Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla
Emperyalizm ve siyonizmin tasallut etmediği mekan kalmamış. Her kutsala el uzatmışlar her zenginliği sömürmüşler. Gönüllü ve sadık tetikçileri Vahhabizm / tekfirci örgütler eliyle tüm coğrafya baştanbaşa kızıla boyanmış. Yüzbinler hayatlarını kaybetmiş. On milyonlar mülteci. Yeni doğanlar vatansız. Tüm maddi varlıklar akbabalar sofrasına ikram edilmiş. Her ilke çiğnenmiş her mukaddes kirletilmiş. İlk kıblegah bile işgal altında… Mezhepçilik ve kavmiyetçilik damarları kabartılmış. İstikbara uşak ya da yandaş olmayı kabul etmiş yönetimler karabasan gibi halkların üzerine çökmüş, çöreklenmiş…
İslam coğrafyasına kabaca bir göz atacakların karşılaşacakları manzara işte bu. Yeryüzü mazlum ve mustazaf Müslüman halklar için tam bir cehenneme dönüşmüş durumda.
Mazlum ve mustazaf halklar, akıl sahibi tüm şahsiyetler, daha doğrusu insani özelliğini kaybetmemiş her fert aynı sorunun cevabını kovalıyor. “İslam coğrafyasındaki yaşamı cehenneme çevirmiş olan yüzyılın kaosundan bir çıkış yolu var mı?”
Evet, mutlak ve yegâne bir çıkış yolu var: “vahdet”! Bugün İslam dünyası için hem ilim önemlidir hem akıl önemlidir ve hem de ahlak önemlidir. Ancak bugün İslam dünyası için birinci dereceden önemli olan şey ‘vahdet’tir.
Ama bu noktada insan gayri ihtiyari bile olsa sormadan edemiyor: “Vahdet! Ama nasıl?”
Yegâne çıkış yolumuz vahdet ise önce onun ne olduğunu ve ne olmadığını doğru tanımlamalıyız. Vahdet, Sünnilerin kendi mezheplerini terk ederek Şiilikte veya Şiilerin kendi mezheplerini terk ederek Sünnilikte buluşması değildir. Ya da her iki mezhebin ilga edilerek üçüncü bir yol oluşturulması da değildir. Ve hele vahdet, aynileşme hiç değildir!
Peki, öyleyse vahdet nedir? Esasında İslami vahdetin anlamı açık ve sarihtir: Kastedilen mezheplerin tek mezhepte toplanması değildir. Var olan mezheplerin her biri kendi alanlarında sıradan işlerini yaparken birbirleri ile ilişkilerini iyileştirmeleri ve ümmetin ortak sorunları karşısında ortak sorumluluk kuşanmalarıdır.
Her mektep ve mezhebin diğerini olduğu gibi kabullenmesi ve kardeş edinmesidir vahdet. Ve vahdet, Müslümanların kendi kaderini ümmetin kaderinden ayrı görmemesi ve ümmetin geleceğinin kendi geleceği olduğunun farkına varmasıdır.
Bir olgu ya da terimin doğru tanımlanması besbelli ki, birinci adımın doğru atılması, ilk düğmenin doğru iliklenmesidir. Ancak vahdet gibi büyük ve kutsal bir şiarın reel dünyada hakikaten gerçeklik bulabilmesi için uygulanması gereken bir dizi pratik vardır.
Şimdi ise “vahdet nasıl tesis edilebilir?” ya da daha kapsamlı bir soru ile “ vahdeti tesis edebilmek için uygulamamız gereken zihni ve ameli pratikler neler olmalıdır?” sorusuna cevap arayalım.
1- Tüm Müslümanları kardeş olarak görebilme. ‘Vahdet’e gidecek yolda zihni ve ameli olarak birincil ve olmazsa olmaz şart; mektep, mezhep, ulus, ırk, dil, etnik köken ayırt etmeksizin tüm Müslümanları eşit ve kardeş bilebilmektir. İstisnasız ve ön şartsız tüm Müslümanları bir vücudun azaları gibi görmek ve tümünün kaderini bir kader kabul edebilmektir.
2- Ümmet olgusunu kabullenme ve kendisini ümmetin bir ferdi olarak görebilme. Hakikat ve pratik olarak İslam ümmeti vardır. Ümmet, herhangi bir ulus, ülke ya da mezhepten değil yeryüzündeki tüm Müslümanların bileşeninden oluşmaktadır. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın hangi ulus, mezhep ya da etnisiteden olursa olsun her Müslüman ümmetin bir parçasıdır.
Bizlerde mezhebimiz, cemaatimiz, ulusumuz ve ülkemiz ne olursa olsun kendimizi ümmetin bir ferdi bir parçası olarak görmeliyiz. Ümmetin sahibi ya da yöneticisi gibi hareket etmemeliyiz.
