Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Tükürülen yüzlerinde oluşan ıslaklığı bahar yağmuruna bağlayacak kadar arsız olan süfyaninin, musallat olduğu topraklarda atıp tuttuğu ve “böyle bir dini lider olur mu?” dediği İmam’ın karşısında, o muazzam nurun heybetinden etkilenerek edep(!) ve tevazu(!) ehli gibi görünmesi, şeytanın Resulullah’ın (s.a.a.) nuruna yaklaşamayacağının da somut kanıtı oldu aslında. Uzaktan ahkam kesenlerin hakkın yakınına gelince süt dökmüş kedi gibi olmaları “bir aslan(!) miyav dedi” çocuk şarkısını hatırlamamızı sağladı. İktidarını batıl güçlerin yardımıyla ele geçirdiği coğrafyada o coğrafyanın halkına “ananı da al git” vb. veciz(!) ifadeler ile seslenip, tavan yapan kibriyle birlikte o tavanı paylaşan küfrünü alenen ortaya koyan süfyani, kendine iman ettikleri için en az kendisi kadar halka düşman olan küçük putları ile birlikte İmam’ın karşısında yine ip gibi dizilirken, atalarımızın “halep ordaysa arşın burda” sözünün böylesine uçup kaçanları ne kadar güzel tasvir ettiğini de ispatlamış oldu.
Daha İnkılaba ilk ayak basıp o mübarek beldeleri kirlettiği ilk anlardan itibaren yüzüne okunan “La havle…” ile ne kadar güçsüz olduğu, gerçek gücün sahibinin Allah (c.c.) olduğu ve Allah’ın (c.c.) gücünün yansıması olan İnkılaba geldiği kendisine hatırlatılan, böylece tüm ilahlık iddiası bir anda çöpe atılan süfyani, “Ya Hüseyin (a.s.)” ve “Ya Eba Abdillah” yazılı kızıl bayraklardaki mesajı illaki almıştır ve İnkılabın dayandığı temelleri kendi dayandığı temeller ile bir kez daha karşılaştırmıştır. Önüne serilen kırmızı halıya aldanmaması için İnkılabın ilk andan itibaren aba altından sopa göstermesi de İbn-i Übey’in bugünkü versiyonunun kendine en azından orada çeki düzen vermesi gerektiğini anlamasına yardımcı olmuştur. Yoksa o toprakların İbrahim’i bütün küçük putları yıkıp büyük putun omuzuna baltasını astığında, her defasında önünden girip arkasından çıkan rüzgar ile değişik sesler çıkaran samirinin buzağısının bu sefer arkasından esen rüzgarın önden çıkması ile insan gibi konuşmaya çalışması mümkün olmazdı. Eminiz ki bütün kibrine rağmen edebe riayet etmek, bu putun kendi içindeki putları yıkmaya çalışması demektir ki tıpkı Ebu Ebu Süfyan’ın imanı(!) sonrası Muğire bin Şu’be ile Resulullah (s.a.a.) tarafından bir kabiledeki putları yıkmaya gönderilmesi ve o putları yıkarken oturup ağlaması gibi bir etki oluşturmuştur. Resulullah’ın (s.a.a.) torunu da aynı eğitimi vermiştir ama süfyaninin tıpkı ataları gibi zoraki imanı(!) o iman beldesinden uzaklaşınca hemen sönüvermiştir.
Bu aşamalardan geçip İmam’ın huzuruna çıkabilen süfyaniyi asıl imtihan burada bulmuştur. Çünkü bütün hücreleri ile küfür ve nifağa bulaşmış olan ve elindeki tüm gücü batıl cephesine borçlu olup yine elindeki tüm gücü batıl için harcayan, bunu yaparken de hakkı batılla karıştıran, bu işte “usta”laşan, iman ehli görünüp müminleri yolundan saptıran, siyonizmin bütün hedeflerine ulaşması için canla başla çabalayan, büyük şeytanın planlarının uygulayıcısı olan ve bu planlar doğrultusunda ümmeti birbirine düşüren, aynı dinde olmadığı halde o dinin bir mezhebindenmiş gibi görünüp mezhepler arası çatışma çıkarmaya çalışan, dünyaya tamah ettiği için çalan, çırpan, zulmeden, fuhşu, faizi, içkiyi, kumarı yayan, kendi oluşturduğu dinin tanrısı ve peygamberi olan ama bu dini hak boyası ile boyamaya uğraşan süfyani, bu ziyaretinde İmam’ın elindeki asasının, kendisinin bütün iplerini yuttuğunu ve kızıldenizi yardığını görünce adeta duvara çarpmış ve sus pus olmuştur. Yalan ve inkarın “usta”sı olduğundan kendi sözlerini dahi yalanlamış, barış vs. istediğinden dem vurmuştur.
