23 Ekim 2011 - 20:30

Bundan önce Dünya Bülteni’nde yayınlanan yazıya ve yazıda yer verdiğim Antakyalı okurumun mektubuna Hakan Albayrak, Yeni Şafak Gazetesi’ndeki köşesinde cevap verdi. Yazının başlığı “Ben de Ali Bulaç’ı anlamıyorum!”

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Türkiye İslamcılarının en güzel insanlarından biri olan Hakan kardeşimden ben daha şık, daha analitik ve elbette eleştirel bir yazı bekliyordum. Yazının muhtevasıyla ilgili herhangi bir cevap vermeyeceğim. Hakan, bana ait olmayıp da okuyucu mektubunda yer alan bir ifadeden dolayı –okur muhalefete ‘tedhiş’ sıfatını veriyor- beni eleştiriyor. Tabii ki bu benim paylaştığım bir sıfat değil, sadece mektubu olduğu gibi yayınlamak durumunda olduğum için ‘tedhiş’ ifadesi yazıda yer aldı. En azından ihtirazi kayıt koyabilirdim, burada hata ettiğimi kabul ediyorum.

Ama bir köşe yazısını bu sehv üzerine oturtmak caiz mi?

Beni eleştirenleri daima şükranla anmışım. Sadece edep, hakkaniyet, kibarlık, doğru bilgi, şık üslup ve belden aşağı vurmama gibi kriterlere bakarım. Maalesef buna pek az riayet eden oluyor. Özellikle bizim camianın yeni yetişen yazarları beni “kolay hedef” seçip -özellikle hanım yazarları, ne kadar bireyselleştiklerini, ağabeylere ve otoritelere karşı nasıl fütursuzca karşı koyabildiklerini kanıtlamak üzere- hak ve hukuk sınırlarını aşıp eleştiriyorlar. Ben onları gündemimden çıkardım, dilediklerini yazabilirler.

Beni kolay hedef seçmelerinin sebebi, benim hamdolsun toplumsal merkezden-merkez kaç güçlerden gelmem, “esmer İslamcı” olmam ve asla geldiğim toplumsal kökenimi unutmamam, onların sınıf, sosyo-kültürel statü atlama heveslerine, dini Protestanlaştırmalarına, İslamcılığı bir dönem sıçrama tahtası kullanmalarına hoş gözle bakmamamdır.

Bundan hiç şikâyetim yok, yukarıda saydığım kriterlere riayet eden herkesle –kadın erkek, küçük büyük- müzakere etmeye, tartışmaya hazırım, bundan mutluluk duyarım.

Hakan Albayrak elbette öyle değildir. Onun samimiyetine, iyi niyetine, güzel ahlakına hiçbir şey diyemem. Ama iki şikâyetim var:

1) Ondan daha şık bir üslup beklerdim

2) Benim Suriye politikasına yönelttiğim eleştirilere somut cevaplar vermeliydi.

Türkiye’nin Suriye politikası baştan aşağı hatalarla doludur. Bunu Zaman Gazetesi’ndeki köşemde (6, 8 ve 10 Ekim 2011) yazdım. Henüz bu eleştirilere tatminkâr cevap verene rastlamadım. İsterim ki, oradaki eleştiriler tartışılsın.

Tabii ki ben Müslüman Kardeşler geleneğinden gelen biriyim. Bundan gurur duyuyorum. Suriye muhalefetinin yanındayım, onların destekleyicisi ve duacısıyım. Ama bu, hatalarını veya onlar üzerinden oynanan oyunları görmezlikten gelmemi gerektirmez.

Esed’in başında durduğu bu zorba, eli kana bulaşmış rejim eninde sonunda yıkılacaktır.

Kaygım şu ki, Suriye Libya gibi NATO’nun bombardıman hedefi olmasın, Suriye halkının daha çok kanı dökülmesin.

Tezimde ısrarlıyım: Başka bir senaryo mümkündü. Türk dış politikası Batı ittifakı içindeki konumu gereği, başka senaryoyu sahneye koyamadı ve bana sorarsanız büyük hatalar işledi.

Bunu tartışacak olan varsa, tartışmaktan büyük memnuniyet duyarım.

Aşağıya bir okuyucu mektubu daha alıyorum, bazen mektuplar tarihe tanıklık eder:

“Sayın Ali Bulaç Bey,

Suriye Politikası konulu yazınızı okudum. Öncelikle size sorgulama yaptığınız ve özgür düşündüğünüz için teşekkür ederim.

Mesleğim gereği genelde nerede ise tüm dünya, özelde Suriye ve Ortadoğu ile ilgili oldukça yakın ilişkilerim bulunmakta.

Mart ayı içerisinde birden bire birkaç noktada patlayan olaylardan sadece birkaç gün önce Suriye’den dönüşmüştüm.

Yapmış olduğum iş gezisinde, ilişkide olduğum çok farklı çevrelerle yaptığımız sohbetlerde edindiğim tüm izlenimlerin aksine, böyle bir halk kalkışması beni çok şaşırtmıştı.

Olayın şokunu üzerimden atınca öncelikle orada dostluklar kurmuş olduğum tanıdıkları arayarak iyi olup olmadıklarını öğrenmeğe çalıştım.

