Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Gören ve Bilen Allah‘ın Adıyla
Dünyada siyasi olaylar ve gelişmeler artık anlık oluyor; birini tahlil edeyim derken yeni bir olay ortaya çıkıyor. Muhataplara karşı daha yeni gelişen bir olay hakkında görevimizi yerine getirelim derken bir de bakıyorsunuz ki tahlil etmek istediğiniz konu çoktan bayatlamış. İçinde bulunduğumuz bilgi bombardımanı çağında zamanla yarış bu olsa gerek.
Dünya gündemi artık eskisi gibi yıllar, aylar, hatta haftalar sonra değişmiyor, günlük değişiyor. Bu değişimin hızına yetişebilene helal olsun, bu gerçekten büyük bir maharet ister.
Üzerinde durmak istediğim konu, dünyadaki bu değişime ayak uyduramayan veya bu hızlı değişimde ilke ve prensipleri tutturamayan bir avuç zavallıyla ilgilidir.
Bugünlerde yine ortaya „Çamur“ atan ve „Eş“değerde yaygaralar koparan birileri zihinleri karıştırma görevlerini yerine getiriyorlar.
Yıllar önce İran İslam İnkılabı ile birlikte İslami konularda ufukları ve dünyaya bakış açıları daha bir genişlemiş ve İslami mücadelelerini Türkiye’ye hakim bunalımlı dönemlerde sürdüremeyen bir grup entel müslüman, hayallerindeki İslam devletini görme arzusuyla İslam devletine hicret ederler. Çeşitli sebeplerden dolayı uzun yıllar orada kalmayı tercih ederler. Evsahibi de gelecekte kendi halklarına faydalı olurlar düşüncesiyle bunlara kapılarını açar, bunları önemser, değer verir, tebliğ için imkanlar sunar kendilerine.
Bunlar da –haklarını yememek gerek- gerçeklerle birlikte arzularını da ekleyerek İslam İnkılabına medhiyeler yazar, yere göğe sığdırmazlardı. Çıkardıkları gazete, dergiler ve radyodaki konuşmalarla İnkılabın mesajını Türkiyeli muhataplara aktarma çabasındaydılar. Türk edebiyatına hakimiyetleri, yazar-çizerlik tecrübeleri, İslam İnkılabını tanıtma çabası içerisindeki İranlıların birçoğunun konuştuğu Azeri Türkçesinden ziyade İstanbul Türkçesi konuşmaları, konuşmalarında düzgün ve edebi üslupları ister istemez bunlara ayrı bir değer kazandırıyordu.
Yıllar sonra dünyadaki değişimler Türkiye‘ye de yansıyınca Türkiye‘de sular duruldu; anarşi bitti, laiklik sorgulanır hale geldi, dünyada sağ- sol iki paradigma dönemi sona erdi, daha doğrusu sol paradigma iflasa ettirildi. Doğu blokunun yerine İslam geçti, daha açık bir beyanla İran İslam Cumhuriyeti Batı emperyal eksenin karşısında yeni bir eksen oluşturdu.
Söz konusu bu entel müslümanlar hakkında eskiden bazı basiretli dostların „bunlardan adam olmaz, bırakın bunlara yatırım yapmaya değmez, sonunda bunların foyası ortaya çıkar“, gibi sözler söyleyince çoğu kez rahatsız olur ve karşı çıkardık böyle diyenlere.
Bu entel müslüman kardeşlerin bazıları yıllar önce Türkiye‘ye geri döndüler, bazıları da ecnebi ülkelerinde sığınmacı konumundan sonra şimdilerde dönüyorlar.
Daha sonraları ortaya çıktı ki bu entellerden bazıları meğerse İslam Cumhuriyeti aleyhine birilerinin hesabına çalışmak için hazırlanıyorlarmış.
Bazıları, Türkiye’ye döndükten sonra sözde İslami mücadelelerine kaldıkları yerden devam etmeye başladılar. Ama son yıllarda bazı Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde beklemedikleri ve ani gelişmeleri okumakta acizliklerini ortaya koydular ve yıllarca methettikleri İslam İnkılabını anlayamadıklarını gösterdiler. Olaylara ilkesel değil de çoğu defa duygusal yaklaşan bu tipler her gelişmeyi inkılap sandılar ve kendileri gibi düşünmeyen İnkılap önderlerine kin kusmaya başladılar.
Bazıları ise İslam’ın mücadele/savaş ilkelerini idrak edemediklerinden kendi anlayışlarını İslam‘ın adına empoze etmeye çalışıyorlar. Destekledikleri sözde mücahitlerin cinayetlerini örtbas etmek için tarihten özellikle intikam hırsıyla ortaçağ İran’ından cinayet örnekleri vermeye başladılar. Hatta daha da ileri giderek düne kadar İran’ın sekiz yıllık İran-Irak savaşındaki ilkelerini anlatanlar son sıralarda İslam savaş hukukuna bu savaş süresinde de uyulmadığını iddia edecek kadar kendilerini çürütmeyi bile göze almaktalar.
