacağız.

Tefekkür, Tedebbür ve Teemmül İlişkisi

Etimolojik olarak tefekkür “f-k-r”, tedebbür, “d-b-r” ve teemmül “e-m-l” kökündendir. Lügat kitaplarında; “f-k-r” (akıl ile) bakmak, “d-b-r” her şeyin arkası, “e-m-l” ümit ve arzu etmek anlamlarındadır. Bunların farkı hakkında “furukul-lüga” adlı lügat kitabında şöyle yazılmaktadır: “Nezer bedihi (açık) fikirdir. Fikir ise bedihi olmayanıdır. Tefekkür ile tedebbür arasında fark şudur: tedebbür kalbi (üzerinde düşünülenin) akıbetine, tefekkür kalbi, bakma (nezer) ile (bakılanın) delillerine yöneltir. Nezerin aslı karşılaşmaktır. Dolayısıyla gözlerle nezer etmek (bakmak) gözlerle görülene yönelmektir. Kalp ile bakmak fikir ile “fikir edilene” bakmaktır. Arzu (emel) ile bakmak, fikir ile (dikkate alınmış olandan) arzu edilene yönelmektir. Nezer kalp ile birlikte olduğu vakit bakılanın haletlerinde fikir etmektir. Ama eğer nezer (bakma) gözle olursa maksat gözle görülmesi iltimas edilene gözleri çark ettirmektir”. Adeta şöyle bir durum ortaya çıkıyor; insan fikir ile üzerinde tefekkür ettiği şeyin illetini; yani onu gerçekleştiren ve icat eden kaynağı ve hakikati; felsefi tabirle “illeti failini”, tedebbür ile nereye varacağını nereye gideceğini; yani illeti gaiyesini ve teemmülle, ondan arzulayacağını tespit ediyor. Üçlü olan bu yetilerin eylemleri arasında sıkı bir ilişki ve irtibat var. Tefekkür, tedebbür ve teemmül konusu olan hakikatin failini doğru tanırsa akibetinin nereye varacağını ve ondan arzulayacağını da doğru tespit etme imkânını yakalamış olur. Ama eğer failini doğru tanımazsa tedebbürünün ve teemmülünün doğru tespit etme olanaklığı elden vermiş olur. Örneğin; insan olmak üzere doğa âlemi bir hakikattir. Bazıları buna bir ayet gözüyle bakmıyor, bakmak da istemiyor, dolayısıyla üzerinde tefekkür etmiyor; yani failini bulmaya gitmek istemiyor. Sadece üzerinde teemmül ediyor; ondan arzuladıklarını temin etmeye çalışıyor. Böyle bir insan doğru tedebbür ve doğru teemmül etme olanaklığını ilk baştan beri elden vermiştir. Yani onun bu hakikat üzerinde ne kadar teemmül ediyorsa etsin arzuladıklarını yerine getirse bile doğru olamaz, dolayısıyla geçici ve hakikatte ve nihai olarak kendisi için zarar getirecektir:

“Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Allah'ın azabı binalarını, temelinden gelip yıktı da tavanları başlarına çöküverdi ve azap kendilerine fark edemedikleri yerden geldi. Sonra kıyamet günü, Allah onları rezil edecek ve diyecek ki: "Uğrunda mücadele ettiğiniz ortaklarım nerede?!" Kendilerine ilim verilenler ise şöyle derler: "Şüphesiz bugün rezillik, aşağılık ve kötülük kâfirlerin üzerinedir." (Nahl 26- 27)

