Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla
BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya’dan oluşan 5+1 Grubu ile İran arasında İran’ın nükleer programı üzerinde 12 yıldan beri sürdürülen görüşmeler Lozan Anlaşmasıyla ile yeni bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Bu anlaşmaya deklarasyon denilmesi yanlıştır. Çünkü tarafları taahhüt altına sokacak her belge anlaşmadır. Buna deklarasyon veya bildiri denilmesi ise daha çok İran hükümetinin ülke içindeki itirazları önlemeye yönelik bir taktiğidir.
İran ve ABD hükümetlerinin ikisi de bu anlaşmayı kendi açılarından büyük zafer olarak tanımladılar. Çünkü her iki taraf da müzakereler karşıtı muhaliflerini susturmak ve 2016 yılında her iki ülkede yapılacak seçimleri için başarı mesajları vermek zorunda görüyor kendini.
Bu son anlaşmanın İran açısından getiri ve götürüsü üzerinde durmadan önce hatırlatmak gerekir ki görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda ABD açısından herhangi bir kayıp söz konusu değildir. Çünkü masaya yatırılan ABD’nin değil İran’ın nükleer teknolojisi, bu ülkeye uygulanan çok yönlü yaptırımlar ve bazılarına göre İran’ın itibarıdır. Bunun için ABD’den çok İran’ın bu görüşmelerle neler kazanıp neler kaybedeceği önemlidir.
İran, kendine yönelik hukuksuz ve zalimce yaptırımlardan kurtulmak için dünya üzerinde sulta kurmuş güçleri (P5+1) nükleer teknolojisinin barışçıl olduğuna ikna etmek amacıyla katıldığı görüşmelerde karşı tarafın amacının gerçekleri görmek ve İran’ın güven vermesini beklemek olmadığını gördü.
Ayrı bir ifadeyle İran’ın nükleer programının iddia edidiği üzere askeri olmadığı, ABD başta olmak üzere öteki 5+1 ülkeleri tarafından bilinmektedir. Mesele de zaten İran’ın nükleer programından ziyade İran’ın siyasi duruşu, Batı’nın güdümündeki uluslararası sisteme katılmakta direnmesi ve dünyanın muztaz’af, mahrum ve zayıf bırakılmış halklarına bir alternatif sunmasından kaynaklanmaktadır. Amaç İran’ı bu ilkeli duruşundan vazgeçirmek, uluslararası toplum dedikleri sulta sistemine entegre etmektir.
ABD ve müttefikleri bu niyetlerini gizleme gereği duymadan amaçlarının ilk aşamada İran’ı davranışlarından, son aşamada ise ilkelerinden (veya düzeninden) vazgeçirmek olduğunu ifade etmekteler. Amerikalı yetkili makamların açıklamalarında bu görüşlere sıkca rastlanmaktadır.
Lozan’da varılan nükleer uzlaşmaya İran’daki farklı akımların nasıl yaklaştığı konusuna geçmeden önce Türkiye medyasındaki yaklaşım tarzlarına kısaca değinelim:
Amerikancı medya ve yazarları her uluslararası konuda olduğu gibi bu hususa da Batı perspektifinden baktıkları için yaptıkları yorumlarda Amerikalı cenahların görüşlerini yansıtmakta, sanki dünya Amerika ve müttefiklerinden ibaretmiş gibi onların İran’a farklı bakışlarını aktardıktan sonra kendileri de aynı doğrultuda sonuçlar çıkarmaktalar. Bu cenahtaki yorumlar genellikle İran’ın ABD ile nükleer meselede uzlaşması durumunda siyasal duruş ve rejiminin de değişeceği yönünde görüşler/umutlar ileri sürmekteler.
İran’ın ABD’ye yaklaşmasıyla bölgedeki geleneksel müttefiklerinin konumunun zayıflayacağına dair tahminler yürütmekte, hükümete Batı blokunda yoluna devam etmesi tavsiyelerinde bulunmaktalar. İsrail ve Suudi Krallığı gibi Amerikan müttefiklerinin kendi konumlarını kaybetme kaygısıyla nükleer uzlaşmaya karşı olduklarını kaydetmekteler. Bunlara göre nükleerde uzlaşan İran öteki bölgesel ve uluslararası konularda da uzlaşacak ve uluslararası sisteme entegre olacaktır.