3- “Batıl”ı ve ümmetin düşmanlarını doğru tespit etme. Besbelli ki bugün “modern cahiliye”nin asıl uygulayıcıları Amerika öncülüğündeki dünya müstekbirliğidir. “Batıl”ın tam kamil tanımı için ise İslam İnkılabı Rehberi Seyyid Hamaney’e kulak vermeliyiz: “Batıl kimdir? Batıl Amerika, İngiltere Devleti, İsrail ve Siyonistler, istikbara dayalı araçlar ve zorbalar, farmasonlar, bağımlı medya ve tüm dünyaya el atmış ahtapotvari sermayedarlardır.”
Bu noktada şunu da dillendirmeliyiz ki, “Bugün dünya istikbarının tetikçi olarak kullandığı en büyük zihniyet Vahhabizm, yapılar ise Vahhabizm’den neşet etmiş tekfirci örgütlerdir.
4- “Batıl”ın hedefini doğru tespit etme ve bu hedefe karşı koyma. Emperyalizm ve siyonizmden müteşekkil küresel istikbar, küresel bir sulta düzeni peşindedir. Dünya istikbarı küresel sulta düzeninin ancak Ortadoğu üzerinden inşa edilebileceğinin bilincindedir ve öncelikle İslam coğrafyasını hedeflemektedir. İslam dünyasındaki en büyük silahı ise “tekfircilik ve mezhepçilik”tir. Ve bölgesel en sadık ve en kullanışlı tetikçisi ise Vahhabizm’dir.
Bu tespitlerden sonra artık şunu söyleyebiliriz: “Vahdeti önemseyen, önceleyen her Müslüman “tekfircilik ve mezhepçilik” sapkınlığından uzak durmalı ve bu iki sapkınlığın ana karargâhı konumunda olan vahhabilik ile mücadele etmelidir.”
5- Amerikan Sünniliği ve İngiliz Şiiliğinin reddi. Bugün gerek ülkemizde ve gerekse İslam coğrafyasının pek çok noktasında Amerika eliyle şekillendirilen “ötekileştirme ve mezhepçiliği” esas alan yapı ve cemaatlerin varlığı ve etkinliği herkes tarafından bilinmekte. Ve yine Londra merkezli “tekfircilik, ötekileştirme ve mezhepçiliği” esas alan Şii bir hareketin varlığı da başka bir hakikat.
O halde vahdet yanlılarına düşen görev hem Amerika eliyle şekillenmiş Sünniliği ve hem de İngiltere eliyle yoğrulmuş Şiiliği reddetmektir. Ve diğer mektep ve mezhepleri tanımlarken, yorumlarken asla bunları esas almamaktır.
6- Hak-batıl mücadelesinin “ana cephe”sinin belirlenmesi. “Hak-batıl” ve “İslam ümmeti-küresel istikbar” birer gerçeklik olduğuna göre bunların mücadelesi de reel bir pratiktir. Ve bu mücadele yeryüzünün her sathındadır. Tüm cepheler birbiri ile ilintili ve kader birlikteliği içerisindedir.
İslam ümmetinin vahdetinin tesis edilebilmesi için gerekli şartlardan biri de “ana cephe”nin belirlenmesidir. Zira diğer cephelerin kaderi de bu cepheye bağlıdır.
Hiç kuşkusuz İslam ümmetinin küresel istikbar (emperyalizm ve siyonizm) ile mücadelesinin ana cephesi “Filsitin’dir, Kudüs Davası’dır.”
Vahdet yanlılarının Kudüs Davası’na kayıtsız kalmaları düşünülemez. Zira Kudüs Davası, bir turnusol hükmündedir. Kim Kudüs Davası’na sırt dönmüşse, kayıtsız kalmışsa o vahdete ve ümmete ihanet etmiştir.
7- Ümmetin maslahatının her türlü çıkarın üzerinde tutulması. Kendisini ümmetin bir ferdi olarak tanımlayan her şahsiyet için şahıs, cemaat, mezhep, ulus, ülke çıkarlarının hepsi ümmetin maslahatı karşısında bir hiç hükmündedir. Vahdeti tesis etmek isteyen her fert, gerek zihni ve gerekse ameli her türden faaliyetinde ümmetin maslahatını esas alır. Şahıs, cemaat, mezhep, ulus ve ülke çıkarı onu ümmete karşı yanlış yapmaya sürükleyemez.
Son sözümüz şöyle olsun: “Bugün dünya istikbarının (emperyalizm ve siyonizm) bölgedeki hedefi mezhepçiliği kışkırtmak ve vekalet savaşları çıkartmaktır. O halde tefrikaya yol açacak her söylem ve eylem düşmanın borazanlığı ve tetikçiliğini yapmaktır. Her kim diğer fırkanın kutsallarına ihanet ederse vahdete darbe vurmuştur. Şii de olsa böyledir Sünni de.
Cenab-ı Allah, Müslümanlara hitaben: “Hep birlikte topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Bölük bölük olmayın…” Ve yine: “işte sizin ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim” buyurmuştur. O zaman “İslam dünyasındaki, ilk meselemiz ‘İslam Ümmetinin vahdeti’dir. Eğer biz düşmanın hilesine karşı üstün gelirsek ve ihtilaf oluşturma planlarını kısır bırakırsak sorunlarımızın çoğu giderilecektir.”
Muntazar Musavi