Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Ama niçin? Acaba Suriye'de halka karşı toplu kıyımlar, katliamlar mı yapıldı? Yoksa bu ülke insanları komşu ülkelerdekinden daha kötü ekonomik, siyasal, kültürel ve dini şartlarda mı yaşıyorlar?
Suriye'de herşeyin yolunda gittiği, insanların özgürce yaşadıkları, iktidar nimetlerinden herkesin eşit seviyede yararlandıkları iddia edilemez elbet. Ancak Suriye etrafındaki ülkelerde durumun yukarıda saydığımız alanlarda bu ülkeden daha iyi olmadığı inkar edilemez bir gerçekken Suriye'ye bu kadar odaklanmanın sebebi nedir acaba?
Batılı müstekbir güçlerin demokrasi ve insan hakları iddialarının köhnemiş bir yalan olduğunu bilmeyen kalmadı artık. Bu güçlü ülkelerin girdikleri her ülkede demokrasi ve insan hakları adına ne gibi cinayetler işledikleri, bu ülkeler zenginliklerini nasıl sömürdüklerini, siyasal olarak iktidar makamlarına seçilmişleri değil de kendi kuklalarını yerleştirdiklerini artık sokaktaki adam da anlamış bulunuyor.
Peki Suriye konusunda eşine rastlanmamış derece ve düzeyde yumuşak savaş da denilen propaganda kampanyası başlatılmasının sebebi ne olabilir? Bu sorunun cevabını bu fırtınayı hangi ülkelerin hangi amaçlarla estirdikleri sorusunun cevabında aramak belki daha yerinde olur.
Kimlerdir bu ülkeler? ABD, İsrail, Suudi Rejimi ve Türkiye.
Bu dört ülkeye ilaveten AB gibi ülkeler grubu ve etraftaki ufak tefek ülkecikler de soruna müdahil olsalar bile hiç biri bu dört ülke kadar Suriye'de rejimin yıkılması hususunda bu kadar ısrarcı değiller veya bu ülkelerin etkisi ve yönlendirmesiyle soruna müdahil olmaktalar.
Peki bu dört ülkenin Suriye sorununa müdahil olmalarının ana nedeni ve Suriye'de rejim değişikliğinden beklentileri neler olabilir? Ayrıntılara girmeden bu konuda ana hatlarıyla ilk akla gelenler şunlardır:
ABD: Dünya devi ABD, göründüğünün aksine sömürü tarihinin en zayıf dönemini yaşamaktadır. İslam İnkılabının İran'da zafere ulaşmasından beri Müslüman halklar nezdinde ubuheti/azameti kırılan ABD, o gün bugündür Ortadoğu'daki güç ve nüfuzunu durmadan kaybetmektedir. Irak'ın sekiz yıl önce işgal edilmesinden sonra bu gerileme dönemi günümüzde zirveye ulaşmıştır denilebilir. Yıl sonuna kadar askeri güçlerini Irak'tan geri çekmek zorunda kalacak olan ABD, geriye sömürü ve sulta karşıtı, uyanmış, öz değerlerine dönmüş bir halk bırakmış bulunuyor. Bu halk doğuda Batı uygarlığına alternatif bir sistem sunan İran ile derin ilişkilere girmişken batıda Suriye ile de yakın ilişkiler, işbirlikleri kurmaya hazırlanmaktadır. İran-Irak- Suriye- Lübnan işbirliği ekseninin oluşması ise ABD'nin başta Ortadoğu olmak üzere İslam dünyasındaki sultasına son verilmesi yolunda sonun başlangıcı demektir. Ve işte bunun için ABD bu eksenin oluşmaması için Suriye'deki rejimin yıkılmasını ve en azından bu eksenden uzak duracak bir iktidarın iş başına gelmesine çalışmaktadır. Yoksa ABD açısından Suriye'de Baasçıların mı, bazı kesimlerin dile pelesenk ettikleri gibi Nusayrilerin mi , laiklerin mi yoksa İhvan eksenli İslamcıların mı hükümet etmesinin hiç bir farkı yoktur. Körfez ülkelerinde Suudiler başta olmak üzere çağ dışı rejimler insan hak ve özgürlükleri açısından Suriyedeki Baasçı rejimle kıyas bile edilemezken sultacı Batı'nın bu ülkeler yerine Suriye'deki insan haklarını düşüneceğine artık kim inanır?!
