6 Mart 2015 - 21:18
Süfyaninin ”Yakın” Korumaları…

Batıl sistemleştiği her coğrafyada, önce kendi zulmünü garanti altına almaya, elde etmek istediği dünyalıklara ulaşmak için varlığını halktan ve haktan korumaya ve bunları sağlamak için de maddi ve manevi saldırılarla kendini savunmaya çalışır.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Özü itibariyle her türlü zulmün ve fahşanın menşei olan batıl, bu özün düşmanlarından öylesine korkar ki olanca kibrine rağmen kendini kendi eliyle ördüğü duvarların arkasına saklamaktan başka bir çare bulamaz. Hakka sarılan halkın, batılı yok etme niyetini ve kudretini kalbinin derinliklerinde saklıyor olması bile, şimdilik suskun olan bu yanardağdan zalimlerin her daim tedirgin olması için yeterlidir. Ama gelin görün ki yanardağların etekleri en verimli topraklara sahip olduğundan, zalimler korktukları halkları idare etme isteğinden de bir türlü vazgeçemezler. Bu yüzden korktuklarını korkutarak veya uyuşturarak tahakküm altına alabilmek için, kendi çevrelerinde kendilerine ve zulümlerine ulaşılmasını engelleyen bir koruma ordusu oluştururlar.

Bu ordunun amacı zalimlerin cismen korunması olduğu gibi, yüzlerine taktıkları maskelerin düşmesini önleyerek zulmün bekasını sağlamaktır aynı zamanda. Tarihteki tüm zalimler, elde ettikleri iktidarlarında asla huzur yüzü görmediklerinden ve kendilerinden başkalarına güven duyamadıklarından dolayı, daha fazla zulme sarılmışlar, en yakın çevrelerindekileri dahi iktidarlarını ayakta tutmak için katletmekten çekinmemişlerdir. Her zulüm zalimde daha fazla güvensizlik hissi yaratmış ve gücü kudreti elinde bulundurduğu dünyalıklardan arayan zalimler, bu dünyalıklara daha fazla esir olduklarından dolayı daha çok saldırganlaşmışlardır. Bütün insanlık tarihi, ‘sen demi Brütüs’ nidalarıyla inleyen saraylara şahit olduğundan, Sezarlığa terfi etmek isteyen zalimlerin, aldıkları bu dersten dolayı kundaktaki bebekleri dahi saltanatları için katlettiklerini kayda geçirmiştir. Bu zulümden ne zalimlerin yardımcıları, ne eşleri, ne kardeşleri ne de evlatları kendilerini kurtaramamıştır.

Emevilerle birlikte sarayla tanışan İslam tarihi ve Müslümanlar da ilk andan itibaren zulmün saray rengiyle muhatap olmuş, o sarayların ayakta kalması için nice mazlumun katledildiğine şahitlik etmiştir. Emeviler ile ayrı bir din haline gelen saray dini, kendine yaklaşan ve temellerini sorgulayan hiç kimseye acımamış, tahtın ayakta kalabilmesi için halkın eğilmesini zaruri görmüştür. Bu dinin mensupları kendi aralarında dahi uzlaşamamış, birbirlerini dinlerinin ilahı olan dünyalıklar ve o dünyalıkların kahyası olan şeytanın direktifleri doğrultusunda ortadan kaldırmışlardır. Saray dininin peygamberleri olan zalimler, tüm heybetlerine rağmen o kadar korkak olmuşlardır ki oluşturmak istedikleri karanlıklara karşı yakılan bir tek mum tüm saltanatlarını tar-u mar etmeye yetmiş, bütün huzurlarını kaçırabilmiş, yediklerini ve içtiklerini kendilerine zehir etmiştir.

