Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Her şey insan için yaratılmıştır. İnsan ise ibadet/kulluk için yaratılmıştır. İbadetin ruhu ise Allah’a teslim olmaktır. Kurban bayramı, İbrahimi teslimiyet bayramı demektir. Allah İbrahim’e şöyle buyurdu: Oğlunu kurban etmeni istiyorum. İbrahim ise itaat etti. Bıçağı evladının boğazına dayadı. Vahiy geldi: Bıçağı kaldır; aslında ben en başından beri onu kesmeni istememiştim. Ben sadece beni ne kadar sevdiğini sınamak istemiştim. Acaba bizim yolumuzda İsmail’den dahi geçip-geçmeyeceğini görmek istemiştim.
Tüm varlığın insan için olduğu Kur’an’da “سخر لکم”, “خلق لکم”, “متاع لکم” yani “sizin için ram kıldı”, “sizin için yarattı”, “sizin faydalanmanız için” gibi ifadelerle beyan edilmiştir. Bizim ibadet/kulluk için yaratıldığımız hususu ise “Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat 56) ayetinde belirtilmiştir. İbadetin ruhu ise teslimiyettir. İblis 6 bin yıl ibadet etti fakat “Adem’e secde et” diye emrolunduğunda teslimiyet göstermediği için İblis oldu. O halde eğer bir insan bir ömür ibadet eder, fakat iş imzaya vardığında imzadan kaçınırsa teslimiyet göstermediği için İblis olur.
Kurban bayramı, Allah’a teslimiyet örneğidir. Esasen bizler teslim olmalıyız. Ancak Allah’a teslim olduğumuz ölçüde tağutlar ve ilahi olmayan güçler karşısında dik durabiliriz. Bu genel bir kaidedir; Allah’a teslim olan başkasına teslim olmaz. Uykudan uyandığında “Allahu Ekber” diyen kişinin nazarında en büyük Allah’tır. Allah büyük olduğunda onun dışındakiler küçülür. “Bismillah” dediğinde yani Allah’ın adıyla, başkasının adıyla değil. “İyyake na’budu” dediğinde sadece Allah’a kulluğu istediğini, doğu ile batı arasındaki hiçbir şeye kulluk etmediğini; “ve iyyake nestein” dediğinde ise sadece Allah’tan yardım istediğine ve O’na dayandığını, başka hiçbir güce bel bağlamadığını ifade eder.
Bu Allah’a teslimiyettir. Allah’a olan teslimiyetimiz ne kadar artacak olursa O’na o ölçüde yakınlaşmış oluruz. Allah’a kul olan birine tağutlar söz geçiremez.
Allah’a teslim olan kişi sadece O’nun rızası doğrultusunda hareket eder. Yapması gereken bir işi yaptığında da insanların olumlu veya olumsuz tepkisine asla aldırış göstermez. Bir işte Allah’ın rızası varsa onu can-u gönülden teslimiyetle yerine getirir. Bunu yaptığında kınayanın kınamasını, tehdit edenin tehdidini asla umursamaz.