Bazıları ise maalesef basiret ve ferasetten yoksun olduklarından Batı emperyalizminin müslümanlar üzerindeki karmaşık oyunlarını görmezden gelmekte, kasıtlı olmasa da İslam‘a ve müslümanlara ihanet etmektedirler.
Bu şahıslar ister „Çamurcu“ olup çamur atsınlar ister „Eş“ olup kendilerini İnkılap önderleriyle eş değerde görsünler İnkılab güçlendikçe bunlar küçülüp zayıflıyorlar.
Evet! bu entel tiplerin bazıları İslam Cumhuriyetinde uzun süre, bazıları kısa süreler bulunmuş, orada bulunmayanlar ise defalarca giderek Farsça öğrenerek az da olsa eğitim almış, gitmiş olmasalar bile en azından kendilerinin dahi inkar edemiyecekleri üzere İmam Humeyni‘nin (r.a) irşadlarından yararlanmışlardır.
Ama gel, gelelim işin aslına; çizgiden sapmalarının sebebi İslam İnkılabını anlayamadıklarından mı? İmam Humeyni’nin hattını idrak edemediklerinden mi? Aşağıdaki kıssayı bir okuyalım ondan sonra karar verelim.
Hikaye şöyle:
Bir diyarda bir padişah kediyi öyle bir eğitmiş ki, kedi padişah elini şıklattığında arka iki ayağı üzerinde yürüyüp, ön iki ayağıyla bir tepsi taşıyıp kahve servisi yapar hale gelmiş. Padişah bunu göstermek için vezirini ve saray görevlilerini toplamış ve gösterinin ardından vezirine dönüp;
“Görüyor musun vezirim, eğitim ne kadar önemli?” demiş. Vezir de „evet, haklısınız padişahım ama asalet de çok önemlidir. Hatta asalet olmadan eğitim o kadar da önemli değildir“, demiş.
Padişah üstelemiş; “hayır, eğitim daha önemlidir”. Vezir asalette israr etmiş… Padisah eğitim… Vezir asalet… Tartışma uzayıp gitmiş. Padişah nihayetinde sinirlenmiş ve demis ki: „Sana 3 gün sure… iddiani ispat edemezsen, bil ki kellen benimdir.”
Vezir evine dönmüş, bir yandan da hayıflanıyormuş, “niye inatlaştım durduk yere” diye. O gece uyumamış. İddiasını nasıl ispatlıyacak, onu düşünmüş, bulamamış. Ertesi gün ve gece boyunca da düşünmüş. Yine birşey aklına gelmemiş. Vezirin, ölüm korkusundan kararan yüzü, 3. gün birden aydınlanmış. Ertesi günün sabahı, elinde küçük bir kutu kendinden emin çıkmış padişahın huzuruna.
Padişah sormuş “iddianın ispatı nedir?” Vezir, padişahtan kedisine kahve servisi yaptırtmasını rica ederek, ispatını öyle sunacağını söylemiş. Padişah elini şıklatmış ve kedi içeri girmiş elinde kahve tepsisiyle. Yürümüş, tam Padişah’a kahvesini sunacakken, vezir elindeki kutudan küçük bir fareyi salıvermiş ortaya. Fareyi gören kedi tepsiyi Padişah‘a fırlatarak 4 ayak fırlamiş farenin arkasından.
Bu hikayeyi çoğunuz duymuş veya okumuşsunuzdur, başka versiyonları da var tabi ama önemli olan hikayede vurgulanan „asalet“ ve „eğitim“ konusudur.
Kediyi istediğiniz kadar eğitin onun asaleti kedidir; fareyi gördü mü dayanamaz.
İslam İnkılabını temel ilkelerini özümseyip hakkaniyetine inanmadıktan sonra İmam Humeyni(ra) ile birlikte yola çıksa da, zindanlarda işkenceler görse de nicelerinin ayağının kaydığına bu tiplerin kendileri de tanıklık etmiştir. Peygamberin dizinin dibinde de otursa öne çıkan hadiselerde Peygambere karşı çıkanları, Peygamberin vasiyetine uymayanları tarih kaydetmiştir. Daimi olarak insanları imtihandan geçiren sünnetullah gereği bu tiplerin ihanetleri er veya geç kaçınılmazdır.
Şimdilerde İslam Cumhuriyetine “mezhepci devlet“, ümmetin iftiharı Hizbullah’a “hizbuşşeytan“ diyen bu tipler yarınlarda Şiileri/Alevileri tekfir edip katline fetva verecek kadar asaletsizler.
İleride daha ağır ithamlar ve saldırılara maruz kalacağımızdan emin olun ve hazırlıklı olun.
Ama unutmayın nihayi zafer hidayet güneşinindir. Hidayet güneşinin bir an önce doğması ümidiyle…
Abdullah Özgür