Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- “…Bu anlayışın bir eseri olarak bilinen en kadim kültürel unsur, Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında, Muharrem ayının ilk on günü, öğle ezanlarının Hüseyni makamında okunduğu, bazı dergâh ve evlerde ise on gece boyunca sırayla Fuzuli’nin Hadikatü’s Süeda’sının okunmasıdır. Bu şekilde gerçekleşen bir çok ritüel ile Kerbela hüznü Türk-İslam toplumunun tamamına yansımıştır…”
Geçmişimizin “bu” olmasına karşın; birde bizim şu kan ter halimize bakın! Etrafımızda Aşura’nın, aşure algısına kurban edilmemesi için nasıl da çırpınıp duruyoruz. Çünkü Osmanlı’yı öğrenemeyen, tarih’e gidilmesi “dilce” yasaklanan bu halk içerisinde, insanı dinden eden “yarım alim” olarak ortaya çıkan kişiler; Aşura gününü neredeyse tarihteki bütün sevinçli günlere gark eyleyerek işin içinden çıkma gayreti peşine düştüler.
Kullananların kahir ekseriyeti farkına varmasa bile aslında Aşura ile Aşure arasında çok vahim bir anlam kayması var. Halkı mağdur tutmak kaydıyla, konunun doğru anlaşılması adına önce adından başlamamız gerekmektedir bu tarihi kıyama. Ülkemizde bu konuda kötü niyetliler var! Anlamsız, imkânsız ve insafsız bir ihtirasın kurbanı etmek istiyorlar bu halkı. Aşura’nın doğru anlaşılması işlerine gelmiyor. Oysa Ehl-i Beyt sevgisi, Anadolu’nun genlerine işlemiş bir kere. Onlar ne amaçla bunu diyorlar bilmiyorum, ama siyasilerin her Kerbela mesajında yayınladıkları “Anadolu’da o ev yoktur ki; içinde Ali, Hasan, Hüseyin adı olmasın…” tespiti çok doğrudur ve Kerbela hadisesindeki durulan yere ait bir mesajdır. Belki bugün yetişen nesil, yeni yeni konunun farkındadır ama gelecekte de birçok olayda olduğu gibi bu gerçeğin de saklanma arzusuna karşı öfke patlaması yaşayacaktır. Haklı da olacaktır!
Tabi Aşura’nın ülkemizdeki seyri bu yöne doğru aktıkça; bizlerin de sorumluluğunda bir yoğunluk artışının olması gerekmektedir. Kur’an ve Ehl-i Beyt muhabbetinden beslenen insanlar olarak; Aşura’yı anlamak kadar, anlatmak sorumluluğunu taşıyorsak eğer; bu güne dair hal ve hareketlerimizde bir ciddiyet ve dahası kem göz ve dillere fırsat vermeme anlayışı hakim olmalıdır. Müçtehitlerimizin fetvasının gereği olan davranışla eda etmeliyiz bu günü. “Sırtları paramparça, başları kan revan…” diye bağırarak; görüntüleri korku film efektleri eşliğinde sunan televizyon haberlerine malzeme olmamak gerekmektedir. Onlar pusuda bu sahneleri bekliyorlar zaten. Nasıl ki Kerbela’nın tatlandırılmasına gönlümüz razı değilse kanlandırılmasına da değil… Bu konuda gerek İmam Humeyni, gerek Rehber Seyyid Ali Hamanei, gerek Ayetullah Sistani, gerekse de diğer bütün müçtehitlerimizin görüşü kendi algımızın önünde olmalıdır. “Bu Huseyn aşkıdır, kimse karışmasın!” anlayışı; müçtehit-mukallit ilşkisi bağlamında doğru/fıkhi bir yaklaşım tarzı değildir. Yaptıklarımızla Kerbela’nın her daim bir adım gerisinde olmak zorundayız. Yoksa öne çıkan biz isek, maazallah bu seferde nefsin bataklığında boğuluruz…
Çünkü bizler İmam Huseyn(as)’nin Kerbela’daki kıyamını ne bir mekâna, ne de bir zamana hapsetmiyoruz. O mücadeleyi insanlığın iki kutuptaki mücadelesi olarak addediyor, yaşadığımız çağda bize sorumluluk yükleyen davranışlarımızı oraya göre belirliyoruz. Ancak bu şekilde Kerbela’nın “çağlara ve nesillere bir çağrı” olduğunun anlamı orta çıkabilir. Aksi bir durum zaten o mücadelenin ruhuna da aykırıdır. İmam Humeyni ve Hizbullah Direniş Örgütü Lideri Hasan Nasrullah’ın da “Biz hareketimizin başarısını İmam Huseyn(as)’e borçluyuz” demesinin anlamı buradandır.
İzlenmesi halinde görülecektir… Bu iki hareketin hem oluşum; yani olgunlaşma aşamasında, hem de mücadele sahasında yaşanılan tüm sıkıntılar Kerbela ile kıyas edilerek aşılmaya çalışılmıştır. Sürgünler, şehadetler, zindanlar, zulme itaatsizlik… Bunların hepsinde; birey, yaşadığı zorluğu Kerbela’da yaşananlarla empati kurarak aşmıştır.
Ülkemiz, Aşura’nın üzerindeki karartmanın kaldırılması anlamında sevindirici gelişmelere sahne olmaktadır. Birçok şehirde değişik biçimlerde (Konferans, anma, panel, tiyatral gösteri, ihsan meclisleri vs…) bu güne özel bir değer verilmiştir. Devlet, alttan gelen bu baskıyla Aşura’ya takındığı eski tutumunu gözden geçirmektedir. Belki bundan sonraki en büyük imtihanımız Aşura’nın tanımlanmasına dair doğru ve dolu tespitlerin oluşumunu sağlamaktır. Yol uzundur, dikenlidir, kavşaklarla doludur.
MUHAMMED AK