26 Nisan 2012 - 07:33

Bismihî Teâlâ... Sözlükte "gidilen, takip edilen yol" manasına gelen "mezhep" kavramı, mecâzen "görüş ve kanaat" demektir. Yine bu manada "rey ve ictihad" anlamında da kullanılmıştır.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Ama İslâm Hukuk tarihinde "mezhep" dendiğinde, daha çok, "Müctehidlerin ölümünden sonra da devam eden, bir noktada yığılıp kümelenmelere yol açan görüşler" akla gelir.

Bir müctehid, karşılaştığı meselelere İslâmî çözümler üretir. Bu çözümler onun rey ve ictihadını oluşturur. Bu rey ve ictihadlar, kısa sürede taraftar toplamaya, "cemaatleşmeye" başlar. Öyle ki, bu süreç o müctehidin ölümünden sonra da hızla, artarak devam eder. Kısacası, başlangıçta gayet normal olan bu "cemaatleşme", giderek yerini kamplaşmaya bırakır. Artık herkes "takım ruhu" ile hareket etmektedir…

İslâm'da, esasen kitap, sünnet ve Ehl-i Beyt ışığında, bu üç kaynağın verilerine ters düşmemek kaydıyla ortaya konan her rey ve ictihâd meşrûdur.

Dolayısıyla, "usûlüne uygun" yapılan bütün rey ve ictihadlar, başlangıçta tamamen masumane iken, mezhepleşme sürecine girdiklerinde tehlike arz ederler. Masum olmaktan çıkarlar.

Bu bakımdan rey ve ictihâdı, "mezhep" olgusundan ayrı tutmak en doğrusudur.

Doğal olarak "usûlüne uygun" yapılan rey ve ictihâda kapı açan Allah Teâlâ, kurumsallaşmış biçimiyle mezhepleşmeye izin vermez. Zira "kurumsallaşmış" mezhepler, "takım" ruhuyla hareket edeceklerinden, her zaman "En doğru benim; benden başka doğru yok!" diyeceklerdir. Derken karşılıklı atışmalar, sataşmalar ve suçlamalar başlayacak, her bir takım öteki takımı tekfir ederek "cehenneme" yollayacaktır…

Bu durum anlaşmazlıkları, mezhep çatışmalarını davet edecek; Müslümanların arasında derin çatlakların oluşmasına sebep olacaktır. Birlik ve beraberliğimiz bozulacak ve her bir takım, küresel küfür ve istibdâdın "öteki takıma" karşı kullanımına hazır hale gelecektir.

Allah için söyleyin; tarihte hep öyle olmamış mıdır? Günümüzde de böyle değil midir?

Doğrusu, geçmiş tarihimiz bu türden utanç verici, yüz karası örneklerle doludur:

Halîfe Muqtedir zamanında Bağdat'ta, İsrâ sûresinin 79. âyetinde yer alan "Makâm-ı Mahmûd"un tefsiri sebebiyle mezhepler arasında ihtilaf baş göstermiş; Hanbelîlerle diğer mezhep mensupları arasında çarpışmalar vuku bulmuş, olaylar sırasında birçok Müslüman ölmüştür. (H. 317 / M. 929)[i]

Bağdat'ta tertiplenen bir Âşûrâ merâsiminde, bir grup Sünnî'nin "Biz Ali'nin ashâbıyla savaşacağız!" diyerek, Şiîleri tahrik etmesi sonucu büyük olaylar çıkmıştır. Bu sırada mallar yağmalanmış, ele geçirilenler öldürülüp asılmışlardır. Böylece iki taraftan da çok sayıda kişi ölmüştür. (H. 363 / M. 973)[ii]

Yine Bağdat'ta; Hanbelîler ile Eş'arîler arasında vuku bulan olaylarda, Hanbelîlerin baskın çıkmaları sonucu, Eş'arîler Cuma ve cemaat namazlarına çıkamaz olmuşlardır. (H. 447 / M. 1055)[iii]

Selçuklu sultanı Tuğrul Bey'in vezîri Amîd'ül-Mülk Kündürî'nin etkisiyle, minberlerde Eş'arîler lanetlenmiş; bu yüzden Hanefîlerle Şâfiîler birbirine düşmüş, kavgalar olmuştur. Horasan'da başlayan kargaşa ve fitne, kısa sürede Şam, Hicaz ve Irak'a kadar yayılmış; el-Quşeyrî, el-Beyheqî, el-Cüveynî gibi zevata türlü eziyetler yapılmış; kimisi hapsedilmiş, kimisi sürgüne gönderilmiştir. Bu durum Sultan Alparslan ve vezir Nizâm'ül-Mülk dönemine kadar devam etmiştir. (H. 455 / M. 1063)[iv]

