Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Barış ve huzur kenti olarak bilinen Antakya son 4 yıldır adeta bir kaosun içinde. Suriye’ye dönük kirli politikaların üssü olarak seçilen Antakya'da halk her şeyi ile birlikte yaşam güvenliğini de kaybetmenin tedirginliğini yaşıyor. Özellikle Reyhanlı, Yayladağ, Altınözü ve Antakya merkez arasında bu durum daha da yoğunlaşıyor. Sayıları 200 binin üzerinde olan Suriyeli ve diğer ülkelerden taşınan katillerle birlikte yaşamak zorunda bırakılan halk, çaresizce bekliyor. Kimi mahalle ve beldelerde gençler gece nöbetler tutarak, olası saldırıya karşı tedbir almaya çalışıyorlar.
Reyhanlı: Cihatçı üssü
Reyhanlı ve köyleri Suriye'de çatışmaların başladığı ilk günden beri terör karargâhı gibi kullanılmakta. Sınıra sıfır noktada olan Kuşaklı ve Bükülmez köyleri gizli servislerin ve cihatçı katilerin her türlü lojistiklerini sağladıkları, geçiş yaptıkları yerler haline dönüştürüldü. Köy halkı sindirilerek suç ortağı haline getirildi. Kimin ne getirip ne götürdüğünü, ne amaçla kullandığını, Türkiye’nin hangi noktasına nelerin taşındığının hiçbir kontrolü yok.
Nüfusu 80 bin olan Reyhanlı 200 bin bir nüfuslu “serbest terör bölgesi” haline dönüşmüştü. Onlarca insanın öldüğü katliamlar yaşan Reyhanlı'da hemen her gün patlayıcı yüklü araçlar, bombalar ve silahlar yakalanmakta, bazen ise patlamalar engellenememekte. Suriye sınırından sokulan ve oradan tüm Türkiye’ye dağıtılan askeri malzemelerin miktarını ve boyutunu tahmin etmek bile oldukça güç. Bab El Hawa Sınır Kapısı içerisinde kurulan askeri bölgede sayıları 50 bini bulan silahlı terör gruplarının bulunuyor. Bunların günlük ihtiyaçları dahi Türkiye tarafından “insani yardım” adı altında karşılanıyor. Yayladağ ve Altınözü kasabalarında da durum farklı değil. Hacıpaşa köyü, Cisr El Şugul ve İdlib katliamlarında askeri üs olarak kullanıldı ve bölgede yaşayan halkın korkusuna ve tedirginliğine rağmen binlerce ruh hastası katil bölgeye taşınarak, tampon bölge denemesi için Suriye’ye sokuldu. Antakya halkı eski huzurlu günlerine geri dönmek istiyor. Sınır ötesinde ki komşularının akrabalarının katledilmesine son verilmesini istiyor. Suriye ordusunun kontrolü altında olan Yayladağ Sınır Kapısı'nın tekrar açılmasını ve karşılıklı gidiş gelişlerin başlamasını istiyor… Antakya halkı yaşamını geri istiyor…
Ölümü özleyen yaşamlar
Suriye halkı her yönüyle bir insanlık dramı yaşıyor. Cihatçı katillerin saldırılarıyla yaşamlarını kaybedenler, mezhepsel nefretle katledilenler, tecavüze uğrayanlar ve kıyım yaşayanların yanı sıra, vatanlarından bir biçimde kaçmak zorunda kalanların yaşadıkları dram da insanın içini acıtıyor. AKP'nin vaatlerine inanarak rahat bir yaşam beklentisiyle geldikleri Türkiye'de açlık ve sefaletle mücadele ediyorlar. Tek umutlarına sımsıkı sarılarak, Avrupa’ya geçmek için ölümü göze alıyorlar…
Mersin Kızkalesi ve Ayaş otellerini, sokaklarını dolduran bu insanlarla görüştüm. Sayıları 300'ü bulan bu insanların paralarını alarak kaybolan insan tacirlerinin yaşattığı drama tanık oldum.
