12 Ekim 2015 - 06:47
Hepimiz katilleri tanıyoruz!

Allah’ın adıyla Ağırlıklı olarak sol ve Alevi tandanslı olmak üzere farklı mektep, anlayış ve siyasi görüşlerden pek çok STK’nın Ankara’da düzenlediği “barış mitingi” katılımcılarını hedef alan intihar saldırısı, Cumhuriyet tarihinin en büyük terör olayı olarak kayıtlara geçti.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla

Ağırlıklı olarak sol ve Alevi tandanslı olmak üzere farklı mektep, anlayış ve siyasi görüşlerden pek çok STK’nın Ankara’da düzenlediği “barış mitingi” katılımcılarını hedef alan intihar saldırısı, Cumhuriyet tarihinin en büyük terör olayı olarak kayıtlara geçti.

Bu ilk değildi. Cumhuriyet tarihi boyunca “Dersim”den başlayarak eskilerden  “Maraş, Çorum ve Sivas Olayları” başta olmak üzere yakın zamandan “Suruç ve Diyarbakır saldırıları” gibi aynı çizgi ve mantalitede birçok terör ve katliamı bir çırpıda hatırlamak mümkün. Tamamen “devlet” eliyle gerçekleşen “Dersim”i kenara koyarsak hiç şüphesiz “Ankara katliamı” en vahşi olanı idi.

“Ankara katliamı” özelinde belki geriye doğru tüm toplu cinayetlerin üzerindeki karanlık gölgeye ışık tutacak olan: “Bu katliamı kim ve niçin işledi?” sorusu cevap aramamız gereken ana ve anahtar sorudur.

Saldırı anı, öncesi ve sonrası ile dikkatle izlendiğinde görülecektir ki, bu çapta vahşi bir terör olayını gerçekleştirmek besbelli ki belli bir organizasyonu gerektirmektedir. Bu türden olaylarda iki farklı aktör vardır: “planlayıcılar ve tetikçiler!”

Ülke çapında kaotik bir ortam yaratabilecek böylesine büyük çaplı olayların planlayıcıları ve bu olayın derinlemesine analiz edilip araştırılmasını kendi şahsi veya kurumsal çıkarlarına aykırı görenlerin, bu olaylar sırasında yaptığı en önemli karartma, dikkatlerin tetikçilere yönlendirilerek esas planlayıcıların gözden ve kamuoyundan kaybedilmesidir.

Ancak bu türden olayların doğru analizi için tetikçi ve planlayıcıların açığa çıkarılmasından bile daha elzem bir konu vardır ki, o da: “Bu vahşi eylem ve cinayetleri meşrulaştıran hatta kutsallaştırarak icra eden “inanç, mantık, mantalite ve felsefe”nin çözümlenmesidir. Her türden vahşi cinayeti meşru, mubah ve hatta kutsal gören “inanç yapısı, zihinsel dünya” doğru olarak çözümlenemezse ne bu katliamları tam olarak aydınlatmak mümkündür ve ne de çözüm üretmek.

Meselenin esas kökleri çok daha eski ve derinlerde olmakla beraber güncel Türkiye için; “her şey Suriye meselesi ile başladı” demek iddialı bir söz değildir. Nasıl mı?

On yıllar boyunca ötelenmişlik ve mahrumiyet duygularının altında ezilmekte olan “İslamcı kitleler”, imkan, iktidar, güç, makam, etkinlik ve belirleyicilik konumunu elde ettiklerinde kısa sürede “güç zehirlemesi”ne yakalandılar. Derinlikten yoksun, entelektüel birikimi olmayan, sığ ve ritüellerin gölgesine sığınmış Türkiye İslamcıları, “muhafazakar iktidar” tecrübesi ile “Neo-Osmanlı ve Sünni hilafet” projeleri ile kendilerinden geçip kısa zamanda evrimleştiler.

Etnik ve mezhebi taassup üzerine kurgulanmış ancak göreceli baskılar dolayısıyla Cumhuriyet tarihi boyunca bunları serdedecek fazla ortam bulamayan İslamcı kitleler, korkunç bir hızla “kavmiyetçilik ve mezhepçilik” zırhlarını kuşandılar. İslamcıların ülkeye, topluma ve hatta bölgeye bakışlarını artık bu iki kelime belirliyordu: “kavim ve mezhep”. Ardından İslam tarihinin en korkunç hastalık ve afeti olan “lider tapıcılık” nüksetti.