Emevi zihniyetinin Firavun, Nemrut, Haman, Karun, Bel’am vb. küfür ve nifak ekolleriyle harmanlanmış eğitiminden geçen süfyaninin de yukarıda yazdıklarımızdan pay aldığı, hem her bir sütununu ayrı bir nifak üzere kurduğu sarayından hem de çevresinde kendisini ‘umre’ yapıp şeytanı ziyaret ederken dahi yalnız bırakmayan korumalarından ayan beyan ortaya çıkmıştır. Her konuşmasında ‘delikanlılığın'(!) güya kitabını yazıp, ‘one minute’ ile çağlayan, asan, kesen ve salyalı ağzıyla her kesime tehditler savuran süfyaninin, bu babayiğitliğiyle (!) tezat oluşturacak şekilde binlerce korumayla dolaşması, yediklerinden ve içtiklerinden dahi korkup çeşnicibaşı tutması, her aracını zırhlı seçmesi, kendisine halkın yaklaşmasına asla izin vermemesi bile aslında zulme hizmet edenlerin korkaklığını ispatlamak için yeterlidir. Bunların çıkardıkları gürültüler, sonrasında yağmur yağmayan gök gürlemelerine benzer ki tabiatın döngüsünü, işleyişini kavrayamayan çocukları veya çocukların yaşı kadar küçülen cesarete sahip olanları ancak korkutabilir. Bazen de bu gürültüler, yağmura hasret kalanları aldatabilir ki onların da yağmurun yağmayacağını anlamaları çok uzun sürmeyecektir artık.

Bunca kibre ve atıp tutmaya rağmen, halkın içine çıkmaya cesareti olmayan süfyaninin, kibri de daha önceki zalimlerin kibri gibi onu, daha fazla zulmetmeye, halktan daha fazla korkmaya hatta kendi çevresindekilere dahi şüphe ile bakmaya itmektedir. Kendisine karşı oluşabilecek herhangi bir muhalefete tahammülü olmayan süfyani, bilfiil canını korumak için aldığı tedbirlerin dışında yönettiği rejim açısından da tedbirler almakta, muhalefetini kendi oluşturduğu gibi halkı da uyuşturmak için olanca gücüyle çabalamaktadır. Zaten muhalefet denilen olgu zalimlerin hükmettiği topraklarda eğer legal ise, muhtemelen zulmün farklı bir versiyonudur ve sistemleşmiş zulüm için onun iktidarının herhangi bir sakıncası da yoktur. Bu muhalefet, sistemin ihtiyacı olan süfyaniyi halka sevdirme görevini üstlenmişse, halkın hakka bütün meyline rağmen olanca batıllığı ile meydana çıkar ve somut batıl olarak hakkı terennüm eder ki halk haktan soğuyup süfyaninin tuzağına düşsün. Bundan dolayı süfyaniye, onun başında olduğu sistemin sınırları dahilinde muhalefet edenlerin, yaptıkları tek şey zulmün daha güçlü bir şekilde ayakta kalmasına yardımcı olmaktır.

Tüm bunlar süfyaninin cismini ve varlığını korumaya yönelik çabasına örnektir. Muhalefetin kendisi dahi süfyaninin varlığını ayakta tutmaktadır. Ama bizim irdelemek istediğimiz asıl mevzu, süfyaninin halkın içine kadar sinmiş olan ve halktan bir parçaymış gibi görünen, halkı yönlendiren ‘koruma ordusudur’ ki en tehlikeli olan ordu bu ordudur. Çünkü bunların dilleriyle söyledikleri hak kokar, renkleri hakkın rengine benzer, namaz kılar, oruç tutarlar, cihaddan dahi bahsederler ve başkalarını küfürle dahi itham edebilecek kadar radikalleşebilirler. Bunlar ‘haksöz’le batılı murad edenlerdir’ ve tüm çabaları batılın maskesinin yüzünden düşmesini engellemektir. Bunların sağladığı koruma, süfyaninin etrafını saran fiili korumalardan çok daha etkili olduğu için halk, bunları aşarak süfyaniye ulaşamamakta, cehaletin suyuyla yıkanan zihinler hakla batılı ayırt edemeyip batılın kulpuna yapışmakta ve hakkı savunma adına batıla asker olmaktadır.

