Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA - Allah’ın adıyla
İsrail, İkinci Dünya Savaşı ile hazırlanan sahnede İngiliz emperyalizmi ve Amerikan kapitalizminin gayri meşru çocuğu olarak 1948 yılında Filistin topraklarında bir kanser tümörü olarak İslam dünyasının kalbine yerleştirildi. Ve bu kanser tümörü bağımsızlığını ilan ettiği günden itibaren gerek Filistin ve gerekse çevre ülkeler üzerinde sürekli işgalci, yayılmacı ve zulümperest bir siyaset izlemeye koyuldu. Küresel istikbarın İslam dünyasındaki ileri karakolu olarak inşa edilmiş olan gasıp siyonist rejim, Batı Medeniyeti’nin mutlak desteği ile her geçen gün zulmü adetleştirdi ve işgali yaydı.
Kukla ve dikta yönetimlerin hakimiyetindeki İslam dünyası öylesine aciz bir durumda idi ki, önce yüzbinlerce Filistinli öz vatanlarından sürgün edildi. Ve nihayetinde durum öyle bir noktaya vardı ki, 1967 yılında “Altı Gün Savaşı”nda Suud-i Arabistan, Irak, Sudan, Tunus, Cezayir, Fas ve Libya’nın desteklediği Mısır, Ürdün ve Suriye devletleri İsrail karşısında mutlak bir yenilgi aldılar ve her biri stratejik önem ve zenginliğe haiz topraklarını siyonist rejime kaptırdılar. İsrail’in zulüm ve tecavüzleri ile İslam dünyasının acziyeti bu noktada bile son bulmadı. İsrail, Filistinli mültecileri sığındıkları ve bin bir zorlukla yaşama tutunmaya çalıştıkları Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta (Sabra ve Şatilla kampları) katletti!
İslam’ın kutsal mabet ve toprakları işgale uğramış, ümmetin izzet ve onuru ayaklar altına alınmıştı. Özelde Arap genelde İslam dünyasını acziyet ve çaresizlik kaplamış, Müslüman toplumlar üzerinde ezilmişlik psikolojisi ve aşağılık kompleksi hüküm sürüyordu. Ümmetin İsrail karşısında gardı düşmüş, teslim bayrağı çekilmiş haldeydi. Arap dünyasının anti-siyonist düşünür ve aktivistleri bile (birkaç milyonluk) İsrail ile mücadele edebilmek için yüz milyonluk bir orduya ihtiyaç olduğunu savunuyorlardı.!
İşte genel ahvalin böyle olduğu bir ortamda “İslam İnkılabı”nın yüce ideolog ve önderi İmam Humeyni’nin emri ve yönlendirmesi ile inanç, ihlas, şecaat ve cesareti kuşanmış vatansever gençler, Lübnan’da Hizbullah’ın temellerini attılar.
Hizbullah, ümmetin onurunun gasbedildiği, izzetinin çiğnendiği, yüzsuyunun kuruduğu bir süreçte meydana koştu. Düşmanın çapı ne olursa olsun inanmış erlerin neler yapabileceğini pratik olarak ortaya koydu. Direndi! Ve direnişin zalimin zulmünü söndürebileceğini ispat etti. Hizbullah, Güney Lübnan’ı işgalden kurtarmakla kalmadı Mayıs-2000 ve Temmuz-2006’da İsrail ile tutuştuğu iki saha savaşından da zaferle çıktı.
Hizbullah, İsrail’in yenilmezlik efsanesini tarihin çöplüğüne fırlattı. İsrail’in işgal ve yayılmacılığına “dur!” dedi. İslam ümmetinin ezilmiş ve sindirilmiş onurunu bir nebze olsun onardı. Ümmete izzet kazandırdı. İslam’ın asırlardır “istikbar” karşısında eğilmiş olan sancağını yükselti, ayağa kaldırdı. Küresel istikbarın “Büyük İsrail İmparatorluğu” üzerinden inşa etmek istediği “Yeni Dünya Düzeni”ne takoz koydu. Emperyalizm ve siyonizmin maskesinde kirli çehrelerinin halklar nezdinde açığa çıkmasının yolunu aralayacak bir yırtık açtı. Tüm mazlum ve mustazaflara ümit ve direniş aşıladı. Hakları gasbedilmiş halklara direnerek “adalet, özgürlük, eşitlik” temelli bir dünya kurabileceklerini öğretti.
Emperyalizm ve siyonizmin “Yeni Dünya Düzeni” adıyla inşa etmek istediği “küresel sulta sistemi”ni hakim kılabilmenin yolu “Büyük İsrail Devleti”ni kurmaktan ve onun yolu da “Büyük Ortadoğu Projesi”ni gerçekleştirebilmekten geçiyor. “Büyük Ortadoğu Projesi”nin ve doğal olarak “Yeni Dünya Düzeni”nin önündeki en büyük engel ise “İslam İnkılabı”nın öncülüğü ve şahsında şekillenen “Direniş Cephesi”dir. Ve “Direniş Cephesi”nin sahadaki en mutlak ve pratik yansıması ise “Hizbullah”tır.