Bu kesim İran’daki siyasal yapıyı iyi tanımadıkları ve hükümete verilmiş yetkinin sınırlı olduğuna dikkat etmedikleri için yorumlarında da ister istemez yanılıyorlar. Nükleer görüşmeler her ne kadar iktidardaki hükümet tarafından sürdürülse de bölgesel ve uluslararası ilişkilerinde İran adına tek başına karar veremeyeciği gerçeğini göz ardı etmekteler. Öte yandan İran’ın bölgede artan belirleyici gücü ve nüfuzunun nükleer müzakereler ve Hasan Ruhani hükümetiyle ilgisi olmadığını ve hatta hükümetin bu mirasa dayanarak müzakerelerde sesini yükselttiğini göremiyorlar.
AKP hükümeti yanlısı yandaş veya havuz medyası ise her olaya mezhepçilik penceresinden baktığı gibi nükleer uzlaşmayı da Türkiye’nin de bulaştırıldığı bölgesel çatışmaların sonucunu nasıl etkileyebileceği çerçevesinde değerlendirmektedir. Yandaş medyanın tetikçi kanadı ise bu bağnazlığını Şii İran ile ABD’nin perde arkasında işbirliği yaptığı yalanına kadar ilerletmektedir. Bunların öncelikli amacı Suriye, Irak ve son günlerde Yemen’de terörizme verdikleri desteği tevil etmek, İran’ın Şiiliğini ön plana çıkarmak ve AKP hükümetinin bu ülkelerde emperyal güçlerle işbirliğini gizlemek için İran’ı aynı argümanlarla suçlamak ve karalamaktır.
Son yıllarda İran’ın bölgesel siyasetlerine olumlu yaklaşan ve anti emperyalist tavrını alkışlayan kesimler ise İran üzerindeki baskıların azalmasını, güçlenmesini ve daha etkin olmasını istedikleri için nükleer görüşmelerde elde edeceği her başarıya iyimser yaklaşmaktalar.
Anti emperyalist solcular ve İslam İnkılabı taraftarlarını kapsayan bu kesimler İran’ın emperyal güçler karşısında başarılı olmasını arzu ederler. Ancak bazen bilgi eksikliği yüzünden İran’ın inkılapçı ilkeleriyle iktidardaki kadroların izledikleri siyasi çizgiyi özdeştirme, aynılaştırma hatasına düşmekteler. Halbuki İran’ı dünyanın mustaz’af halkları yanında yücelten, yumuşak gücü ve nüfuzunu durmadan artıran inkılapçı ilkelerine bağlı kalmasıdır. Bu itibar ve güç ABD ve öteki emperyal güçlerle müzakere masalarında kazanılmamıştır ve maslahat icabı da olsa ilkeleri ayaklar altına alan diplomatların manevralarıyla da korunamaz.
Konuya İran içinden bakarsak son anlaşmayı alkışlayanlar olduğu gibi sert eleştirilerde bulunanlar da vardır.
İran’da dış ilişkilerden ekonomiye, kültürel konulardan inkılabın geleceğine dair birtakım iç ve dış meselelere kadar birçok konuda ortaya çıkmış farklı görüşler mevcuttur. Bu akımları ve her akımın kapsama alanına giren grupları kesin çizgilerle birbirinden ayırmak oldukça zordur. Zordur, çünkü bütün gruplar kendilerini İnkılap taraftarı olarak tanıtmakta ve hatta bazı gruplar Müslüman halkı etkilemek için kendi duruşlarını – inanmasalar bile-İnkılabın ilkelerine daha yakın göstermek isterler. Sağ-sol, reformist-ilkeci, ılımlı-radikal gibi gruplaştırmalar İran için en azından şu sıralar geçerli değildir.
