24 Haziran 2011 - 08:13

Amerika-İsrail-Suudi Arabistan ekseninin bölgesel direniş eksenini kırma planları nasıl uygulamaya konuldu?

Ehl-i Beyt Haber Ajansı ABNA-

Mahdi Darius'un yazısının ikinci bölümünü sunuyoruz:

İŞGAL ALTINDAKİ IRAK'TA İSRAİL'İN GİZLİ TATBİKATLARI

İran yine bir çapraz arasında mı?

Tahran’a meydan okumak, Rusya gibi, Washington ve NATO için daima bir stratejik hedef olagelmiştir. Tel Aviv, Tahran’la ilgili suskunluğunu bozdu ve İran’a saldırı konusunda yeniden konuşmaya başladı. Bu duruma farklı bir boyut kazandıran ise ABD’nin, Irak’ta bulunan Al-Anbar’daki hava üslerini, İsrail’in kullanmasına izin verdiği haberi oldu. Mukteda el-Sadr Tahran’ı, İran, Suriye Gazze, Beyrut, güney Lübnan’daki Bint Jbeil’den Şam’a kadar olan bölge, Basra, Musul, ve Tahran ile çatışma planlarını da içerebilecek olan, Irak’taki İsrail-ABD operasyonlarına karşı uyardı.

ABD liderliğinde İran’a karşı bir yapının oluşması için bütün gereksinimler mevcut. İranafobya, ABD, AB, İsrail ve Khaliji monarşileri tarafından yayılıyor. Hamas, seçimle gelmemiş Mahmud Abbas tarafından, bir birleşik hükümetin mekanizmaları içerisine dolaştırılmakta. Bu durum Hamas’ın, İsrail ve ABD’nin Filistin Otoritesinden beklentilerine karşı daha uysal olmak zorunda kalacağı anlamına gelecektir. Suriye tamamen iç dengesizliklerle uğraşmakta. Lübnan, işler haldeki bir hükümetin yoksunluğunu yaşamakta ve Hizbullah gittikçe kuşatılmakta.

Aynı zamanda Khaliji petrol şeyhleri tarafından kurulan ve Washington ve AB tarafından askeri olarak desteklenen Körfez İşbirliği Konseyi’nin üyeleri İran’ı, kendi bölgelerindeki iç sorunlarla ilgili olarak suçlamaktalar. Tel Aviv ve Suud ailesi tarafından ilk olarak Gamal Abdel Nasser ile mücadele etmek amacıyla kurulan stratejik ittifak, İran ve müttefikleriyle yapılacak daha genel bir çatışma için de hazırlanmaktaydı. Füze kalkanları, İsrail ve Arap Şeyhliklerinde hazırlanarak devreye sokuluyor. Yüklü ağır silah sevkiyatı da Washington ve önde gelen AB ülkeleri tarafından İsrail, Suudi Arabistan ve Körfez Arap İşbirliği Konseyi ülkelerine gönderildi.

NATO’ya bağlı bir askeri yapı da İran, Suriye, ve müttefiklerine saldırmak amacıyla devreye sokuldu. Çeşitli anlaşmalarla NATO, İran körfezinde bir köprübaşı ve Körfez Arap İşbirliği Konseyi ülkeleriyle askeri bağlar kurdu. Fransa’nın da Birleşik Arap Emirliklerinde bir üssü bulunmaktadır. Ayrıca, Körfez Arap İşbirliği ülkeleri genişleme hazırlıkları içerisinde. Yemen’in üyeliği üzerine düşünülürken, Fas ve Ürdün krallıkları da katılım için istekte bulundular. Körfez İşbirliğiyle birlikte üyelik, bir birleşik savunma yapısına dönüşüyor.

Ankara: İçerideki Adam?

Üzerine konuşulması gereken önemli bir oyuncu daha var. Bu oyuncu Türkiye’dir. Washington ve AB, Türkiye’yi Arap dünyasında daha aktif olması konusunda desteklemekte. Bu durum, Ankara’nın yeni-Osmanlıcılık politikasıyla gelişti. Bu yüzden Türkiye Filistin savunucusu bir tavır takınmaktadır ve İran ve Rusya’da olduğu gibi Arapça yayın yapan bir televizyon kanalı kurmuştur.

