28 Ekim 2015 - 11:26
Ritüeller din olunca , asıl değerler unutulur

Allah’ın adıyla Dinler hatta beşeri ideolojiler bile felsefelerini / öğretilerini simge ve imgelerle ortaya koyarlar. Ritüellerle(ibadetlerin şekilsel, yüzeysel yanı) bir kültür oluştururlar. Zira insan türünün ruhsal ve zihinsel olarak kemale ermiş seçkin küçük bir topluluğu dışında kalan kahir ekseriyeti, her türden fikir ve bilgiyi sembol, simge ve imgeler aracılığıyla kavrayabilmektedir.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla

Dinler hatta beşeri ideolojiler bile felsefelerini / öğretilerini simge ve imgelerle ortaya koyarlar. Ritüellerle(ibadetlerin şekilsel, yüzeysel yanı) bir kültür oluştururlar. Zira insan türünün ruhsal ve zihinsel olarak kemale ermiş seçkin küçük bir topluluğu dışında kalan kahir ekseriyeti, her türden fikir ve bilgiyi sembol, simge ve imgeler aracılığıyla kavrayabilmektedir.

Yüce İslam dininin de bu kuraldan beri olmadığını ifade etmemizde bir beis yoktur kanaatimce. Gerek Kur’an-ı Kerim’in gerek Hz. Peygamber (s.a.a)’in ve gerekse masum İmamların (s.a) anlatım ve tebliğlerine yöneldiğimizde görürüz ki, anlatılmak istenen esas mana, sembol, simge ve imgeler aracılığıyla insan zihnine yakınlaştırılmıştır.

Yine ister ilahi kökenli olsun ister beşeri tüm dinlerin ayakta kalarak müntesiplerini diri ve süreklilik içerisinde tutabilmek için ritüellerden hareketle bir kültür oluşturduğu da başka bir hakikattir. İslam dini de başta ibadetler, merasimler, sosyal törenler, gündelik yaşam örfleri, toplumsal ilişki biçimleri, giyim ve fiziksel görünüm başta olmak üzere kendi ritüellerini yaratmıştır / ortaya koymuştur.

Bu nokta da makalemizin ana çerçevesini belirleyecek soruyu sorabiliriz. Acaba “esas olan ritüel midir yoksa onun arkasındaki mana mıdır?” Soruyu şöyle de formatlayabiliriz: “Ritüeller dinin kendisi midir yoksa din öğretisini ritüellerle mi ifade etmektedir?”

İslam’ın ilk asrından hatta bizzat Hz. Peygamber (s.a.a)’in döneminden itibaren “bir anlayış / damar” ritüelleri dinin kendisi kabul etmişlerdir. Bu anlayışın sahipleri “ritüelleri koruma adına” bazı zamanlarda Hz. Peygamber (s.a.a)’e bile itiraz etmekten çekinmemişlerdir. Mesela Hudeybiye Günü, Hz. Peygamber (s.a.a)’in net emrine rağmen “kurbanlarını kesmekten” sakınmaları ve Mekke’nin fethi için Ramazan ayında yola çıkıldığında Hz. Peygamber (s.a.a)’in “oruçlarınızı açınız” emrine muhalefet etmeleri, bu anlayışın mantık ve mantalitesini ortaya koyması açısından çok ilginç iki örnek olarak tarihe geçmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.a)’in ahirete irtihalinden sonra maalesef bu anlayış günden güne mevzi kazanmıştır. Mevzi kazandıkça genişlemiş ve genişledikçe de farklı renk ve tonları açığa çıkmıştır. Nihayetinde bu anlayışın bir kanadı kendi zihinsel dünyalarında din olarak addettikleri bir kısım ritüellere uymadığı için İmam Ali (a.s) gibi birini tekfir etmekten çekinmemiştir.

Yıllar, çağlar birbirini kovaladıkça gerek iktidar sahiplerinin kudreti ellerinde tutmak için istismarları ve gerekse “yağlı kete”den makamsal ve imkansal olarak paylarını alabilmek için din adamlarının ihanet ve taassupları dolayısıyla bu anlayış İslam dünyasının büyük bir bölümünde kök saldı. Dallandı budaklandı. Çetrefilli bir meseleye dönüştü.

Şimdi güncel dünyaya, zamanımıza dönelim. Bugün maalesef İslam dünyası ritüellerin gölgesi ve baskısı altında inlemektedir. Çok geniş kitleler, (kendileri bu şekilde olsunlar ya da olmasınlar) “din” dendiğinde; “uzun bir sakal, geniş bir don, başlarından daha büyük bir sarık, ele alındığında yere değen bir tespih, aynı leğenden kaşıklanan çorba ve üç parmakla yenilen yemek…” olarak algılamakta!

Aynı renkten fakat “takva(!)” da bir adım daha ilerlemiş özel bir topluluk/anlayış ise “din” dendiğinde: “kırılacak mezar, havaya uçurulacak türbe ya da mabet, patlatılacak ortam ve kendi gibi ritüellere sahip olmayanlardan kesilecek kelle..!” algılıyor.