Dünya mustaz’aflarının nihai zaferine kadar inkılaba ve müstekbir/emperyalist güçlere karşı direnişe devam diyenler ve İnkılap buraya kadardı, egemen güçlerle mevcut kurallar çerçevesinde uzlaşalım diyenler diye iki gruba ayırmak sanırım İran için en uygun sınıflandırma şeklidir.
Bu iki ana akımın görüşlerini yazılı manifestolarından ziyade temel bazı konulardaki duruşlarından ve açıklamalarından anlamak mümkündür. İkinci gruptakiler açısından Batı ile ve özellikle de ABD ile iyi ilişkiler içerisinde bulunmak, uluslararası sistemle çalışmak inkılapçılıkla çelişki oluşturmaz. İran’ın maslahatı öncelik taşıdığı için gerektiğinde ilkelerden vazgeçilebilir. Kırmızı çizgi İnkılabın değil İran’ın maslahatıdır. Bunlara göre İnkılapçılık ve İrancılık birlikte yürütülebilir. Nükleer meselede de ABD ve öteki müstekbir güçler tarafından uygulanan yaptırımlar karşı tarafa İran’ın nükleer programının barışçı olduğu anlatılarak, ikna edilerek kaldırılabilir.
Birinci gruptakilere göre ise; İran’ın bölge ve dünya halkları yanındaki nüfuzu İnkılabın ilkelerine bağlılıktan kaynaklanır, maslahatçılıktan değil. İnkılapçılık ile müstekbir güçlerle uzlaşmak veya uluslararası sisteme katılmak tam bir çelişkidir. Çünkü inkılapçılık müstekbir güçlere karşı direnişi gerektirir. Mevcut dünya sistemini değiştirmek, bu sisteme entegre olmakla değil ona karşı mücadeleyle mümkündür. İran gücünü ve nüfuzunu emperyalizm karşısında direnmekle kazanmış olup bu yolla daha da artırabilir. Nükleer konusunda da karşı tarafla müzakere yapılabilir, ama onları gerçeği olmayan bir iddia konusunda ikna etmek mümkün değildir. Çünkü düşman İran’ın nükleer teknolojisinin barışçıl olduğunu zaten biliyor. Eğer bunu kabul etmemek için direniyorsa bilmediği için değil İran’ı masa başına çekip imtiyaz koparmak, sultasını dikte etmek ve nihayetinde İran’ı kendi kontrolündeki sisteme katmak peşinde olduğu içindir. Görüşmelerde müstekbir güçlerin temsilcilerini ikna etmek mümkün olmasa da dünya kamuoyu aydınlatılabilir ve emperyal gücün hileleri, yalanları ifşa edilebilir. Baskılar ve hukuksuz yaptırımlara karşı ülke içinde ve dışında direnmekten başka çare yoktur.
12 yıldan beri devamede gelen müzakerelerde 2005-2013 yılları arasında birinci gruptakilerin görüşü ön plandayken 2003-2005 ve yaklaşık iki yıldan beri sürdürülen görüşmelerde ise ikinci gruptakilerin görüşü ağırlık kazanmıştır. İkinci gruptakiler 2003 yılında 5+1 yerine o sıralar üç Avrupa ülkesi Almanya, İngiltere ve Fransa temsilcileriyle yaptıkları görüşmeler sırasında da İran’ın nükleer faaliyetlerinin durdurulmasını kabul ederek NPT(Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Sözleşmesi) ve Ek Protokolü gönüllü olarak uygulamışlardı. İran NPT üyesi olmakla birlikte Meclis’te onaylanması gereken -her türlü uluslararası denetimi kabul eden- Ek Protokolü henüz kabul etmemiştir. Buna rağmen baskıları hafifletmek gerekçesiyle Ek Protokolü uygulamıştı. Ama aradan geçen iki yıla rağmen Batılılar İrana yönelik yaptırımları gevşetmedikleri, hafifletmedikleri gibi yeni yaptırımlar uygulamış ve İran’ın geçici olarak durdurduğu nükleer faaliyetlerini daimi olarak uygulamasını istemeye koyulmuşlardı.