İslam, toplumsal olma dinidir. Bizim siyasetimizle ibadetimiz birdir. Namazımız ibadet olmakla birlikte bizim siyasetimizi de oluşturmaktadır. Hac da böyle bir ibadettir. Yani ibadet olduğu kadar siyasettir de… İslam haccın taraftarı olduğu için hep ibadetlerinde “ben” yerine “biz” ifadesini tercih etmiştir. Namazını tek başına kılan kişi dahi “yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım bekleriz” anlamına gelen “إِیَّاكَ نَعْبُدُ وَ إِیَّاكَ نَسْتَعین” ifadesini kullanıyor ve “yalnız sana kulluk ederim ve yalnız senden yardım beklerim” anlamına gelen “إِیَّاكَ اَعْبُدُ وَ إِیَّاكَ اَسْتَعینُ” ifadesini kullanmıyor. Namaz kılan kişi tek başına olsa bile “Bana hidayet ver” anlamına gelen “اهدنی” ifadesini kullanamaz ve “Bize hidayet ver” anlamına gelen “اهْدِنَا” ifadesini kullanmalıdır. Selam verdiğinde “bana selam olsun” anlamına gelen “السَّلَامُ عَلَیَّ” ifadesini kullanamaz ve “Bize selam olsun” anlamına gelen “السَّلَامُ عَلَیْنَا” ifadesini kullanmalıdır.” Tüm bunlar İslam dininin toplumsallığı ön plana çıkaran bir din olduğunu ortaya koymaktadır. Cuma akşamı soğan ve sarımsak yenilmemesi tavsiye edilmiştir. Çünkü onları yeme sonucu ağızda kalacak koku Cuma namazı sırasında diğerlerini rahatsız edebilir. Yani dinimiz toplumsal ilişkiler konusunda bu kadar ayrıntı ve detayı dahi düşünmüştür. Cuma günü gusül etmek, temiz elbiseler giyinip hoş kokular sürmek tavsiye edilmiştir. İslam dini bazen toplumun maslahatı için bireyin maslahatını feda etmektedir. En büyük cemaat Mekke’de teşkil edilen cemaattir. Kur’an diyor ki: Gerek yaya olarak gerekse hızlı yol alma yeteneğine sahip ulaşım araçlarına binerek her bir yoldan (Kâbe’ye) gelsinler. Ne için gelsinler? Dünyevi bağlılıklardan kurtulmak için gelsinler.
İnsan nelere bağlıdır?
İnsan elbiseye, mahalleye, eve, şehre, ülkeye, renge, ırka vb. şeylere bağlıdır. İnsanın etrafını bu tür şeyler çepeçevre kuşatmıştır ve o, bunlardan tek tek kurtulmalıdır. Mekke’ye giden kimse öncelikle evinden ayrılmış olur; eşine ve çocuklarına “Elveda” der. Sonra mahallesinden çıkar ve “Elveda” der. Sonra şehri ile vedalaşır. Sonra ülkesi ile vedalaşır. Sonra mikat denilen yere gelir. Mikat aslında giriş kapısıdır. Farklı yollardan gelen yolcular bu giriş kapılarından birinin önüne gelir. Mekke’ye girmek istediğinde vardığın bu giriş kapılarına mikat denir. Evinden, eşinden, mahallenden, şehrinden ve ülkenden ayrıldın ya… Şimdi ise elbiselerinden ayrılma vaktidir. Orada tüm elbiselerini çıkarmalısın ve beyaz renkli tek parça olan bir elbise giymelisin. Ona dikiş attıramazsın. Çünkü dikiş atıldığında herkes kendi mizacına göre bir şekil verebilir ve onunla kendisini farklı görebilir, gösterebilir. Burada her türlü gösteriş yasaktır. İran’daki farklı giyimleri düşünün; Beluçlar, Kürtler, Araplar, Acemler ve …. her birinin kendine özgü giyim tarzları vardır. Bu tarzlar ortadan kalkar. Hatta ayağınıza giyeceğiniz ayakkabının bile üzeri açık olmalı veya yalın ayak olmalısınız. Şemsiye ile kendinize gölgelik edemezsiniz, çünkü bu durumda da eşitlik bozulur; kimi kırmızı, kimi mavi, kimi yeşil, kimi siyah … şemsiye kullanır. Aynaya bakmamalısınız, güzel koku süremezsiniz. Çünkü kendini düşünmüş olursun; kendini dahi düşünmeyeceksin…
Dünyanın her bir köşesinden farklı renklerde, farklı dillerde insanlar Kâbe’nin etrafında tek parça bir giysi ile aynı yönde hareket ederler. Sanki hareket eden tek parça bir havlu gibi görünür. Orada yaşlı, genç, kadın, erkek, siyah, beyaz her türden insan vardır. Fakat tüm ırklar, diller, şekiller yok olmuştur. Orada insan bir hiç olmuştur. Sadece kendisidir ve kendisi, o kadar…
Sol tarafımız Kâbe’ye gelecek şekilde tavaf etmeliyiz? Neden? Şayet kalbimizi Kâbe’ye vermek ve onun etrafında pervane kılmak için… Allah’ın evinin etrafında dönen kimse Allah’ın etrafında da dönmüş olur. Allah’ın evine yaklaşan kişi Allah’a yaklaştığı hissiyatına kapılır. Mesela ben caddenin bu tarafındayım, siz ise karşı tarafında; birbirimize el sallıyoruz. Daha sonra ben yanınıza geliyorum, sizinle tokalaşıyorum ve kucaklaşıp görüşüyorum. Böylece size olan yakınlığımı ve sevgimi ifade ediyorum. Kâbe’nin etrafına dönen kişi, kötülüklerin etrafında dolaşmaz. Kâbe hiç kimsenin şahsi mülkü değildir ve herkes orada kendisini evinde imiş gibi hisseder. Tavafın ardından Makam-ı İbrahim’in arkasında iki rekât namaz kılıyoruz.