Kabaran “kavmiyet ve mezhep” damarları, İslamcıları önce olmaz hayallere sürükledi. Bu olmaz hayaller ise bölgede “Vahhabizm” ile iş tutmanın hatta ortaklık kurmanın ve hatta kaynaşmanın kapılarını araladı!

Başta Suriye olmak üzere Irak ve hatta uzak coğrafya Yemen’de bile “Vahhabizm”in kalesi Suud, en önemli partnerimiz ve Vahhabi düşünceden neşet etmiş yapı ve örgütler ise cephe erlerimiz haline geldi.

İslam İnkılabı’na, Lübnan Hizbullahı’na; Şii, Alevi ve Nusayri topluluklara zarar verme ve bahsi geçen coğrafyalara egemen olabilmek adına “Vahhabizm”in her türden cinayetine göz yumuldu, meşrulaştırıldı, kutsallaştırıldı. Hiçbir kutsala değer verilmedi. Hiçbir ilkeye saygı gösterilmedi. Her şey ayaklar altına alındı, çiğnendi. Yok ederek zafere ulaşılacağı ümit edildi!

Suriye ve Irak’ta işlenen her cinayet, çiğnenen her kutsal, kirletilen her mahrem Türkiye’de özellikle İslamcı aydın, entelektüel, kanaat önderi, cemaat, yapı ve STK’lar da yavaş yavaş, adım adım adı konmamış bir “vahhabileşme / selefileşme” olarak karşılık buldu.

Zira “cihad-ı ekber”(!) olarak görülen Suriye ve Irak’ta olup bitenleri (her türden cinayet ve katliamlar dahil olmak üzere) savunmak gerekiyordu. Her savunu içselleştirmeyi ve her içselleştiriş ise zihinsel ve inançsal değişim ve dönüşümü birlikte getirdi. Ve sinsice ilerleyen bu sürecin nihayetinde “Vahhabizm” Türkiye İslamcılığının üzerine bir karabasan gibi çöktü.

Suriye’de Vahhabi örgütlerin yaptıklarını “cihad-ı ekber”(!), Türkiye’nin bu yapılara olan desteğini “Osmanlı ve Sünni hilafetin dirilişi” olarak algılayan tüm İslamcı çevreler öylesine evrimleştiler ki, Suriye’de esasında emperyalizm, siyonizm ve vahhabizme karşı direnmekte ve bu direnişe destek olmakta olan herkesi “karşı, düşman ve hatta din dışı” görecek kadar “kavmiyetçi ve mezhepçi bir anlayışa” duçar oldular…

Son sahnede ise Suriye’de elde edilemeyen zafer ve uğranılan bölgesel hezimetin aynı zamanda  “mezhepçi ve kavmiyetçi hayallerin”de çöküşü olduğunu gören vahhabileşmiş İslamcılar, bu hezimet ve çöküşün sorumlusu olarak Suriye’de (emperyal ve siyonist projeye karşı Esad’la birlikte olan) “Direniş Cephesi”ni görüyorlar. Ve o türden ya da bu türden “Direniş Cephesi”ne destek olmuş herkesten intikam almayı kendilerine meşru bir hak ve hatta kutsal bir amel olarak biliyorlar.!

“Ankara katliamı” başta olmak üzere yakın dönemdeki cinayetleri işleyen zihinsel ve inançsal düşüncenin çözümlenmesi kabaca işte budur.

Böyle bir inanç ve zihin dünyasına sahip kişi ve yapılar (yani tetikçiler) var oldukça onlar üzerinden plan yapanlar her zaman var olacaktır!

Tüm bu değerlendirmeler ışığında şimdi başta sorduğumuz: “Bu katliamı kim yaptı?” sorusuna cevap verme zamanımız geldi.

“Ankara katliamı”, Vahhabi bir zihinsel ve inançsal dünyanın yansıması olarak işlenmiş vahşi bir cinayettir. Öyleyse her kim “Vahhabizm”in gerek ülkemizde ve gerekse bölgemizde yetişmesi, yerleşmesi, yaygınlaşması, yer tutması, ve meşrulaşması için iş tutmuşsa, yardım etmişse, zemin hazırlamışsa, ön vermişse, destek olmuşsa, hareket imkan ve kabiliyeti kazandırmışsa o “Ankara katliamı”nın ortağıdır.! İster resmi olsun ister sivil! İster etkin olsun ister yetkin! Ve bu iş tutması ister inançsal olsun ister pragmatik, fark etmez!

Muntazar Musavi