Her dinden, her mezhepten ve her etnik kökenden olan tanıdıklarımla yaptığım her konuşma beni daha da çok şaşırtmış, fakat bundan daha da fazla ürkütmüştü.

Çünkü hepsi hem devletlerinin yanında olduklarını söylüyor, hem de olayların devlete, asker ve sivile yönelik ‘terör saldırısı’ olduğunu hiç durmadan anlatıyordu.

Türkiye’de yaşayan biri olarak, her konunun ve her söylemin ardında başka bir anlam bulmaya çalışma alışkanlığıma rağmen, kirletilmiş medyanın ortalığa saçtığı gibi bir durumun Suriye’de olduğuna dair iç bir kanıt bulamamıştım.

Bu arada Suudi eşleri olan Suriyeli kadınlar, Suudi Arabistan’dan Türkiye’ye geldiklerinde, onlarla yaptığım konuşmalarda da, Suriye’de medya’da anlatıldığından çok farklı oyunların oynandığını bana söylemekteydi.

Suriye’deki dostlarımı, Suriye dışında yaşayan Suriyelileri ısrarla arayıp, ne olduğu konusunda bilgi alma konusunu abartınca, Suriyeli dostlarım bana, oraya yeniden gitmem gerektiğini ve orada nelerin olduğunu, bir ‘isyan’ varsa bunu kendi gözümle görmem gerektiğini anlattılar.

Açıkçası başta bu davet bana çok akıllıca gelmemişti. Fakat daha sonra, kendi ülkemizde bizi birbirimize düşüren tezgahları, yurt dışında hakkımızda çıkan yalan haberleri düşünüp, gitmeye karar verdim.

Ailem, arkadaşlarım hep bana gitmemem gerektiğini telkin ettiler.

Fakat ben bunu kendimi rahatlatmak ve dostlarıma yalnız olmadıklarını, başları belada olursa yanlarında olacağımı anlatabilmek için yapmak zorundaydım. Belki de kendimi bildim bileli içerisinde yaşatıldığım terörde hep yalnız kalmışlığımın etkisi, belki de ezilmişlerin yanında olunmalıdır düsturu ile yetiştirilmiş olmam, beni Suriye’ye tek başıma gittim.

Suriye’yi bir baştan bir başa kiralık bir araç ve şoför ile gezdim. Her yerde edinmiş olduğum dostlarımı ziyaret ettim. Kimini birkaç saat kimini ise sadece birkaç dakika gördüm.

Suriye’de milyonlarca kişinin sokakta protesto yaptığını gördüm. İnsanların kızgın ve öfkeli olduklarını gördüm. Fakat bu öfke ve kızgınlık, kendi devletlerine, kendi hükümetlerine değil, aksine NATO’ya, Amerika’ya ve yazık ki bize karşı idi.

Şam’da Cuma namazlarından sonra Beşar ve yönetimi aleyhine yapıldığı söylenen protesto gösterilerinin aslında ne olduğunu kendi gözlerimle gördüm.

İnsanlar bayrama gider gibi, çoluk çocuk her şehirde meydanları doldurup, hükümetlerine destek, NATO ve işbirlikçilerine protesto mitingine katılıyorlardı.

Birinde Türkiye aleyhine atılan sloganlara daha fazla dayanamayıp, kalabalığı yararak, elinde megafonla düzeni sağlayan birinin yanına kadar gittim. Yüksekçe bir yerde durduğundan ayağına, elimle vurarak aşağı inmesini sağladım ve kendisine, ‘TÜRKİYE sizin düşmanınız değil. Burada ne olduğunu hiç kimse bilmiyor. Ben buraya kendi gözlerimle olanları görmeye ve doğuyu çevreme iletmeye geldim. Size benim ülkem aleyhinde bu şekilde slogan atmanıza izin veremem. Biz birbirimize lazımız’ dedim. Bunları dedikten sonra artık sakinlemiş ve yaptığımın delilik olduğunu düşünmeye başlamıştım ki, karşımdaki adam, önce benim elimi yakaladı ve sonra bana, orada olduğum ve kendilerini önemli bir konuda uyardığım için teşekkür etti. Yerine çıktı ve megafondan attığı sloganların ilkini ‘bir bir bir Suriye, Türkiye bir’ olarak değiştirdi.

Size tüm bunları orada geçirdiğim düşünsel evrilmeyi daha net açıklayabilmek için yazdım.

Tüm bu olanlardan sonra, Suriye’de benim daha önceden muhalif diye nitelendireceğim aydınlar bile şu an tam ulusalcı olarak devletlerinin etrafında kenetlendiler. Bunun zaten doğru olduğunu hepimiz biliyoruz. Dün Afganistan, Sonra Irak, Libya, bu gün sırada Suriye. Suriye düşerse sırada Türkiye var.

….

25 Ekim 2011 tarihinde Türkiye’den bir gurup aydın ve din adamı, Şam’a giderek, Suriye müftüsü Sayın Bedrettin Hassun’a, 3 Ekim 2011 tarihinde öldürülen 20 yaşındaki oğlu için başsağlığı dileğinde bulunacak. Bu sırada tüm insanlığa İslamiyet’in kan, kin, nefret dini olmadığı mesajını verecekler. Bölgemizde yaşayan tüm insanların bu tür anlamlı mesajlara bu gün her zamankinden daha çok ihtiyaçları var.

Saygılarımla”

Ç.F.P