Ebul-Muzaffer es-Sem'ânî'nin gördüğü bir rüya sonucu, gürültülü ve şaşaalı bir şekilde Hanefîliği bırakıp Şâfiî mezhebine geçiş yapması üzerine, her iki mezhebin mensupları arasında münakaşalar başlamış, münâkaşalar kavga ve çarpışmayı davet etmiştir. Fitne Horasan bölgesinden Irak'a uzanmış, bu arada Merv'de bulunan cami kapanmış ve Şâfiîler Cuma namazı kılamaz olmuşlardır… (H. 468 / M. 1076)[v]

Malum er-Risâle müellifi el-Quşeyrî'nin oğlu Ebû Nasr, hac dönüşü Bağdat'a uğramış ve Nizâmiye'de vaazlar veriyordu. Vaazlarında Hanbelîlerin aleyhinde konuşma yapınca, taraflar birbirine girmiş; Hanbelîler ile Eş'arîler arasında ölümle sonuçlanan şiddetli çatışmalar yaşanmıştı. Sonunda Nizâm'ül-Mülk'ün devreye girmesiyle olaylar yatıştırılmıştı. Kaynaklar, Ebû İshâq eş-Şîrâzî'nin de Ebû Nasr ile birlikte hareket ettiğini açıkça belirtirler. (H. 469 / M. 1077)[vi]

Yine Bağdat'ta Hanbelîlerle Nizâmiye fukahâsı arasında karşılıklı başlayan çatışmada, iki taraftan 20 kişi can vermiş ve çokları da yaralanmıştır. (H. 470 / M. 1078)[vii]

Kendisi Şâfiî / Eş'arî olan Îsâ el-Konevî'nin Bağdat'a gelerek orada vaaz vermesi, artık vaazında neler söylediyse; Hanbelîlerle Eş'arîleri karşı karşıya getirmiş, böylece büyük bir fitnenin çıkmasına sebep olmuştur. (H. 495 / M. 1102)[viii]

Meşhed'de, İmam Ali Rızâ'nın (a.s) mübârek makamında, bir Âşûrâ günü Sünnîlerle Şiîler arasında büyük fitne kopmuş, çıkan çarpışmalarda pek çok kişi hayatını kaybetmiştir. (H. 510 / M. 1116)[ix]

Dimaşk'ta (= Şam'da), Hanbelîlerden Abdülğanî el-Maqdisî'nin "istivâ" vs. konularda diğer fakihlerle inatlaşması yüzünden çirkin sataşmalar olmuş, bunun üzerine Emevî câmiinde Hanbelîlere ait kürsü kırılıp bu bölüm kapatılmış, o gün Hanbelîlerin mihrâbında öğle namazı cemaatle kılınamamıştır. (H. 584 / M. 1189)[x]

Hicrî VII. / Mîlâdî XIII asırda İsfahân şehrini ziyâret eden meşhur İslâm coğrafyacısı Yâqût el-Hamevî, bizlere şu bilgileri aktarmaktadır: "Bu zamanda ve daha önce bu bölge defalarca harap olmuştur. Bunun sebebi, Şâfiîlerle Hanefîler arasında vuku bulan fitne ve taassubun yanında, iki taraf arasında ardı arkası kesilmeyen savaşlardır. Bunlardan hangi grup gâlip gelse, ötekinin mahallesini yağmalamış, yakmış ve yıkmıştır…"[xi]

H. 671 / M. 1273 yılında târihî Rey kentini (şimdiki Tahran bölgesini) de gezen Yâqût, tamamen viran olmuş bir kentle karşılaşır. Şehirde gördüğü birinin anlattığına göre; şehir halkı üç gruptan müteşekkilmiş: Şâfiîler, Hanefîler ve Şiîler. Şâfiîler az, Hanefîler daha çokmuş. Kâhir ekseriyeti ise Şiîler oluşturuyormuş. Şehirlilerin yarısı Şiî olduğu gibi, taşra ahâlisinin de tamamına yakını Şiî, çok azı da Hanefî imiş. Taşrada hiç Şâfiî yokmuş.

Önce Sünnîlerle Şiîler arasında taassup baş göstermiş. Hanefîler ile Şâfiîler'den oluşan Sünnî blok, Şiîlere karşı yoğun saldırı başlatmış. Uzun müddet vuruşmuşlar. Ta ki civarda tek bir Şiî bırakmamışlar!