Komşuda dört soluk
Ahmed İlevi, Betül Eyyubi, Mülhem Salih ve Abdurrahman Salih. 3 ay önce geçmişler Türkiye’ye. Ahmed, Betül ve çocukları Kilis sınırından kaçarak girmişler. Halep'de yaşıyorlarmış. Mühendis olan Mührem ve Abdullah ise Hama'dan gelmiş. Ahmed Suriye Televizyonu'nda çalışıyormuş. Karısı Betül ise felsefe öğretmeni. Birisi kız, ikisi erkek 3 çocukları var. Ahmed İlevi ile konuşuyoruz, “3 ay önce çatışmalar bizim bölgede yoğunlaştığında çaresiz kaldık. Kilis’ten kaçak olarak Reyhanlı’ya geçtik. Abu Hazım diye birisini bulduk. Almanya’ya gitmek istiyorduk. Bizi Seyid Humsi ile tanıştırdı. O da bizi Abu Sefer ve Usame Şoben’e götürdü. Abu Sefer ile 0531 706 59 10 numaralı telefonla görüşüyorduk, Türkmen olan Usame Şoben ile de 0534 937 83 84 numaralı telefonla irtibat kurmuştuk. Bunlar da bizi Arap asıllı Türk vatandaşı olan Abu Salih ile Kızkalesi'nde tanıştırdılar. Telefonu 0538 954 46 27/0358 788 58 45. Bizden kişi başı 5 bin dolar aldı. Bazılarından ise 6 bin dolar almış. 10 gün içinde bizi bir tekne ile uluslararası sularda bekleyen bir gemiye, onunla da İtalya üzerinden Almanya’ya götürecekti. Bir ay bekledik, hiçbir şey olmadı. 'İzmir‘den tekne kalkacak' deyip bizi bir de İzmir’e götürüp rezil etti. 5 gün bekledik, sonra tekrar Mersin’e geldik. Bir aydır da burada bekliyoruz. Şimdi aradığımızda bize küfür ediyor tehdit ediyor. Polise gideceğimizi söylediğimiz de ise, 'ben zaten onlarla çalışıyorum, bana hiçbir şey yapamazlar' diyor. Geçenlerde 10/03/ 2015'te İstanbul'da yakalanan gemi de bunlarınmış.
Hedefte Almanya
Betül Eyyübi hasta, zor konuşuyor. İlaç alamıyorlar. Doktora gitmek için yol paraları bile yok, “Bunlar bizden önce 30 kişiyi götürmüşler, 'İtalya’ya götüreceğiz oradan da Almanya'ya' geçecekler diye, gidenlerden hiç haber yok…
Sonra öğrendik, bunlar dolandırıcı bir çete. En son 15 gün önce Salih ile görüştük. Cuma günü bizi götüreceğini söyledi. Cuma günü arayınca tehdit etti. Artık yaşamımızdan da korkuyoruz. Tekrar Suriye’ye döneceğiz” diyor.
'Sahilde ot yedik'
Muhrem Salih; “Bir hafta sahilde ot yedik. Yatacak yerimiz yok.. Ben inşaat mühendisiydim. Askere çağırdılar. Korktum, kaçtım. Almanya’ya geçip kurtulurum diye düşünmüştüm. Şimdi geri dönmem çok zor, ne yapacağımı bilmiyorum.” Onlara neden vatanlarını ter ettiklerini, neden vatanlarını savunmadıklarını soruyorum. Bu yaşadıklarının tamamından AKP ve onun işbirlikçisi Arap ülkeler olduğunu nasıl göremediklerini soruyorum. Kafalarını öne eğiyorlar. Karınları aç. Çocuklar köşede büzülmüş ürkek bakışlarla bizi izliyorlar. Bulunduğumuz mekanın garsonunu çağırıyorum. Bu insanların karınlarını doyurmasını istiyorum. Sıcak yemek yapmalarını ve istediklerini her şeyi vermelerini söylüyorum. Utana sıkıla kabul ediyorlar. Yemeklerini yedikten sonra bana defalarca teşekkür edip gecenin karanlığında kayboluyorlar.
ÖMER ÖDEMİŞ