Allah İbrahim’den yeni doğum yapmış olan eşini çocuğu ile birlikte bir çöl olan Mekke’ye bırakmasını emretti. İbrahim de genç eşini ve çocuğunu orada bıraktı. Kim böyle bir şey yapabilir. İbrahim oradan ayrılmak istediğinde şöyle dedi: Ya Rab! Bu çölde hiçbir kuş ve yeşillik yok ama sen emrettiğin için ben bunu yapıyorum. Kur’an diyor ki: Çoğu zaman siz bir şeyi sevmezsiniz ama onda sizin maslahatınız vardır.
İbrahim yaşlandıktan sonra çocuk sahibi oldu, yaklaşık yüz yıl çocuk bekledi ama Allah ona evlat vermedi. İbrahim iyice yaşlandıktan sonra Yüce Allah ona evlat vermeyi murad etti. Allah ona genç bir Cariye olan Hacer’den İsmail’i verdi. Fakat hemen ardından İbrahim’e o ikisini hiçbir ekin ve ziraatın bulunmadığı ıssız bir çöle bırakmasını emretti. Hacer Safa tepesinden etrafa bakınıyor ve su arıyor, Merve tepesinde serap görüyor. Oraya koşuyor ve su olmadığını anlıyor. Sonra Safa’ya koşuyor ve susuzluktan çırpınan İsmail’ine su bulmak yolunda 428 metre olan bu iki tepe arsında 7 defa gidip geliyor. O, Allah’ın emrine teslim olduğu için çok geçmeden mükâfatını alıyor. Elleri ve ayakları ile çırpınan İsmail’in ayak parmaklarının altından su çıkıyor. Zemzem suyu… Mekke’ye gidenler bu suyu iyi bilir. Çocuk ayağını yere vuruyor su çıkıyor ve ona su bulma yolunda iki tepe arasında 7 defa gidip gelen bir annenin bu fiili ilahi bir emir oluyor. Hacca gidenler Safa ile Merve arasında 7 defa say etmelidir. Yüce Allah, kendisine teslimiyet yolunda çaba sarf etmiş olan o hanımefendinin hareketine öyle bir bereket vermiştir ki kıyamete kadar tüm hacılar onun yaptığı hareketi yapmalıdırlar.
Mina’da kurban kesimi İbrahimi ve İsmaili teslimiyeti sembolize etmektedir. Şeytan babalık duygusu ile İbrahim’i, annelik duygusu ile Hacer’i ve can korkusu ile İsmail’i ilahi teslimiyetten uzaklaştırmak istedi. Onlara vesvese vermek istedi ama hiçbirinden umduğunu alamadı. Üçünde de Allah’a teslimiyet duygusu baskın geldi. Dolayısıyla da Allah onların duruşunu bereketlendirdi. Kıyamete kadar hacılar Mina’da kurban kesmeli ve üç şeytanı taşlamalıdırlar.
Bir mümin için Allah sevgisi tüm sevgilerin üstünde olmalıdır. Küçük bir çocuk Resulullah’a (s.a.a) selam verdi. Peygamber (s.a.a) onun selamını aldıktan sonra “Beni seviyor musun?” diye sordu. Çocuk: “Tabi ki seviyorum, sen bizim Peygamberimizsin” dedi. Bunun üzerine Peygamber: Beni mi çok seviyorsun Allah’ı mı? Diye sordu. Çocuk: Ben seni Allah için seviyorum dedi… Bizim de sevgimiz ve nefretiz Allah için olmalıdır.
Çeviri: Mikail Gürel