Tüm bu veriler dikkate alındığında gasıp siyonist İsrail rejiminin, onun sahip ve hamisi Amerika’nın; Kanada, Avustralya, İngiltere ve Fransa gibi yandaşlarının Hizbullah’ı terörist örgüt(!) ilan etmeleri anlaşılabilir bir şeydir.
Ancak bilindiği üzere geçtiğimiz günlerde önce başını Suud-i Arabistan’ın çektiği ve altı Arap ülkesinden oluşan “Körfez İşbirliği Konseyi” (KİK) ve ardından yine Suud’un baskı ve petro-dolarlarının gölgesinde şekillenmiş yirmi iki ülkeden oluşan “Arap Birliği” Hizbullah’ı terörist örgüt(!) ilan etti. Kendilerine izzet, onur ve şeref bahşetmekten başka bir günahı olmayan ve İsrail’den başkasına silah doğrultmamış “Direniş”in Araplarca terörist ilan edilmesi hakikaten çok manidar! Ve fazlasıyla üzerinde durulmayı hak ediyor.
Bu paradoks durumu kısa, öz fakat net bir tahlille çözüme kavuşturmalıyız.
Hizbullah-İsrail mücadelesi görünürdeki/sahadaki çatışmadan çok daha derin bir mana içermektedir. Zira ne Hizbullah sadece Hizbullah’tır ve ne de İsrail sadece İsrail’dir. Hizbullah, merkez aktörünün “İslam İnkılabı” olduğu “Direniş Cephesi”nin ve İsrail ise Büyük Şeytan Amerika öncülüğündeki “İstikbar Cephesi”nin sahadaki yansımasıdır. Ve bu iki cephenin mücadelesi de pragmatik (çıkarcı) türden değil ontolojik (varoluşsal) bir savaştır. Zira her iki cephenin de küresel ölçekte dünya için öngördüğü bir sistem/düzen alternatifi vardır.
Şu bir hakikat ki, istikbar cephesi pek çok açıdan daha güçlü, baskın ve belirleyici konumdadır. Küresel İstikbar, kapitalizm ve emperyalizmin yoğrulması ile oluşturulmuş “Yeni Dünya Düzeni (Küresel Sulta Sistemi)”ni olağanüstü imkan ve diktasını kullanarak dünyanın çoğunluğuna olduğu gibi Arap kral, yönetici ve hükümetlerine de kabullendirmiş ve durumu içselleştirmelerini temin etmiştir.
Bugün genelde İslam dünyasının (ki yaklaşık 57 ülkeden oluşuyor) özelde ise Arap dünyasının (ki 22 ülkeden oluşuyor) kral, başkan, yönetici ve hükümetlerinin meşruiyeti kendi halklarından değil, küresel istikbara yandaşlık ve uşaklık etmelerinden kaynaklıdır. Ve bahsi geçen bu şahıs ve kurumların ne halk ve ne de hak indinde bir makbuliyetleri de yoktur. Sırtlarını küresel istikbara dayayarak güç sahibidirler.
Meşruiyet kaynağı küresel istikbara yandaş ve uşak olmak olan bu yönetici ve hükümetler, doğal olarak varlıklarını ancak bu durumu muhafaza ederek koruyabilirler. Bu dikta ve uydu yönetimlerin kader ve geleceği küresel istikbarın (özellikle de Amerika ve İsrail’in) geleceğine ontolojik olarak eklemli ve ortaktır. İşte bu yüzden “istikbarın dostu” onların dostu ve “istikbarın düşmanı” onların düşmanıdır!
“Körfez İşbirliği Konseyi” ve “Arap Birliği”nin Hizbullah’ı terörist örgüt(!) ilan etmesi ve konuyu “İslam İşbirliği Örgütü”ne taşıma girişimi, şaka gibi başlayıp zamanla ilginç bir projeye dönüşen “Sünni Ordusu” Esad’ın devrilememesi, Irak Merkezi Hükümeti’nin ülkenin büyük bölümünde yeniden etkinlik kurmuş olması gibi pek çok başlık alt alta yazıldığında konunun nereye varacağını analiz çabası ve üzerinde çokça düşünme bir daha değerli hale geliyor. Ancak bu başka bir makalenin konusu olmalı.
Son söz olarak şunları söylemeliyiz: Halklar ve vicdanlar nezdinde karşılığının olup olmadığı muallak ve belirsiz bazı kurumların Hizbullah’ı terörist ilan etmesi ile Hizbullah’ın mazlum ve mustazaf halkların gönül ve vicdanlarındaki karşılığın sarsılacağını düşünmek safdilliktir. Hatta bu girişimlerin Hizbullah’ın halkların gönül ve vicdanlarındaki yerini bir daha muhkemleştireceğini söylemek kehanet olmasa gerek. Zira Hizbullah, bir direniş örgütü olmanın çok ötesinde bir gerçekliktir. Hizbullah, dünyada özgürlük için çarpan tüm yüreklerin vücut bulduğu müşahhas bir olgudur. Vicdanlarda oluşan kanaat, kağıtlara atılan süslü imzalarla yok edilemez!
Muntazar Musavi