21 Eylül 2012 - 06:25

Allah’ın Adıyla Ortadoğu’da etkin ve yeni bir “Osmanlı” modeli ile belirleyici güç olma hayalleri, ülkemizi “komşularla, ama hepsiyle, süper sorunlu” hale getirmiş olsa da, bitmek bilmiyor. Ve bu psikoloji, bölgeye hakim olma emelindeki ABD ve dostlarının dikkatlerinden asla kaçmıyor…

Türkiye’deki İslamcı çevrelerin genelinde bir Osmanlı hayranlığı vardır. Osmanlı ruhunun yeniden dirilmesi ve “üç kıtaya hükmeden kudretli devlet” olma hayalleri hiç bitmemişti. Ve tabi, Osmanlı hayallerini kuranlar, O zamanki “düşmanları” da yeniden aynı gözle görmeyi ihmal etmiyorlar. Bu durumda, Türkiye’nin en büyük düşmanı “İran”!... Neden? Çünkü Osmanlı’nın varisi derken, zayıflamış, gerilemiş Osmanlı’nın değil, güçlü, Fatih Sultan Mehmet, Zavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman zamanındaki Osmanlı’nın varisi olmak önemlidir elbet… Eğer Osmanlı zayıflamışsa, bunun sebebi de yine İran’dır, bu zevata göre… Bu düşüncelerin yansımasını ise, özellikle Suriye üzerinden verilen kavga ve çekişmelerde açıkça görüyoruz. İran ile ters düşülen Suriye meselesi, İran’a karşı bastırılan, zihin altına itilmiş düşünceleri de bütün çıplaklığı ile ortaya döküverdi…

Suriye’de “mazlumdan yana olma” edebiyatının arka planında da, yine Ortadoğu’nun hakimi olacak yeni Osmanlı’nın “Şam vilayetini” yaratma hissiyatı olduğunu görmek çok da zor değil… Çünkü bu “mazlum edebiyatı”, mesela Bahreyn’de ortada yok. Mesela Yemen için hiç işlemiyor… Mesela Irak’ta ABD zulmü varken ortada yoktu… Hatta ABD’nin bu ülkeyi işgali için, ABD ordularının bizim topraklarımızı kullanması ve gerektiğinde ordumuzun da ABD’nin yanında Irak’a gönderilmesi ile ilgili tezkerenin ( 1 Mart 2003) mecliste görüşülmesi öncesi, bizzat AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan’ın tezkerenin geçmesine yönelik konuşmaları ve çabaları henüz zihinlerden silinmedi… Azgın diktatörlükte ilk sıralari kimseler kaptırmayan Suudi Arabistan ve Katar ile yaşanan dostluk ise açıkça ortada… Suriye’ye esip gürlemeler, 9 canımızı şehid eden, uluslar arası sularda bayrağımızın çekili olduğu gemimize saldıran İsrail nedense görülmüyor… Yani İsrail, “kusura bakmayın, sizin 9 evladınızı öldürdüm, eh ne yapalım bir iştir oldu” dese bütün sorun hallolacak… Parmaklarından hala Filistinli kanı damlayan İsrail ile ilişkilerimiz, göreceli bir gerginlikten öteye gitmiyor. Ticari, askeri vb. anlaşmalarımız aynen devam ediyor…

Konu İran olunca, tabi düşman olarak Şiilik de hedefe yerleşiveriyor. Bir mezhep savaşının, Müslümanlara neye mal olacağı düşünülmeden, ABD’nin imal ettiği bir yapay mezhep savaşına katkıda bulunacak söylem ve eylemler pervasızca sergileniyor… Irak’ta mezhebinin Şii olmasından başka suçu olmayan masumları bombalarla paramparça eden Selefi-El Kaide zihniyeti desteklenerek Suriye’ye sokulabiliyor. Mülteci kamplarında ağırlanıp, Suriye’ye savaşa gönderilebiliyor…

Halkları istediği yöne kanalize etmenin en etkili yolu “tezvirat” yani aldatmadır. Bunun en iyi yolu da iletişim kanallarını, yani basını elinde tutmaktır. Tarihte bunun en iyi uygulayıcılarından birisi olarak Muaviye bin Ebu Süfyan öne çıkmaktadır. Öyle ki, Hz. Ali camide şehid edildiğinde, Şam halkı ; “Ali cami’de mi suikaste uğramış? Ali namaz kılmaz ki, camide ne işi varmış?” diye şaşkınlığa uğramışlardı. Çünkü Muaviye, Ali’ye (a.s.) mimberlerde lanet okutmayı adet haline getirmiş, yaydığı yalan haberlerle Ali düşmanlığını halka kabul ettirmişti…

Ülkemizde de basın çeşitli devrelerde çeşitli amaçlar için tezvir amaçlı kullanılmıştı… Ve şimdi de iktidarın vurucu gücü olarak elinin altında bulunan basın, İran üzerinden Şii düşmanlığını pervasızca körüklüyor, halkı, bu mezhebe karşı kin ve nefretle doldurmakta bir beis görmüyor.