Fakat Ankara uğursuz bir rol oynamaktadır. Türkiye, Libya’ya karşı savaş konusunda NATO’nun partneridir. Türk hükümetinin tavrı, Trablsgarp ihaneti ile daha net hale gelmiştir. Ayrıca Ankara, Suriye rejimini köşeye sıkıştırma konusunda Katarla birlikte çalışmaktadır. Türkiye, washington’ı memnun etmek uğruna, Şam yönetimine politikalarını değiştirme konusunda baskı uygulamaktadır. Ve hatta Suriye’deki gösterilerde Suud ailesiyle, Lübnan’daki Hariri azınlık kampıyla, ve Katar’la birlikte Türkiye’nin de parmağı olabilir gibi görünüyor. Türkiye, muhalefet toplantılarına ev sahipli bile yapıyor ve onlara destek sağlıyor.

Türkiye, Washington ve Brüksel tarafından, İran ve Arap dünyasını yola getirmek için bir kilit ülke olarak görülüyor. İran ve Suriye’nin kabulüyle Türkiye kendini direniş blokunun bir üyesi olarak gösteriyor. ABD stratejistleri, İran ve suriye’yi Washington için evcilleştirebilecek gücün Türkiye olduğunu düşünüyorlar. Ayrıca Türkiye, Arap ve İran ekonomilerini AB ekonomisine entegre etme konusunda da hizmet ediyor. Bu bağlamda Ankara, güneybatı Asya’da bir serbest ticaret bölgesi oluşturulması için çalışıyor ve İran ve Suriye’yi de, ekonomilerini bu bölgeye açmaları konusunda ikna etmeye çalışıyor.

Gerçekte, Türk hükümeti sadece İran’la ve Suriye’yle olan ekonomik bağlarını derinleştirmekle kalmıyor, ayrıca İran etkisini de bastırmak için çalışıyor. Ankara kendisini İran ile Suriye arasında sıkıştırmayı ve de İran’ın Irak’taki, Lübnan’daki, Kafkaslar’daki, ve Orta Asya’daki etkisine meydan okumayı denedi. Ayrıca Türkiye, kendisiyle Suriye ve Katar arasında, Suriye’yi Tahran’dan uzak tutmak amacıyla bir üçlü ittifak kurmayı denedi. İşte bu yüzden Türkiye sözde İsrail’e karşı oldukça aktif olmasına rağmen, gerçekte Tel Aviv’le olan ittifakını ve askeri ilişkilerini sürdürdü. Fakat, Türkiye’nin kendi içinde de iktidar için, birgün çok taraflı bir iç savaşa dönüşebilecek olan bir iç kavga mevcut.

Yeni Bir Model Olarak Türkiye ve “Kalvinist İslam”

Türkiye şuan ki haliyle, isyan eden Arap yığınlarının takip etmesi gereken bir demokratik model olarak sunuluyor. Türkiye’nin, halk arasında Kürtçe’nin konuşulmasını yasakladığı günlerden bu yana bir gelişme gösterdiği doğru, fakat Türkiye bir işlevsel demokrasi değil, daha çok faşist eğilimler içeren bir kleptokrasidir. Ordu hala devlet ve hükümet işlerinde önemli rol oynamaktadır. Devletin yukarıdan-aşağıya doğru, hesap sorulamaz mercîler tarafından yönetilmesi anlamına gelen “derin devlet” terimi, Türkiye’de yaratılmıştır. Türkiye’de hala sivil haklar saygı gösterilmemekte ve kamu görevi adayları, kendilerini devlet organlarına ve onları kontrol eden gruplara, Türkiye’deki statükoculuğa karşı olabilecek kimseleri diskalifiye etmek isteyen gruplara onaylatmak zorundalar.

