29 Temmuz 2015 - 10:04
Türkiye IŞİD’e saldırıyor mu yoksa koruyor mu?

“Tekfircilik” esas kökleri “Arap Cahiliyyesi”ne dayanan bir anlayıştır. İslam tarihinde ilk örgütlenmesini “Haricilik” olarak gerçekleştiren tekfircilik, tarih sürecinde pek çok evre ve evrimleşme geçirerek varlığını maalesef hep koruyagelmiştir.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla


“Tekfircilik” esas kökleri “Arap Cahiliyyesi”ne dayanan bir anlayıştır. İslam tarihinde ilk örgütlenmesini “Haricilik” olarak gerçekleştiren tekfircilik, tarih sürecinde pek çok evre ve evrimleşme geçirerek varlığını maalesef hep koruyagelmiştir.

On sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren İngiliz emperyalizminin gözetim ve desteğiyle tekfircilik son büyük evrimini yaşayarak Arap Yarımadası’nda “Vahhabizm” olarak müşahhaslaşmıştır. Ve o gün bu gündür İslam ümmetinin en büyük musibeti olmaya devam etmektedir.

Amerika ve İsrail’in yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren oyuna dahil olması ile tekfirci anlayış ve yapılar kendi açılarından altın çağlarını yaşamaya başladılar. Son elli yıllık süreçte Amerika, tekfirci anlayış ve yapıları İslam coğrafyasında ulaşmak istediği hedef ve emeller için bir tetikçi ve aynı zamanda emperyalizmini meşrulaştırmak için bir araç olarak kullandı/kullanıyor!

Ortadoğu’da “Büyük İsrail Devleti”ni kurmayı amaçlayan BOP/Büyük Ortadoğu Projesi’nin en önemli ve kader belirleyici adımı olarak başlatılan Suriye Vekalet Savaşı’nın Amerika adına yürütülmesi de doğal olarak bu anlayış ve yapılara havale edildi. Bu iş için Rusya’ya sığınan eski CIA ve NSA ajanı Edward Snowden’in ifadesi ile CIA, MI6 ve MOSSAD “Eşek Arısı Kovanı Projesi” ile dünya üzerindeki tüm vahşi tıynetli cihadist teröristler Suriye ve Irak’a topladılar.

Küresel emperyalizm özellikle Müslüman halkları uyutmak ve kamuoylarının uyanmaması için “demokratik(!)” bir örtüye bürüdüğü bu projeyi yürütmek için Türkiye muhafazakar iktidarını da bir sıçrama tahtası ve maşa olarak kullandı.
Tabi Türkiye İslamcılarının da konuya ikna olmaları gerekiyordu. Bunun için “mezhepçilik ve kavmiyetçilik” damarları harekete geçirildi. “Sünni Hilafet” ve “Neo-Osmanlı/Yeni Osmanlı” projeleri ortaya atıldı. Sırtı sıvazlanıp gazlanan hükümet ve İslamcılar, adı “Stratejik Derinlik” konulan bu şizofrenik halüsinasyonlar için Ortadoğu’yu ateşe verdiler…

Türkiye’de on üç yıllık muhafazakar hükümet döneminde “mezhep taassubu” tavan yaptırıldı. İç ve dış siyaset tamamen “mezhepçi” olarak kurgulandı. Bu mezhepçi ve kavmiyetçi zihinsel yapı, Suriye ve Irak’ı eyalete çevirme hiç olmazsa uydu hükümetler eliyle idare etme hayali ile “tekfirci anlayış ve yapı”lara yatırım yaptı.

Tekfirci anlayış ve yapılar, Türkiye üzerinden sağladıkları sonsuz maddi ve manevi destekle komşu ülkeleri (doğal olarak Türkiye’nin etrafını) cehenneme çevirdiler. Ancak bu tekfirci anlayış ve yapıların Türkiye’ye olumsuzluğu sadece bu değildi. Bu yapıları koruma, kollama, destekleme ve onlara meşruiyet zemini oluşturma çabası içerisine giren Türkiye İslamcıları hem kendileri ve hem de toplumun büyük bir katmanının zihinsel olarak selefileşmesi/vahhabileşmesine kapı araladılar.

Oysa tekfircilik, karakteri gereği ihanet edicidir. Yılan tıynetlidir: Dost olunamaz, kontrol edilemez!..
Türkiye muhafazakar iktidarı ve İslamcıları şizofrenik halüsinasyondan ancak 20 Temmuz’da tekfirci bir canlı bombanın Suruç’ta otuz iki kişiyi katletmesi ile uyanabildiler.

Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri Hasan Nasrallah son konuşmasında Türkiye’nin tekfirci akım ve yapılarla olan sürecini şöyle dile getirdi: “Türkiye hiç kuşkusuz ki IŞİD’i destekledi, himaye ve gözetimini yaptı. IŞİD’i finanse etti, ona her türlü kolaylığı sağladı. Sınırlarını ona açtı. Fakat şimdi, Türkiye başbakanı diyor ki; ‘IŞİD Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit ediyor’ Günaydın Türkiye uykunuz sıhhatli olsun.”
“Suriye’deki tekfircilerin gün gelip kendisine fırsat verenlerin başına bela olacağını söylemiştik. Türkiye bunun bedelini ödüyor. Tekfirci terörizmin geleceğini öngörebilmek için yüksek meblağlı akademik çalışmalara gerek yoktu. Genel gidişat ve basit mantık!”