Ortak düşmanı tamamen yok eden müttefik güçler, bu defa kendi aralarında anlaşmazlığa düşmüşler. Hanefîlerle Şâfiîler arasında taassup baş göstermiş ve savaş başlamış. Yapılan tüm savaşlarda, zafer Şâfiîlerin olmuş. Şâfiîlerin sayısı az olmakla birlikte, Allah onlara yardım etmiş!!!

Taşralı Hanefîlerin, şehre silahlı olarak gelip mezhepdaşlarına yardım etmeleri bir fayda sağlamamış. Sonunda Hanefîler de bölgeden tamamen temizlenmiş…

Şiîlere ve Hanefîlere ait mahalleler böyle harap olmuş. Şehirde sadece Şâfiîlere ait olan küçük bir mahalle kalmış. Şiîlerden ve Hanefîlerden, sadece mezhebini gizleyenler hayatta kalabilmiş…[xii]

Günümüzde bazılarının "Müslümanların tarihinde mezhep savaşları olmamıştır!" demeleri, bizi bu kadar bol örnek sunmaya zorlamıştır. Örnekler daha da çoğaltılabilir.

Kur'ân, Müslümanların birlik ve beraberlik içinde hareket etmesini emreden, bölünmeyi, parçalanmayı yasaklayan ayetlerle doludur. Târih boyunca tefrikaya, bölünmeye yol açtığı ve daima açacağı için Allah tarafından kesin olarak yasak edilen "ihtilâf", O'nun peygamberi tarafından "rahmet" olarak takdim edilemez!

Allah'ımız "bir" iken, peygamberimiz ve kitabımız da "bir" iken; tarihte birden çok İslâm mezhebinin ortaya çıkmış olması düşündürücüdür. Bunun cevabı basittir: İnsanı en iyi tanıyan, onu dizayn edip yaratan Allah'tır. Allah insanların ileride bölünüp parçalanmamaları için, ihtilâfı ve tefrikayı yasaklamış, artı bunun önlemlerini de almıştır kuşkusuz.

Biz inanıyoruz ki, ta başından itibaren Allah Rasûlü'nün öğütlerine kulak verseydik, onun bizlere "yol rehberi" olarak gösterdiği, pâk Ehl-i Beyti'nin peşinden ayrılmasaydık; mezhepleşmeler olmazdı, bu duruma da düşmezdik.

İşin asıl ilginç yanı, bu türden kavgalarda halkların ulemâdan bağımsız hareket etmedikleridir. Örnekler dikkatlice incelendiğinde, bu gerçek apaçık görülecektir.

Bu türden olayları tamamen câhil halka yükleyerek, "Onlar yaptı!" demek; asıl sorumluları gizlemekten başka bir şey değildir. Halk burada adeta "günah keçisi" yapılmaktadır. Oysa halkların yüreği temizdir. Hatta onların yürekleri, kendilerine "din" anlatan pek çok âlimden daha temizdir. İnanın bu böyledir. Onlar bir yerlerden yeşil ışık görmeseler, böyle cinâyetlere asla tenezzül etmezler.

Her mezhepten aklı başında, sağduyulu bütün otoriteler "Kıble ehli tekfir edilemez!" derken, kitaplarını "ötekileri" tekfir eden fetvalarla dolduran "çakma" ulemâ karşısında bu halk ne etsin? "Bana yetki verilseydi, Şâfiîlerden cizye alırdım!" diyen çılgın Hanefî kadısına[xiii] kulak veren Hanefîler, Şâfiîlere "kardeş" gözüyle bakabilir mi? "Öteki mezhepten olanlarla evlenilemez!" diyen fıkıh despotlarının, bu işte hiç mi parmağı yoktur?

Ya "Onların ardında namaz kılmayız!" deyü fetvalar vermekle kalmayıp; aynı câmide, dört ayrı noktada cemaat oluşturup namaz kıldırarak pratik yapan mezhep âlimlerine ne demeli? Ve aynı camide bu şekilde cemaat oluşturup namaz kılan Müslüman halk, küfre karşı nasıl omuz omuza, birlikte hareket etsin?!...

Tarihte yaşanan bütün bu uğursuz olayların ardında asıl azmettirici kitle, kuşkusuz "ulemâ"dır. Ulemâ halkları başlıca üç yolla bu ateşin içine itivermişlerdir: Ya doğrudan tahrik ederek, ya beden diliyle göz kırparak ya da en azından göz yumarak.

Şimdi de kendi topraklarımızda akıtılan bunca kanda, sözüm ona ulemânın payı, günün ortasındaki güneş kadar âşikâr değil midir? "Selefîler ve Müzmin Şîa Düşmanlığı" adlı yazımızda da örnekleriyle belirttiğimiz gibi; birileri bu katliamlara fetvalarla pervâsız destek verirken, birileri derinden bir "Oh!" çekiyor, seviniyor.