Türkiye Arap dünyasına, demokratik özelliklerinden ötürü model olarak sunulmuyor. İslamı manipule etmek amacıyla politik, sosyo-ekonomik ve yenilik yanlısı bir proje dolayısıyla, bir siyasi model olarak sunuluyor. Çok popüler olmasına rağmen Adalet ve Kalkınma Partisinin, 2002 yılında ordudan ve Türk mahkemelerinden herhangi bir itiraza maruz kalmadan iktidara gelmesine izin verildi. Bundan önce, Türkiye’de siyasi islam’a karşı çok az bir tolerans vardı. AKP’nin 2001 yılında kurulması ve 2002 yılında iktidara gelmesi de GüneyBatı Asya’nın ve Kuzey Afrika’nın yeniden yapılandırılması hedefiyle ilişkilidir.

Bu projenin amacı, İslam’ı ve Müslüman’ları manipule ederek ve yeniden tanımlayarak, AKP gibi yeni bir siyasi İslamcılar dalgası yoluyla İslam’ın, kapitalist çıkarlara boyun eğdirilmesidir. Calvinist İslam ya da Protestan iş etiğinin Müslüman versiyonu diye adlandırılan oluşumlar yoluyla yeni bir İslam tarzı moda haline getiriliyor. İşte Washington ve Brüksel tarafındanTürkiye’de şuanda desteklenen ve Mısır ve Araplara sunulan model budur.

Bu kalvinist sistemin, İslam’da yasak sayılan “riba” veya faiz sitemiyle de bir problemi yok. Bireyleri ve toplumları borç zinciriyle küresel kapitalizme köle etmek amacıyla kullanılan sistem budur. İşte bu çerçevede Avrupa Yeniden Yapılandırma ve Gelişim Bankası, Arap dünyasında “demokratik reformlar” için çağrıda bulunmaktadır.

Suudi Arabistan’ın yönetici aileleri ve Arap petrol şeyhleri de, Arap dünyasının borç yoluyla köleleştirilmesi projesinin partnerleridir. Bu bağlamda, Katar ve İran körfezinin petrol şeyhleri şuanda Arap ülkelerine, demokrasiye geçişleri konusunda yardımcı olmak amacıyla borç vermek için tasarlanmış olan bir Ortadoğu Kalkınma Bankası kurma süreci içerisindedirler. Ortadoğu Kalkınma Bankasının demokrasiyi destekleme misyonu ironik bir durumdur çünkü bankayı oluşturan ülkelerin hepsi sadık diktatörlüklerdir.

Ayrıca, İran’da iç ihtilaflara sebep olan da, İslam’ın kapitalizme boyun eğdirilmesidir. Washington’ın umudu, bu kalvinist İslam’ın, İslamist hükümetler tarafından yönetilen yeni demokratik devletlerin bağrakları altında kök salacak olmasıdır. Bu hükümetler, ülkelerini, borç batağına iterek ve milli varlıklarını satarak köleleştirecekler. Kuzey Afrika’dan Güneybatı ve Orta Asya’ya kadar olan ve Balkanlaştırılan ve etnokratik sistemler altında İsrail’e benzer şekilde yeniden yapılandırılan bölgeyi harap edecekler. Tel Aviv bu yeni devletler arasında geniş bir etkiye sahip olacak. Bu projeyle el ele, bölgeyi bölmek amacıyla, etno-linguistik milliyetçiliğin ve dinî hoşgörüsüzlüğün farklı formları destekleniyor.

Washington, Jeostratejik Satranç Tahtasını Düzenliyor

İran ve Suriye’nin hedef alınması, Avrasya’nın kontrolü için geniş bir stratejinin bir parçasıdır. Çin’in çıkarları, küresel haritanın her yerinde saldırıya uğratıldı. Sudan balkanlaştırıldı ve Kuzey Sudan ve Güney Sudan, çatışmaya karşı yöneltildi. Libya saldırıya uğradı ve balkanlaştırılma süreci içerisinde. Suriye, kendini bırakması ve hizaya gelmesi konusunda baskı görüyor. ABD ve İngiltere milli güvenlik konseylerini birleştiriyor. Bu durum, İkinci Dünya Savaşındaki anglo-Amerikan gövdeleriyle bir parallelik göstermekte.