Ve dedik ki getirdikleri tüm bu tekfirciler ve vahşiler, gün gelecek ve onlara saldıracaklardır. Büyünün büyücüye döneceğini söyledik yılanın sahibini ısırmakla kalmayacağını, aynı zamanda onu tamamen yiyeceğini söylemiştik…”
“Suruç saldırısı” iki açıdan Türkiye muhafazakar iktidarı ve İslamcıları için tarihi bir dönüm noktası oldu.

Birincisi: Yılardır bin bir türlü baskı, yönlendirme ve algı operasyonu ile kamuoyu gündeminden ve konuşulmaktan uzak tutulan başta IŞİD olmak üzere tüm tekfirci yapı ve anlayışlar tartışmaya açıldı. İkincisi ise: Gerek iç kamuoyunun ve gerekse dış dünyanın baskı ve eleştirileri karşısında Türkiye hükümeti için IŞİD ve diğer tekfirci yapılar karşısında bir duruş ve konum belirleme zorunluluğunun doğmasıdır.

Birbiri ardınca yapılan açıklamalar ve üst üste yapılan toplantılar neticesinde gerek iç kamuoyunu rahatlatmak ve gerekse dış dünyadan gelen baskıları hafifletmek için IŞİD düşman ilan edildi ve katledilenlerin intikamının alınacağı deklare edildi.

Ancak operasyonlar başlayınca yetkinler (garip bir algı operasyonu olarak) DAİŞ olarak isimlendirdikleri IŞİD yanında PKK ve DHKP-C’ninde vurulduğunu ve vurulmaya devam edeceğini hatta duruma göre bu listeye YPG’nin de eklenebileceğini söylediler.

Bu durumda insan sormadan, merak etmeden duramıyor: “Eğer bölgesel en büyük tehdit IŞİD ise niçin hedefler çoğaltılıyor? Niçin mücadele alanı genişletilerek etkisizleştiriliyor? Niçin dikkat ve algılar IŞİD’e yönelmişken başka taraflara kaydırılıyor? Niçin IŞİD’e karşı mücadele eden diğer paydaşlarla işbirliğine gidilmiyor?”

Bu soruların kaba ama net cevabı için yeniden Seyyid Nasrallah’a kulak vermemiz yeterli olacaktır sanırım. Zira O, yukarıda bahsi geçen konuşmasında bu durum için: “(Türkiye IŞİD’le mücadelede), IŞİD’in duygularını da incitmemek için yanına Kürtleri ve solcuları ekledi. Ona göre bunlar fazlalık, amacı da sadece IŞİD ile çatışmaya örtü sağlamak” sözlerini kullandı. Nasrallah, basına yansıyan son açıklamasında ise çok daha ilgin ç bir tespitle: “Türkiye’nin IŞİD ile savaşan güçleri zayıflatma peşinde olduğunu” ifade etti.

On yıllardır gerek emperyalizm ve siyonizm ve gerekse tekfirci yapı ve anlayışlarla teorik ve pratik mücadele içerisinde olan Seyyid Nasrallah’ın değerlendirmelerini temel alıp kendi gözlem ve tespitlerimizi de eklediğimizde şunu söyleyebiliriz: “Türkiye IŞİD ile etkin bir mücadeleye girme konusunda kesinlikle isteksiz! Esad karşıtlığı ve mezhep taassubu dolayısıyla halen bunlardan medet umuyorlar. Türkiye içerisinde yürütülen gözaltı dalgası ve sınır ötesinde yürütülen hava taarruzu ise iç ve dış kamuoyunda bir algı operasyonundan öteye geçmemekte.”

Sadece bölgesel değil artık küresel bir insanlık tehdidi haline gelmiş IŞİD ile Türkiye gerçekten hesaplaşmak ve mücadele etmek istiyorsa;

1- Esad yönetimi ile iletişim ve işbirliğine gidilmelidir. Zira bugün IŞİD’in ana karargahı Suriye’dir ve bu karargah yok edilmeden bu beladan kurtulmak mümkün değildir.

2- Irak’ta merkezi hükümeti bypass etme uyanıklığından vazgeçilmeli ve Irak’la tüm ilişkiler merkezi hükümet üzerinden yürütülmelidir. Irak söz konusu olduğunda hemen dillere pelesenk olan “Sünni-Şii” ayrımcılığına son verilmelidir.

3- Gerek Suriye ve gerekse Irak’ta IŞİD’e karşı etkin mücadele yürüten yapı ve örgütleri hedef alma ve zayıflatma girişimlerinden vazgeçilmelidir.

4- Tekfircilikle mücadelenin kalesi ve amiral gemisi olan “İslam İnkılabı ve Lübnan Hizbullah’ı” ile işbirliğine gidilmelidir.

5- İç ve dış siyasette “mezhepçi” söylem ve eylemler tamamen terk edilmelidir. Toplumu direkt veya dolaylı olarak selefileştiren her türden siyaset, eğitim, yayın ve kültürel-sosyal faaliyetler sonlandırılmalıdır.
Muntazar Musavi