Çoğunluk da, bütün bu olup bitenleri ne yazık ki sessizce izliyor! Evet sadece izliyor... Irak'ta, Pakistan'da, Suriye'de, Yemen'de ve Bahreyn'de akan kanlara sesini çıkarmıyor.

Bu demektir ki, ibret alınmayan tarih -maalesef- tekerrür ediyor!

Buna rağmen bizler bu olaylardan dersler çıkarabilir; bari bundan sonra bizi birbirimize düşürmek için fırsat kollayanların heveslerini kursaklarında bırakabiliriz.

Hz. Ali, kendi hilâfeti döneminde, muhâliflerine ve yönetimini tanımayan Müslümanlara asla dokunmamış, onlara saldırmamıştır. Saldırmak ne kelime; onlara sonsuz hayat hakkı tanımış, teröre bulaşmadıkları sürece onlara devletin kasasından maaş vermiştir!

O yüzden biz Şiîler, kimseye düşman gözüyle bakmayız. Kimsenin canına kastetmeyiz. Bizim gibi düşünmeyen hiç kimseye dokunmayız. Biz, bütün renkleriyle bütün Müslümanları "kardeşimiz" biliriz. (Bizim beyanımız budur. Bu açık beyanımıza rağmen, birileri hâlâ öküz altında buzağı aramayı sürdürecekse, varsın sürdürsün! Zaten sözümüz onlara değil, insaf ve izan ehlinedir. Yüreği mezhep taassubuyla kirlenmemiş, temiz insanlaradır.)

Tarihte topraklarımıza Haçlıların ve Moğolların musallat olmalarının en mühim sebeplerinden birisi, Müslümanların sürekli didişip durmaları, küresel tuğyâna yöneltecekleri eforlarını kendi aralarında tüketmeleridir. Şimdi de ne yazık ki aynı yanlış tekrar edilmekte, birileri Büyük Şeytan ABD'nin peşine taktığı "şer" ittifakının âdeta oyuncağı olmaktadır.

İşte tam da burada, insafı hâlâ tükenmemiş, yüreği temiz İslâm âlimlerine düşen önemli görevler ve büyük sorumluluklar var. Önümüzdeki yazıda da bu konuyu ele alacağız, İnşâAllâh...

Vesselâm...

Abdulkadir Çuhacıoğlu

-----------------------------------------------------------------------------------------------

1– bk. İbn'ül-Esîr, el-Kâmil fit-Târîh: VII, 57; İbn Kesîr, el-Bidâye ven-Nihâye: XI, 184; es-Süyûtî, Târîh'ul-Hulefâ: s. 278; Hayrettin Karaman, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri: I, 326-327

2– bk. İbn'ül-Esîr, el-Kâmil: VII, 340; İbn Kesîr, el-Bidâye: XI, 312

3– bk. İbn'ül-Cevzî, el-Muntazam: XV, 347; İbn Kesîr, el-Bidâye: XII, 83

4 – bk. İbn'ül-Esîr, a.g.e. VIII, 365; Tâc'üd-Dîn es-Sübkî, Tabaqât'üş-Şâfi'ıyye el-Kübrâ: III,

389 vd.; Hayrettin Karaman, a.g.e. I, 326

5– bk. Tâc'üd-Dîn es-Sübkî, a.g.e. V, 340 vd.; Murtazâ ez-Zebîdî, İthâf'üs-Sâdet'il-Mütteqîn: I, 282; Hayrettin Karaman, a.g.e. I, 327-328

6 – bk. İbn'ül-Cevzî, a.g.e. XVI, 181; İbn'ül-Esîr, a.g.e. VIII, 413; Tâc'üd-Dîn es-Sübkî, a.g.e. IV, 234-235; İbn Kesîr, el-Bidâye: XII, 140, 232; es-Süyûtî, a.g.e. s. 302; Hayrettin Karaman, a.g.e. I, 326

7– bk. İbn Kesîr, el-Bidâye: XII, 143

8– bk. İbn Kesîr, el-Bidâye: XII, 199

9 – bk. İbn'ül-Esîr, a.g.e.  IX, 166; İbn Kesîr, el-Bidâye: XII, 221

10– bk. İbn Kesîr, el-Bidâye: XIII, 26

11 – Yâqût el-Hamevî, Mu'cem'ül-Büldân: I, 209

12– Yâqût el-Hamevî, Mu'cem'ül-Büldân: III, 117

13 – bk. ez-Zehebî, el-Mîzân: IV, 52; İbn Hacer, Lisân'ül-Mîzân: V, 402