Bu durumda ABD açısından en önemli mesele başka güçlere karşı üstünlüğünü bir süre daha korumak için bölgedeki enerji kaynaklarını uzun süre kontrolünde tutmaya, bu kontrolü tehdit edecek gücün oluşmasını engellemeye çalışmaktır. Bu anti Amerikancı gücün şekillenmesinde önemli bir rol üstlenecek Suriye'yi devre dışı bırakmak istemektedir.
İSRAİL: Siyonist rejim yetmiş yıla varan işgalci varlığını Batı'nın kayıtsız şartsız desteğine ve bölgedeki İslam ülkeleri arasındaki yapay ihtilaflara borçludur. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız işbirliği ekseninin oluşması durumunda en çok zarar görecek taraf hiç kuşkusuz Batı'nın İslam dünyasına karşı ön cephesi görevini üstlenmiş olan İsrail olacaktır. İran'a kadar uzanacak bir kara destek gücünü arkasına alacak olan Filistin direnişi karşısında işgalci rejimin nasıl bir konuma düşeceği bellidir. Bundan dolayı Suriye halkasının bu zincire katılmaması için yapılması gereken ilk iş bu ülkede rejim değişikliği yapılması veya en azından İran-Irak-Hizbullah- Filistin Direniş cephesinden uzaklaştırılması olmalıdır. Kısacası bu mesele İsrail için varlığını sürdürüp sürdürememe gibi hayati bir meseledir.
SUUDİ REJİMİ: Dünya Müslümanlarının en kutsal mekanlarının bulunduğu Arabistan'da çağdışı rejimlerini sürdüren Suudi ailesi son sıralarda halkın itirazları ve tepkileriyle yüz yüze gelmiş bulunuyor. Yüz yıla yakın bir süredir en üst düzey yetkilisinden en alttaki idarecisine kadar Suudi ailesi tahakkümünde bulunan bu ülke, aynı zamanda en zengin enerji kaynaklarına da sahip bulunmaktadır. Yukarıda değindiğimiz işbirliği ekseninin oluşmasından en fazla etkilenecek ülkelerden biri hiç kuşkusuz Arabistan ve dış güçlerin desteği ile ayakta duran Suudi rejimidir. Zengin petrol yataklarının bulunduğu doğu bölgesinde yaşayan halkın ekseriyetinin Şia –Ehlibeyt mezhebi mensuplarına şimdiye kadar ibadet özgürlüğü bile tanımayan Vahabi zihniyetinin etkisindeki Suudilerin, söz konusu eksenin oluşmaması için niçin bu kadar çabaladığını açıklamaya artık gerek yok sanırım. Çünkü böyle bir durumda kendi halkına doğal hak ve özgürlüklerini tanısa da tanımasa da kendi gayri meşru varlığını tehlikeye atmış olacaktır. Ve işte bu durumla yüz yüze gelmekten korkuya kapılan Suudi rejimi bütün maddi gücünü kullanarak, Türkiye gibi Suriye'ye komşu ülkeleri mali ve... vaadlerle Suriye karşıtı cepheye çekmeye çalışmakta, muhaliflere Ürdün, Lübnan ve Irak üzerinden silah ulaştırmakta ve maddi desteğe ilaveten El-Arabiye ve El-Cezire TV kanallarıyla Suriye halkını kışkırtmaktadır.
TÜRKİYE: Adını saydığımız bu dört ülke arasında yukarıda değindiğimiz sebeplerden hiç birine müptela olamayan Türkiye'nin öteki üç ülkeden daha çok Suriye meselesiyle başını ağrıtması ve kendini öne atması anlaşılır bir durum değildir. Bu olsa olsa hükümetin dış siyasetine damgasını vuran Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu'nun pragmatik düşüncelerinin bir ürünüdür, denilebilir.