Sözlerimiz, bazı okurlarımız için iddialı bir tespit gibi gözükebilir. Ama İslam coğrafyası ve Müslüman halklar dakik bir şekilde gözlemlenecek olursa ne kadar haklı olduğumuz görülecektir. Güncel dünyaya dönük birkaç örnek paylaşalım. Mesela;

1- Nalin-i Şerif, Hırka-i Şerif gibi eşyaları ziyaret için birbirlerini ezen kitlelerin başta İmam Hüseyin (a.s) olmak üzere Hz. Peygamber (s.a.a)’in on yedi evladının birden katledildiği Aşura Günü yas tutmayı kınamaları ve hatta bayram yapmaları ve Hz. Peygamber (s.a.a)’in matem ve yasına ortak olmamaları nasıl izah edilebilir?

2- Eğer “hacc”ı “ihram, tavaf, taşlama” gibi birkaç kuru ritüel olarak değil de bu ritüellerin ardındaki “mana” ile ele alabilseydik Kabe’nin “Kahrolsun emperyalizm! Kahrolsun siyonizm!” seslerinden inlemesi gerekmez miydi?

3- Siyasiler, kanaat önderleri ve hepsinden acı olarak “din adamları”nın “Mina faciası”nı mahkum etmek bir yana ölenler için; “iyi ki öldüler, çok güzel bir yerde öldüler! Böyle ölüm her Müslüman’a nasip olmaz!?” türünden değerlendirmeleri, “ritüelleri” din kabul etmiş zihniyetin ürünü değil de nedir?

4- “Cihad, cennet, huri”den oluşan üç sihirli kavramın Ortadoğu’da insanları bir vahşet makinesine çevirmesi, saçı sakalı birbirine karışmış mağara adamı görünümlü insanlık tıynetinden çıkmış bu vahşilerin geniş kitleler tarafından “mücahit(!)” olarak görülmesi ritüellerin kurbanı olmak değil de nedir?

5- Kendi gibi abdest almayan kendi gibi namaz kılmayan ya da kendi kutsadığı şahsiyetleri kutsamayan diğer Müslümanlara karşı duyulan öfke ve kinin binde birinin “Büyük Şeytan Amerika ve Gasıp Siyonist İsrail Rejimi”ne yönelmiyor olması “ritüeller” kafesine hapsolmak değil de nedir?

6- Eğer bugün İslam dünyası ritüellerin esiri olmasaydı, Gasıp Siyonist İsrail Rejimi’ne tarihte ilk ve tek olarak diz çöktürmüş olan “Hizbullah”a hiç kimse “Hizbuşşeytan” , “Hizbull…” ya da “terörist” deme cinayetini işlemezdi.!

7- Eğer ritüeller din olarak algılanmasaydı, hiç kimse “İslam İnkılabı”nın anti-emperyalist ve anti-siyonist siyasetini “Pers yayılmacılığı, Safevi projesi, Şii yayılmacılığı” diye itham edip mahkum etme günahını yüklenmezdi.!
Bu meselenin bir başka yönü de muhafazakar siyasilerin iktidar ve (şeyhi, hocası, aydını, entelektüeli, akademisyeni ve kanaat önderi ile tüm) din adamlarının makamsal ve imkansal ikballeri için konuyu sürekli istismar ediyor olmalarıdır. Zira gerek muhafazakar siyasiler ve gerekse din adamları sürekli olarak “ritüeller”den besleniyorlar. Onlara yaslanıyorlar. Din algısı “ritüel” düzeyinde olan kitlelere kolayca hükmedebiliyorlar.

Dindar bir toplumu ancak din adına muhafazakar siyasiler ve din adamları kandırabilirdi ve öyle de oldu, oluyor.!
Peki, ne olmalıdır? Bu paradokstan kurtulmanın bir yolu var mıdır?

Din hayatımızın istisnasız her yanını şekillendirmeyi amaçlayan bir öğretidir. Bu öğreti, ilmi, irfani, ahlaki, düşünsel, sosyal, siyasi vs. sonu olmayan engin bir derinlik içermektedir. Din, bu sonsuz derinliği ifade etmek ve insan zihnine yakınlaştırmak için imge, simge ve semboller kullanır. Bunların içselleştirilmesi ve dışa vurumu içinde ritüeller oluşturur. Yani ritüeller esas değil, “esas”ın yansımasıdır.

O zaman bu sığlıktan kurtuluşun yolu şudur; öncelikle “din”in “bir yol, bir düşünme biçimi” olarak kabullenilmesi ve ardından bu yolun yolcularının birbirlerinin farklılıklarına karşı taassup değil tahammül göstermeleridir.

Yoksa “ritüeller”in “din”in yerini aldığı bir anlayış egemenliğini ve bu egemenlikte de “kıl” en kutsal nesne oluşunu devam ettirir..!

Ömer Hayyam’ın bir rubaisi ile bitirmek istiyorum:

İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?

Muntazar Musavi