2005-2008 yılları arasında iki dönem cumhurbaşkanlığına seçilen Mahmud Ahmedinejad işbaşına gelir gelmez nükleer faaliyetleri yeniden başlatmış ve sayısı onları geçmeyen santrifuj sayısını 19 bine ulaştırmış, %3-5 oranına ilaveten %20 oranında uranyum zenginleştirmeyi başarmış, Erak’ta daha önce planlandığı halde yapılmayan ağır su reaktörünün yapımını başlatarak deneme aşamasına ulaştırmış ve Natanz’daki zenginleştirme tesislerine ilaveten her türlü askeri saldırı tehdidine karşı Fordo’da güvenli yeraltı nükleer tesislerini kurarak uranyum zenginleştirme sürecini endüstriyel seviyeye ulaştırmıştı.
Bu dönemdeki ilerlemelere orantılı olarak emperyal güçler de İran’a karşı yaptırımları artırmışlardı.
2003-2005 yılları arasında baş müzakereci olan Hasan Ruhani, 2013 yılında cumhurbaşkanlığına seçilince o zamanki yardımcısı olan Muhammed Cevad Zarif’i dışişleri bakanlığına seçtikten sonra baş müzakereci olarak atadı. Yani o dönemdeki müzakereci kadro sekiz yıl aradan sonra yeniden 5+1 ülkelerinin karşısında oturmaya başladı. Ancak İran’ın nükleer teknolojisi 2003’de laboratuar seviyesindeyken şimdi endüstriyel seviyeye ulaşmış ve halk “nükleer enerji hakkımızdır” sloganını vazgeçilmez bir ilke olarak görmeye başlamıştı. 2003 yılında belki olmasa da olur diyebilecek durumda olan halk şimdi artık bunca ekonomik ve teknolojik baskılara rağmen direnmeyi tercih ediyordu.
Böyle bir durumda “santrifujlar dönsün ama, ekonominin çarkları da dönsün” sloganıyla seçimi kazanan Hasan Ruhani bütün ekonomik faaliyetleri nükleer görüşmelerin sonucuna endeksleyerek bu sloganını gerçekleştirmek için harekete geçti. Müzakerelerle birlikte direniş ekonomisine geçilmesine dair programları gözardı eden Ruhani eski hükümetin siyasetlerini başarısız göstermek için – 170 milyarlık döviz rezervine rağmen- hazineyi bomboş aldık diyerek bir yerde rakibe karşı sahaya bir sıfır yenik çıkıyordu.
Hasan Ruhani hükümeti ve görüşmeci heyetin acelesinin farkında olan ABD ve müttefikleri 2013 yılı Kasım ayında Cenevre’de yayınlanan ve adına ” Ortak Eylem Planı” denilen önceden hazırlamış oldukları çerçeve anlaşmasında ileriye yönelik planlarını ustaca yerleştirmiş ve İran heyetine kabul ettirmişti.
Lozan Anlaşması gerçekte Cenevre Ortak Eylem Planı’nın biraz daha somutlaştırılmış halidir. Her iki metinde de İran’ın nükleer faaliyetlerinin durdurulması öngörülmüştür. Ancak 2003’dekinden farklı olarak bu defa nükleer tesislerin kapatılması değil de sembolik olarak çalıştırılması öngörülmektedir. Yani bu çerçevede düzenlenecek nihai anlaşmanın imzalanmasından itibaren 10 yıl içinde İran sembolik olarak uranyum zenginleştirecek ve 300 Kg’dan fazla zenginleştirilmiş uranyum bulunduramıyacaktır. Bu on yılı takip eden 15 yıl süresince de uranyum zenginleştirme faaliyetleri denetim altında tutulacaktır.