Ancak ülke menfaatleri düzleminde de hata yapıldığı kanaati hakimdir. Çünkü, Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesinden sonra ortaya çıkan durumda bölgede güvenlik ve işbirliğinin artırılması amaciyle İran, Türkiye, Arabistan ve Suriye başta olmak üzere Irak'a komşu ülkeler arasında rutin görüşmeler başlatılmış ve bölgenin güvenliğinin bölge ülkelerince sağlanabileceğine dair umutlar kuvvetlenmişti. Ancak bu gelişme Batı müstekbirliğinin tahammül edebileceği bir durum değildi. Sebepleri açıklanmasa da bu toplantıların kesilmesinde ABD'nin, müttefiki ülkeler üzerindeki baskı larının etkili olduğu bilinmektedir.
Gücünü ve nüfuzunu artırarak korumak yerine Batı ittifakı ve petrol zengini çağdışı Körfez rejimleri yanında yer alması geçici olarak bazı faydalar sağlasa bile uzun sürede ülkemizin itibarını bölge halkları nezdinde yeniden sıfıra indirecektir. Yeniden diyoruz, çünkü bazı üst düzey yetkili makamların son birkaç yıldır görünürde de olsa Batı'ya ve Batının şımarık çocuğu İsrail'e karşı takındığı tavırlarından dolayı ülkemiz bir asırlık aradan sonra İslam dünyasında mahbubiyet ve itibar kazanmıştır. Şiisiyle Sünnisiyle, ulemasıyla aydınıyla geniş halk kesimlerinin Türkiye'yle ilgili sevinci tabir caizse kursakta kaldı. Çünkü kendisini Batı ittifakının ayrılmaz bir parçası ve ittifakın direktiflerine harfiyyen uymayı vazife olarak gören hükümetin bu tavrı, bu duruşun sürdürülmesini bekleyen bölge halkları arasında hayal kırıklığına yol açtı.
Bölgenin kültür ve inanç dokusuna aykırı söylem ve davranışların kabul göremeyeceği gerçeğinden gafil olan AKP hükümeti, maalesef Suriye konusunda büyük bir hataya düşmüş ve bu ülke rejiminin yıkılması komplosunun uygulamaya konulmasında ABD, İsrail ve Suudi rejiminden daha ileri geçerek açık bir şekilde girişimlerde bulunmuş ve Baas rejiminin birkaç hafta içinde yıkılacağı vehmine kapılmıştır.
Açıkça ifade etmek gerekirse, Türkiye öteki üç ülkenin aksine bölgesel çıkarlarını ve nüfuz alanını mevcut Suriye hükümeti var olduğu sürece de koruyabilecekken öteki üçlünün komplo planına katılmakla büyük bir hataya düşmüştür. Türkiye bölgedeki tarihi nüfuzuna ilaveten son yıllarda kaydettiği teknolojik ilerleme ve sanayi ürünleriyle bölge ülkeleri pazarlarında zaten rakipsiz bir yer kazanmış olup bu konumunu daha da ilerletme yerine Batı'nın ve petrol şeyhlerinin boş vaatlerine kapılmış görünüyor. Ancak " evdeki hesap çarşıya uymadı" misali Suriye hükümeti ve halkı hakkında yanlış değerlendirmeler yapıldığı gerçeğinin ortaya çıkması ardından diğer üç ülkeden çok Türkiye'nin bölge halkları nezdindeki itibarı darbe yemiştir. Bu yanlış siyasetin ülkemize verdiği zararın telafi edilmesi, "zararın neresinden dönülürse kardır" misali, bir an önce bu yanlış çizgiden geri dönülmesi ümit edilir. Çünkü Suriye'de Baasçı rejimin yıkılması ardından işbaşına getirilecek hükümetle birlikte Türkiye'den çok başka güçlerin çıkarları korunacak ve mevcut çıkarlarımızın tehlikeye girmesi ihtimali de işin cabasıdır.
Yukarıda adı geçen dörtlünün birlikte veya ayrı ayrı plan ve beklentileri karşısında Suriye ve dostlarının da boş durmayacakları ve Batı karşısındaki direniş cephesinin yenilgisine kolay kolay fırsat tanımıyacakları gerçeği de göz önüne alındığında Suriye meselesinin öyle duygusal söylem, tehdit ve savaş çığırtkanlıklarıyla sonuçlandırılamayacağı açıktır. Ülkemizin uzun süreli menfaatlerinin direniş ekseninin oluşmasını engellemekte değil bu eksene katılmakta olduğuna inanıyoruz.
Y. ZİYA T.YILMAZ