Pakistan’ın hedef alınması da İran’ın etkisizleştirilmesi ve de Çin’in ve herhangi bir müstakbel Avrasya birliğinin çıkarlarına saldırılması ile bağlantılıdır. Aynı zamanda ABD Doğu Avrupa’da, Polonya, Bulgaristan ve Romanya’da Rusya’yı ve eski Sovyet cumhuriyetlerini etkisiz hale getirmek amacıyla, istihkâmlarını kurdu. Beyaz Rusya ve Ukrayna da artan baskılara maruz kalmaktadırlar. Bütün bu adımlar, Avrasya’yı kuşatarak, ya bu bölgenin enerji tedariğini ya da Çin’e doğru enerji akışını kontrol altına almak amacını güden bir askeri stratejinin parçalarıdır. Küba ve venezuela bile giderek artan tehlike altındadır. Askeri kement Washington tarafından küresel olarak daraltılmaktadır.

Görünen o ki İslamist partilere, Suud ailesi tarafından, Arap başkentlerinde iktidar sahibi olabilmek amacıyla belli bir şekil ve çekidüzen veriliyor. Bu tarz hükümetler, devletlerine boyun eğdirmek için çalışacaklardır. Hatta Pentagon, NATO ve İsrail, yeni savaşları meşrulaştırmak için bu hükümetlerden bazılarını seçebilir.

Bahsedilmesi gereken bir başka şey Yeni Amerikan Yüzyılı Projesinin orijinal üyelerinden Norman Podhoretz’in açıklamalarıdır. 2008 yılında Podhoretz, gelecekle ilgi bir senaryo geliştirdi. Senaryoya göre İsrail, İran’a, Suriye’ye ve Mısır’a karşı bir nükller savaş başlatacak. Savaş, Lübnan ve Ürdün’ü de içerebilir. Podhoretz İsrail’i, genişleme politikası taraftarı bir ülke olarak tanımladı ve hatta İsrail’in, İran Körfezindeki petrol alanlarını da askeri olarak işgal edebileceğini öne sürdü.

2008 yılında garip karşılanan şey, Podhoretz’in, Stratejik ve Uluslar arası Çalışmalar Merkezinin stratejik analizinin etkisiyle ileri sürdüğü tahmin oldu. Bu tahmine göre Tel Aviv, Mübarek’in başkanlığı altında Kahire’yi yöneten Mısır’lı sadık müttefiklerine karşı bir nükleer saldırı başlatabilir. Eski rejimin hala varolmasına rağmen, Mübarek artık Kahire’de iktidar sahibi değil. Mısır askeri hala emirler vermekte, fakat İslamcılar iktidara gelebilir. Bu yüzden Müslümanlar sürekli olarak ABD ve Nato’daki müttefiklerinin çoğu tarafından canavar gibi gösterilmeye çalışılıyor.

Bilinmeyen Gelecek: Sırada Ne Var?

ABD, AB ve İsrail, Türk-Arap-İran dünyasındaki ayaklanmaları, kendi hedeflerini ilerletmek amacıyla kullanmaya çalışmaktadır. Libya ve Suriye’deki durum bunun kanıtıdır. Suud ailesiyle birlikte, Güney batı Asya ve Kuzey Afrika halklarının arasında fitneyi ve bölünmeyi yaymaya çabalamaktadırlar. Tel aviv ve yönetici arap aileleri tarafından kurulan İsrail-Khaliji stratejik ittifakı bu bağlamda oldukça kritik.

Mısır’daki ayaklanma sona erecek gibi değil ve insanlar radikalleşiyor. Bu durum, Kahire’deki askeri cuntanın tavizler vermesiyle sonuçlanıyor. Gösteriler ayrıca İsrail’i hedef almaya başlıyor ve askeri cunta diplomatik uzlaşma için Tahran’la diyaloga girmesi konusunda baskı görüyor. Tunus’ta da popüler akım radikalleşmeye doğru yöneltiliyor.

Washington ve işbirlikçileri ateşle oynuyor. Bu kaos döneminin, İran ve Suriye’yle çatışmak için mükemmel bir fırsat sunduğunu düşünebilirler. Köklerini Türk-Arap-İran dünyasından alan ayaklanmalar tahmin edilemez sonuçlar doğuracak. Bahreyn ve Yemen halklarının devlet destekli şiddet tehdidi altındaki esnekliği bu durumun kanıtıdır.