Bu meyanda geçen günlerde sosyal medyada İslam’ın alfabesinden habersiz bırakılmışlara, İslam’ı tersyüz ederek anlatan ama bunu gayet heyecanlı ve afili cümlelerle gerçekleştiren ve tam bir kertenkele olduğunu fiilleriyle ortaya koyan, etiketi ‘hoca’ olan ‘süfyaninin yakın korumasının’ sözleri irdelenmeye değerdir bizim için. Çünkü bu şahıs İslam tarihini öyle tahrif etmiştir ki, o İslam tarihinin içinden şeytanın hakimiyetinin temellerini bulmak zor değildir. Bu ‘hoca’, Resulullah’ın (s.a.a.), zamanının en değerli devesine bindiğini, o zaman ‘kusva’dan daha değerli bir deve olmadığını, eğer olsaydı bile Müslümanların bunu Resulullah’tan (s.a.a.) esirgemeyeceklerini beyan ederek, süfyaninin ‘şeyhülfitne’sinin son model milyonluk bir arabaya binmesinin gayet doğal olduğunu ifade etmektedir. Bunu yaparken de ‘hocaların Resulullah’ın (s.a.a.) varisi’ olduklarına dair rivayeti gündeme getirip hem tevazu(!) göstererek kendisinin bu durumda olmadığını söylemekte hem de fitnenin şeyhinin bu mirasın sahibi olarak en iyi arabaya binme hakkına vurguda bulunmaktadır.

Neresine dokunsak elimizde kalacak olan bu sözleri analiz edecek olursak, öncelikle Resulullah’ın (s.a.a.) devesinin, o günkü develerin en değerlisi olduğunu nereden çıkardığını, bunun delilinin ne olduğunu, ‘kusva’nın değerinin pahalı olmasından mı yoksa Resulullah’a (s.a.a.) ait olmasından mı kaynaklandığını sormak gerekir. İkinci olarak deveyi esirgemeyecek olan sahabelerin, mevzu eğer esirgememek ise Resulullah’tan (s.a.a.) rahat bir yatağı neden esirgediklerini, doğru düzgün bir mescid veya ev niye yapmadıklarını, Resulullah’ın (s.a.a.) karnına taş bağlayacak kadar aç kalmasına neden müsaade ettiklerini de sormak lazım. Çünkü o dönemde ticaretle uğraşan sahabeler de vardı ve kimi zaman mallarını infak etmekteydiler. Yani Resulullah (s.a.a.) yokluktan değil, yokluğa düçar olanlara destek olduğundan o yaşamı tercih ediyordu ki, ancak öyle bir yaşam böyle bir dinin önderine yakışabilirdi. Son olarak da hiçbir rivayette ‘hocaların’ Resulullah’ın (s.a.a.) varisi oldukları geçmemekte, ‘alimlerin’ peygamberlerin varisi olduğu geçmektedir. Hoca olmak ise alim olmak ile uzaktan yakından ilgili değildir süfyaninin sisteminde. O halde bu rivayeti bu kadar çarpıtmanın sebebi nedir? Bu tür hocaların tüm çabası aslında süfyaniyi meşrulaştırmaktır. Çünkü kurumları ve kendine bağlı uşakları meşrulaşan süfyani de halkın gözünde meşrulaşacaktır. Böylece süfyaninin çevresinde görünmez bir koruma kalkanı oluşacak ve süfyani, kendi uşaklarını aşamayan halkın şerrinden (!) muhafaza olacaktır.

Bu sadece küçük bir örnektir. Bu hoca(!) gibi nice koruma vardır medyada, sosyal medyada, camilerde, tekkelerde ve sokaklarda arz-ı endam eden. Süfyani tüm bu hocalarla(!) içini rahatlatmaya çalışmaktadır ama nafile. Halk, hakkın kokusunu almaya ve yaşadığı baygınlıktan ayılmaya başlamış durumdadır. Süfyaninin yüreği bu korkuya dayanmamakta, habire koruma ordusunu arttırmaya çalışmaktadır. Çünkü somut dünyaya meyleden süfyani ve ekibi, o somut dünyada kendilerinin karşısına çıkabilecek somut bir güç olan halktan, ‘Allah’tan korktuklarından daha çok korkmaktadırlar’ (Haşr 13). Ve bu korku kimyalarını bozmaktadır. Ama korkunun ecele faydası yoktur…