Hümanistlik anlayış biçimini savunanları bu tip insanların örneğidir diyebiliriz. Bazıları da insan olmak üzere doğa âlemine bir ayet olarak bakıyor ve üzerinde tefekkür ediyor, tefekkür yolcuğuyla ayet olmayan varlığa, sonradanlık niteliğini taşımayan ve bağımsız olan bir varlığa yani failine gidiyor. Böylelileri doğru tedebbür ve doğru teemmül etme olanaklığını elde etmiş ama ille de doğru tedebür ve doğru teemmül ediyor anlamına gelmiyor. Zira faili tanımalarının niteliğine ve ondan gafil olup olmamalarına bağlıdır. Failini doğru tanır ve tedebbür ve teemmülde ondan gafil kalmayacakları oranda doğru veya yanlış yapabilirler. Brehmenler yaratıcıyı kabul ediyor ama yaratıklarıyla işi yoktur diyor. Ehli kitabın bir kısmı yaratıcıyı tanıyor ama Allah beşer denen varlığa bir şey indirmemiş diyor. Çünkü yaratıcıyı tanınması gerektiği şekilde tanıyamamışlardır: “Allah’ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü, "Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi" dediler”. (Enam 91). İlk Yunanlı filozoflar madde âlemi üzerinde tefekkür ederek madde âleminin failini (arhesini) bulmaya çalışırlarken birisi; su’dur, birisi bilinmeyen bir manadır, birisi ateştir ve birisi sayıdır diyor. Bunların hiçbirinin tefekkürü doğru şekillenmediği için ne doğru tedebbür ne doğru teemmül edebildiler. Müslümanlar olmak üzere semavi dinlerin takipçilri genellikle bu merhalede af edilmeyecek yanlışlıklar yapmışlardır. Zira Alah’ın, kendi yaratıklarıyla muamelesini hangi sıfat üzerinden yapacağı noktasında farklı düşünmüşler; Bir kısmı rahmetiyle, bir kısmı malikiyetiyle ve bir başka kısmı da adaletiyle muamele yapacağını söylemiş. Bu merhaledeki anlayışları onların sonraki konulara bakışını yönlendirmiştir. Bunlardan hangisinin doğru veya yanlış olduğunu tespit edebilmek için hangi anlayışın Allaha olumsuzluğu nisbetlendirmeye neden olacağını tespit etmeye bağlıdır. Ki bu makale bu tespiti yapmayı kaldıramıyor. 

Bir başka örnek: Kur’an-ı Kerim’i dikkati nazarda tutunuz; biz Müslümanlara göre doğa Allahın tekvini iradesinin tecellisi’siyse Kur’an da O’nun teşrii iradesinin tecellisi’sidir. Biliyoruz ki her iradeyi faal eden failin nazarda tuttuğu hedeftir. Allah’ın teşrii iradesini şekillendiren hedefi doğru bir şekilde tespit etmezsek iradenin muhtevasını da doğru tespit edemeyiz.

Bir üçüncü örnek; İçinde yaşadığımız coğrafyada cereyanda olmakta olan olayların asıl aktörlerini doğru tespit edilmediği sürece tedbirlerimiz ve teemmüllerimiz hiçbir zaman doğru şekillenemez, dolayısıyla bu coğrafyanın insanları, içine düşmüş oldukları bataklıktan kurtarılması imkânsızdır. Doğanın yapılış şeklinden olumlu veya olumsuz nitelikli failine, Kur’an’ın muhtevasından müellifinin olumlu veya olumsuz nitelikli müellifine gidiliyorsa, içinde yaşadığımız coğrafyada cereyanda olan cereyanların niteliklerinden ve davranışlarından, gerçekleştirdikleri hadiselerden fail ve aktörlerinin olumlu veya olumsuz nitelikli olduğunu da rahatlıkla anlayabiliriz. Müslümanların yaşamını ve gidişatlarını dikkate alarak nasıl bir din anlayışı ve düşünce biçimi tarafından idare edildiklerini kolaylıkla anlayabiliriz. Tarihte hangi bir peygamber zülüm yaparak zulme karşı durmuş? “Bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir” diyen Allahın temsilciliğini yapan bir kimse zalimlere karşı durmak için zulüm yapabilir mi? içinde bulunduğumuz coğrafyada binlerce günahsız insanları öldüren, evinden barkından ederek zulmü kaldıracağız iddiasında bulunanları destekleyenler art niyetli değillerse, ne kadar sağlıklı tefekkür ettiklerini yeniden gözden geçirmeleri oldukça fazla gereklilik arz eden bir durumdur.