İran ilk on yıllık sürede 300 Kg fazlası uranyumu ya reaktör yakıt çubuğuna dönüştürecek ya da yurt dışına çıkaracaktır/satacaktır. Buşehr Reaktörü için ihtiyaç duyulan 190 bin SWE birim uranyum zenginleştirilmesi gerekir. Bunun için ise şimdiki kapasitenin en az beş katı santrifuja ihtiyaç vardır. Halbuki Lozan Anlaşmasına göre mevcut 19 bin santrifuj 5104 adete indirilecektir. Fordo yeraltı tesislerinde ise sembolik olarak 1000 adet santrifuj tutulacak ve yapılacak ARGE çalışmaları UAEK uzmanları denetiminde sürdürülecektir. Erak ağır su reaktörü ise deforme edilerek daha az plutonyum üretilecek şekle sokulacaktır. Bu tesisin deforme edilmesinin yeniden yapılmasından daha zor olduğu dikkate alındığında pasif hale getirilecektir denilmesi daha doğrudur.
İran’ın bu taahhütlerine karşılık ABD ve müttefikleri İran’a 36 yıldan beri uygulanan çok yönlü yaptırımların sadece nükleer meselesiyle ilgili olanlarını aşamalı olarak kaldıracaktır. Yani UAEK uzmanları İran’ın anlaşmaya uyduğunu onayladıkça ABD ve müttefikleri yaptırımları hafifletecekler. UAEK’nun bu onayı vermesi ise Ek Protokol uyarınca istediği her zaman istediği her mekanı denetlemesi şartına bağlıdır. İran’ın -terörist olarak nitelenen- direniş güçlerini (Hizbullah, hamas, İslami Cihad vs-) desteklemesi, sözde insan hakları ihlalleri ve füze sanayisiyle ilgili yaptırımlar ise aynen devam edecek ve kaldırılması istendiğinde bu meselelerin de masaya yatırılacağını hatırlatmak gerekir.
İran hükümeti nükleer meseleyle ilgili yaptırımların nihai anlaşmayla birlikte tümden kaldırılacağını ilan etmesine rağmen ABD tarafı ısrarla yaptırımların aşamalı ve şartlı olarak kaldırılacağını vurgulamaktadır. Bu farklı açıklamalar bile önümüzdeki üç ay içerisinde tanzim edilecek nihai anlaşma metni konusunda da zor görüşmelerin yapılacağının işaretidir.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız bu gerçekler ışığında yapılan açıklamalar acaba İslam İnkılabı adına zafer olarak tanımlanabilir mi?! En zor şartlarda bile direnen ve direndikçe güçlenen İran halkı ve devleti, ekonomik baskıları hafifletmek adına emperyal güçlerle uzlaştığında mustazaf halklar nezdinde umut kaynağı olmayı sürdürebilir mi? İlkelerinden vazgeçmediği sürece İran halkı ve devleti üzerindeki baskıların hafifletilmesi ve tümden kaldırılması mümkün müdür?
Peki bizim görebildiğimiz bu gerçekleri İran hükümeti ve görüşmecilerinin bilmemesi mümkün olmayacağına göre başka amaçlar güdüldüğü iddiaları reddedilebilir mi?
Hasan Ruhani hükümetinin yeni dönem görüşmelere başladığı 2013 Ekim’inden beri İran’da üniversite çevrelerinde görüşmeler hakkında sık sık konferanslar, basın toplantıları ve hatta eylemler düzenleyen “İran’ın Menfaatlerini Koruma Komitesi” hareketi üyelerinden biri yönelttiğim sorulara karşı şöyle diyordu:
“İnanmasak da ekonomik baskıların sonlandırılması için nükleer teknolojinin sınırlandırılması kabul edilebilir. Şehitlerin kanının heder edilmesi pahasına hatta nükleer teknolojide başa dönülmesine bile tahammül edilebilir, ama bizim asıl kaygımız dünyayla ilişkileri düzeltme adı altında Amerikan emperyalizmiyle uzlaşmaya gidilmesi , İnkılabın ilkelerinin çiğnenmesi ve halkın buna alıştırılmasıdır. Çünkü Cumhurbaşkanı ve görüşmecilerin açıklamalarının satır aralarında bu tehlikeyi sezmekteyiz.”
Umarız bu tahminler yanlış çıksın ve İslam İnkılabı mustazaf halklara ilham vermeye devam etsin.
Ziya Türkyilmaz