Bu ziyaretinde süfyani, “şii veya sünni beni ilgilendirmiyor” sözünü sarfederek aslında hem yalan atmış hem de doğru söylemiştir ki bu da münafıkların en belirgin özellikleridir. Çünkü bunların sözleri hadiste de belirtildiği gibi her yöne çekilebilecek sözlerdir. Yalan söylemiştir çünkü son dönemdeki bütün savaşların kaynağının mezhep olması için var gücüyle çalışan süfyani, ümmetin bir çoğunun haberi dahi olmadığı bu mezhepsel ayrılığı ümmetin gündemine en şiddetli şekilde sokmuştur. Böylece ümmetin ayrışmasını sağlamış ve en vahşi siyonist katliamları mezhebi kışkırtmalar için kullanmıştır. Doğru söylemiştir çünkü bu ümmetin hiçbir parçası süfyaniyi ilgilendirmemekte, ister sünni olsun ister şii küfre karşı olan herkes süfyaninin düşmanı olmakta, küfre ve siyonizme dost olan herkes de mezhebine bakılmaksızın süfyani tarafından sahiplenilmektedir. Hal böyle olunca aslında vahdet söylemi gibi görünen sözün nasıl bir tefrikanın aracı olduğu da ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu sözün söyleniş tarzı bile süfyaninin içindeki kini ortaya çıkarmakta, görevi gereği bile olsa vahdetten bahsedemeyecek durumda olduğunu göstermektedir.
Buraya kadar süfyaninin bu ziyaretteki tavrı ve karşılanış şekline değindik. Şimdi yazımızın asıl konusu olan İmam’ın sözlerine değinme vakti gelmiştir. İmam bu süfyaniyi kabul ederek ümmetin hatırına nelere katlandığını ve bu zehiri ümmetin adına yudumlayabilecek şefkate ve merhamete sahip olduğunu bizlere göstermiştir. Ekranlardaki görüntüsüne dahi katlanamadığımız süfyaniyle yüzyüze görüşen İmam’ın o yüce nurunu ve kamil ruhunu bizlere tanıttığı için Rabbimize (c.c.) hamdediyoruz. İmam, kibrin, küfrün, nifağın ve siyonizmin mücessem haline sözleriyle ders vermiş, onu bir kez daha uyarmıştır ki aslında bu sözleri ile İmam ümmeti uyandırmaya ve süfyaninin maskesinin ümmetin gözü önünde düşmesini sağlamaya çalışmıştır. Bu meyanda İmam “İslam ülkelerinin Amerika ve batıya güvenmeleri ve bel bağlamalarının İslam ülkeleri için hiçbir olumlu neticesinin olmadığının bugün açık bir şekilde görüldüğünü ve bunun en bariz örneğinin de bölgede onların müdahaleleri sonucu yaşanan çatışmalarda bölge ve İslam ülkelerinin gördükleri zarar olduğunu” söylerken süfyaniye gittiğin yol, yol değil demek istemiştir.
Yine İmam devam ederek “Irak ve Suriye’deki düşmanın gizli elini görmeyenler kendilerini aldatmışlardır” buyurmuştur ki o düşmanlarının ellerinin oralara kadar uzanmasını sağlayanın süfyani olduğunu bu konuları az çok araştıran herkes bilir. Böylelikle İmam “biz sizin ne mal olduğunuzu biliyoruz” demek istemiştir. İmam ““Genel İslami Uyanış” olayı ve halkların İslam’a yönelik susamışlığının İslam düşmanlarının hassasiyet ve kaygılarının temel kaynağı olduğunu” belirtirken, “bu uyanış karşısında İslam düşmanlarının epey bir zamandır karşı saldırıda bulunduklarını ve bazı İslam ülkelerinin de bu durum karşısında hıyanet etmelerinin, kendi para ve maddi imkânlarını düşmanların hizmetine sunmalarının acı bir gerçek olduğunu” söylemiştir ki bu sözler dahi süfyaninin fiillerinin tanımı olarak yetmektedir. Çünkü bahsi geçen bütün ihanetlerinin öznesi bizatihi süfyanidir ve işgal ettiği ülkenin tüm imkanlarını İslam düşmanlarına sunan da yine O’dur. Ayrıca İmam, IŞİD terör örgütünün cinayet ve vahşiliklerinden örnekler vermiş, bu terör örgütünün Bağdat’ı ele geçirmek gibi temel amacına temas ederek bu olayların perde arkasında kimlerin olduğunun ve kimlerin gerekli finans ve silah desteği sağladığının da bilindiğini beyan etmiştir. Yani İmam, “biz bütün oyunlarınızın farkındayız ve sizin fitnelerinizi ortadan kaldırmak için elimizden geleni yapacağız. Bakmayın sırtınıza yastık koyduğumuza, ümmetin maslahatı için şuan size sabretmekteyiz” demiştir.
Velhasıl bir kardeşimizin de dediği gibi “İmam, deyyusun yüzüne deyyus demiştir”. Ama yüzsüz deyyus, hiçbir şey olmamış gibi geri dönmüş, orada işittiği azarları belli etmemeye uğraşmıştır. Elindeki bütün medya gücüyle ilahlığına söz getirmemek için gayret sarfetmiş, girdiği her savaştan yenilgi ile çıkan büyük şeytanın çektiği filmler ile kendini galip göstermesi misali, kedileştiği İnkılapta aslan sesi çıkarmış gibi hava estirmiştir. Biraz vicdan sahibi olanlar bu ziyareti baştan sona inceledikten sonra “İmam daha ne desin?” diyeceklerdir. Az buçuk şahsiyeti olana bu kadar azar ağır gelmelidir ama önemli olan şahsiyetli olmaktır. Şahsiyeti olan zaten süfyani olmayacaktır…