Her halükarda bilinmelidir ki bütün bunların perde arkasındaki çehrelerini çıkaracak Âdemler var olacaktır. 60 asır geçse bile. Aslında kendi hakikatini kamufle eden iblisin, hakikati ortaya çıkartıldığında, sergilediği tavır üzerinde azıcık tefekkür edersek içinde yaşadığımız coğrafyada hali hazırda cereyanda olan olaylar bağlamında kimlerin doğru ve kimlerin yanlış yaptığını rahatlıkla anlayabiliriz. Kendini hak etmediği yere koyan işgalcı iblisin hakikati ortaya çıktığı vakit yemin ederek hakikatin tanınmaması için bütün gücüyle çalışacak ve her tarafı karıştıracağına dair yemin ediyor.

“İblis, "Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde muhles (ihlâsa erdirilmiş) kulların hariç, onların hepsini azdıracağım" dedi”.[i] (Hic 36)

Yaptığı haksızlık ve işgalciliğini ortaya çıkaran hakkı (Allah’ı), suçluyor; “sen beni iğva ettiğin için herkesi kandırmaya çalışacağım diyor. Kötülüklerin tümüne bir kılıf uydurup güzelleştirerek insanları zülüm yapmaya ve kandırmaya çalışacağım ve elbette bir itirafta da bulunuyor: onun gerçek kimliğini ortaya çıkaran hakkı (Allah’ı), gerçekten veli edinen kullarını kandıramıyorum”, “illa ibadeke min humul muhlesin” Muhles kullarını kandıramam diyor. Ortamı ne kadar karartıyorsa kararsın, karanlığı ne kadar zifiri olurlarsa olsunlar, hakka sarılanlar her zaman aydınlıktadır ve karanlıkta olanlar her zaman hakka sarılmayan kimselerdir.

“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar”. (Bakara 257)

Gerçekten Allaha iman edenler gerçekten Allah’ı veli edinmişler, dolayısıyla iblis onları kandıramaz. Ama tağutları veli edinenler karanlıklardan çıkmak isteseler de çıkamazlar. Ortadoğu’da kendini, hak etmediği yere koyup başkasının topraklarını işgal eden işgalcıya meşruiyet verenler kimler ve meşruiyetini kabul etmeyip tavırlarıyla, amelleriyle, başkasına zulüm etmeden, asıl kimliğini ortaya çıkaran kim? Siz okuyucular değerlendiriniz.

Her halükarda tefekkür, tedbbür ve teemmül arasında sıkı bir irtibat var. Hiçbir konuda, eğer sağlıklı bir tefekkür gerçekleşmezse teddebür ve teemmülün doğru bir şekilde gerçekleşmesi imkânsızdır. Gerçekten bu bölgenin insanlarına yardımcı olmak isteniliyorsa ilkin doğru tefekkür edilmeli ve bu toplumları bu hale sokan amillerin neler olduğunu doğru tespit etmek lazım. 

Tefekkürün mahiyeti:

Düşünme ve tefekkürün hakikati insanın ruhi boyutuyla gerçekleşen bir faaliyettir. Bir diğer tabirle “cevanihi” bir eylemdir. “Cevenih” kelimesi insanın iç organları için kullanılan bir sözcüktür ki daha fazla ahlakta istifade ediliyor. Cevanihi faaliyet genellikle cevarihi olan “nezer” (bakma) eyleminden sonra gerçekleşiyor. Yani ilkin insan gözleriyle etrafına bakar, sonra gördüklerinin (doğa ve yazılmışlar, gerçekleşen olaylar) üzerine, fikriyle yoğunlaşır ve ruhunun sahip olduğu kesbi olmayan birincil ve bedihi bilgilerle algılamaya çalışır. En birincil ve en bedihi bilgi, iki çelişkinin ve iki tezadın aynı anda hem doğru hem yanlış olmayacağını ifade eden (imtinai içtimai nakizeyen ve imtina-i içtimai zıddeyen) bilgidir. Kesbi olmayanın özelliği insanı hakikate götürür, ama eğer değerlendirmelerimiz kesbi bilgilere dayalı olursa bize kesbi bilgileri kazandıran kaynağın pak ve kirliliğine bağlıdır. Pak ve kirsiz olan kaynaktan verilmişse bizi doğruya götürebilir ama pak ve kirli kaynaklardan verilmişse hiçbir zaman bizi doğruya götüremez. Bu nedenle her zaman kesbi bilgiler kesbi olmayan bilgiyle tartılması gerekiyor. 

Tefekkür faaliyeti kulak, göz ve akıl yetileriyle yapılıyor. Kulak duyar, göz görür akıl tahlil eder. Gözlerimizle etrafımızdakilerini görüyor, kulaklarımızla söylenenleri duyuyor ve aklımızla tefekkür ediyor ve neticede anlayış biçimine sahip oluyoruz ve anlayış biçimi doğrultusunda faaliyetlerimiz devam ediyor. Tefekkür, tedebbür ve teemmül üçlüsü arasında sıkı bir ilişki var olduğu gibi kulak, göz ve akıl üçlüsü arasında da sıkı ilişki var. “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Cünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur” (İsra 36).

Bakış açılarımızı şekillendiren ve bize bilgi kazandıran bu üçlü yetilerin bize kazandırdığı bilgileri birleştirip çelişkiyi barındırmayacak bir düşünce biçimini ve bakış açısını şekillendirmeliyiz. Bu üçlü yetilerin her birisinden hakkıyla istifade edilmezse özellikle kulaklardan (sağlıklı dinleme gerçekleşmezse) veya akıldan (sahip olduğu kesbi olmayan bilgiden yararlanılmazsa), kurtuluşa erişilemez: “Derler: "Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateşin içinde olmazdık” (Mülk 10).

Eğer kulaklarımızla dinlemeyi bilseydik veya aklımızla hakkıyla düşünmüş olsaydık bu gün içinde bulunduğumuz ateşin içinde olmazdık. Bu ayeti Kerim’e cehennemin içine girmiş kimselerin itirafını bize aktarıyor. Adeta eğer insanlar ateşin içine düşüyorlarsa sahip oldukları yetilerden doğru ve hakkıyla istifade etmediklerinden kaynaklandığını bize bildiriyor. İnsana anlayış biçimini ve ardından tavrını şekillendiren bilgiler bu yetilerden elde ediliyor. Eğer insan bunlardan doğru bir şekilde istifade etmezse anlayış biçimi ve dolayısıyla takındığı tavırlar onarıcı olmaktan daha ziyade yıkıcı olur.

Bu yetilerin hakkını verebilmek için bazı usullere riayet edilmesi gerekiyor. Bu usullerin niceliği hakkında ulema arasında ihtilaf var. Genellikle bu ihtilaf icmal ve detaydan kaynaklanmaktadır. Muhammed Kazi Tabatabai bunları altı asıl unvanında beyan etmiştir. Burada detaya girmeden sadece usulleri zikir ediyor ve bir sonraki makalede detayını okuyucularla paylaşacağım: taassuptan uzak ve medeni cesarete sahip olma, heva hevesten uzak durmak, harama bulaşmamak, araştırma makamında sabırlı olmak, araştırma esnasında her çeşit art niyetlikten arınmak. Mezkûr âlimin anlayışına göre sağlıklı bir tefekkürün gerçekleşmesi için bu usullere riayet edilmesi lazım. Bir sonraki makalede bu usuller hakkındaki açıklamasını siz değerli okuyucularla paylaşacağız. İnşallah.

Murat Aydoğdu

Ekler