“Iğdır’da İran ajanı Şiiler” haberiyle tepki çeken ve iftiraları ortaya konan Bugün gazetesi, işte bunlardan biri… “Dini argümanları önemseyen” bir yayın anlayışı ortaya koyan bu “cemaate yakın” gazete, konu Şiiler olunca iftira atmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu aklına bile getirmeyerek, bir kesimi, bir inancı ve mensuplarını toptan hedef gösterebiliyor, “İran ajanı” yaftası ile ötekileştirebiliyor.

Bu gazetenin “Düşman İran” tezinin hemen sonrasında dile getrildiği “Yavuz ve Çaldıran” özlemi ise hedefi iyice belirginleştiriyor. İşte bir Bugün yazarının ifadeleri:

“Devlet-i Aliyye'ye bile hiçbir dönem güven vermeyen İran tehdidini, o devirlerin muteber formülüne uygun şekilde pençe-i kahrıyla Yavuz bertaraf etmişti.

Ama bugün ne Yavuz'un devleti ne de devletin Yavuz'u var.
O halde bölgesel istikbali iyi koklamak, stratejik ve diplomatik devlet aklını isabetle kullanmak gerekiyor.
Abdülhamid-i Sânî kadar olmasa da...”(1)

İşte gösterilen hedef ve verilen formül: “Pençe-i kahrıyla Yavuz!”

Türkiye-İran savaşına bu kadar teşne kalemler, acaba kimin değirmenine su taşıyor? Allah korusun, çıkabilecek bir Türkiye İran savaşı kimin, hangi sinsi gücün işine yarar? Bu “çıkması için çırpınılan” savaşı kimler ister? Bu kadar basiret yoksunu olunabilir mi?

Şiiler hakkında alıntı mı, kendisinin mi olduğu tartışmalı bir ifade ile “Şii olmanın Hıristiyan olmaktan daha kötü olduğunu, bir yerde Şiilik varsa orada sapkınlık olduğunu” söyleyen Sedat Laçiner ise, nihayet ağzından baklayı çıkarıyor ve;

“Azerbaycanlı, Kürt ve Türkmenler gibi çok sayıda etnik gruptan oluşan, derin dini farklılıklar içeren, rejim karşıtlarının yüzde 50’yi geçtiği İran’a, Türkiye’nin düşmanlığının değil, dostluğunun tercih edilmesi gerektiği anlatılmalıdır.”

Diyerek İran’daki etnik ve dini farklılıkları kaşımakla İran’ı tehdit etmek gerektiğini söylüyor. Aynı Laçiner İsrail için ise;

“En önemlisi ise Suriye ve İran’ı aşan, bölgede mikser gibi çalışan bir gruptur. Bu gurubun çalışmaları sadece Türkiye’ye değil, ABD’nin bölge politikalarına da büyük zararlar veriyor. Seçimler nedeniyle ABD bu grubu durdurmakta zorlanıyor belki. Ama bu şekilde devam eder ise tüm bir bölge serbest salınımda kaostan kaosa sürüklenecek. Bu ise İsrail de dâhil tüm bölgeye zararlar verebilecektir. Bu bağlamda İsrail ile de iletişim kanalı kurmanın gerektiği açıktır. Bu iletişim resmi yollardan olmak zorunda değildir. Ancak çevremizde kurulmak istenen kuşatmayı kırmak için gerekirse herkesle görüşülmelidir. Kim bilir bu yolla belki de Mavi Marmara için özür ve tazminat bile getirebilir. Çünkü İsrail de Türkiye ile kavgalı olmaktan hiç de mutlu görünmüyor.” (2)

İfadeleri ile İsrail ile dostluğa vurgu yapıyor. Gruptan kastı ise PKK… PKK’nın İsrail’i rahatsız ettiği ve “çevremizde kurulmak istenen kuşatmayı” İsrail ile dost olarak kırmayı teklif etmesine ne dersiniz? Ve İran düşmanlığının kimlerin işine yaradığı da bu ifadelerden ortaya çıkmıyor mu?

Umutlarını Türkiye-İran savaşına bağlamış bu zevatın görüşlerinin bölgeyi felakete sürükleyeceği gerçeği ortadayken, bunların, hem de hükümete yakın iletişim kanallarında dile getirilmesi, hükümetçe böyle bir basiretsizliğe prim verilmeyeceği umuduna rağmen yine de endişe yaratıyor…

………………………

(1)- (http://gundem.bugun.com.tr/hatay-tezgahi-iran-ve-acilciler-yazisi-205627)

(2)- (http://haber.stargazete.com/yazar/hakkariye-dikkat/yazi-687424)

MUHSİN KÜÇÜKER