3 Kasım 2012 - 20:30

Iğdır Ehl-i beyt alimlerinin düzenlediği “Gadir-i Hum velayet bayramı” etkinliği, Iğdır’da coşkuyla kutlandı. Salon İnci’de düzenlenen programa halkın ilgisi büyüktü. Programın konuşmacısı İran İslam Cumhuriyeti Meclis-i Hubregan üyesi ve Doğu Azerbaycan Eyaleti şehirlerinden Erdebil’in Cuma İmamı Ayetullah Seyyid Hasan Amuli idi. Ayetullah Amuli’nin salona girişi esnasında halkın coşkusu ve O’na ilgisi görülmeye değerdi.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Programa vatandaşların yanında Iğdır Valisi, Iğdır Emniyet Müdürü, Iğdır Garnizon Komutanı, Iğdır Milli Eğitim Müdürü, çeşitli kurum amirleri ve siyasi parti temsilcileri de katıldı.

Program, Iğdır Ehl-i Beyt alimlerinden  H.Ş.Cabbar Başaran’ın Kur’an tilaveti ile başladı. Daha sonra Iğdır Ehl-i beyt Alimleri Derneği Başkanı H.Ş.Veli Beder, katılımcılara “hoş geldiniz” diyerek, günün önemi ile ilgili kısa bir açıklamada bulundu. Ve ardından konuşmasını yapmak üzere kürsüye Ayetullah Seyyid Hasan Amuli geldi. Bir saati aşkın bir süre alan konuşması esnasında, dinleyicilerin pür dikkat dinledikleri ve zaman zamanda salavatlar ile eşlik ettikleri Ayetullah Amuli, konuşmasında İmametin tanımı , imama duyulan ihtiyaç ve İmamın misyonu üzerinde durdu. Konuşmasına “İmam olmazsa ne olur?” sorusu ile başlayan Ayetullah Amuli özetle şunları söyledi:

“İmamet, Allah’ın bizzat planladığı ve temellerini kendisinin belirlediği yönetim biçimidir. İmamet evinin planını bizzat Allah yapmıştır. Bu planın en önemli sütunlarından birincisi, bu yönetimin yöneticilerinin durumudur. Bu yönetim biçiminde, yönetici halkın en zayıf ve fakir tabakası gibi yaşamak zorundadır. İmam Ali’nin hilafeti döneminde bunu ayan beyan görüyoruz. İmam, ayağına hurma yapraklarından yapılmış bir ayakkabı giyerdi. Elbisesi yamadan görülmezdi. Hatta o kadar yama vardı ki, bir gün yamaları yapan terzi; “Bu elbise artık yama tutmuyor, neden bunda ısrar ediyorsunuz?” diye sormak zorunda kalmıştı. İmam asla buğday ekmeği yemezdi. Neden böyle yaşadığını soranlara ise; “yönettiğim halkın içinde, hurma yapraklarından yapılmış ayakkabı, yamadan görülmeyen elbise giyenler, diline asla buğday ekmeği değmeyenler var. Ben nasıl daha iyi yaşayabilirim ki?” diye cevap veriyordu.

Bu planın ikinci sütunu ise içtimai adaletti. Ali hilafete geldiğinde, kız kardeşinin, eniştesinin, yakınlarının hatta yakın ashabının dahi tepkileri ile karşılaşmıştı. Mesela kız kardeşi Ümmü Hani- ki Hz. Resulullah O’nun evinden miraca çıkmıştı- İmam’a “Ben neredeyse doğduğumdan beridir Müslümanım, sen daha yeni Müslüman olmuş olanlarla bana beytülmaldan aynı payı veriyorsun. Bu reva mı?” diye tepki göstermiş, İmam ise yerden iki avuç toprak alarak “ben bu avucumdaki toprakla, diğer avucumdaki toprak arasında bir fark görmüyorum” diye cevap vermişti. Yakın ashabı; “Ya Ali, öyle hassas davranıyor, öyle kılı kırk yarıyorsun ki, etrafımızdaki insanlar Muaviye’nin yanına gitmeye başladı. Bu hassasiyet biraz fazla değil mi?” diye yakındıklarında, “Vallahi, Allah’ın kıyamet günü bana neden daha hassas davranmadığımı sormasından korkarım” demişti. Ali’nin adaleti böyle bir adaletti…  Ali bu adaleti Hz. Resulullah’tan öğrenmişti. Hz. Resulullah da açlıktan karnına taş bağlardı. Halbuki yerin ve göğün bütün hazinelerinin anahtarı ondaydı. Ama o aç yaşadı ve vefat ettiğinde de karnı tok değildi…

Bu planın, bu yönetim biçiminin bir diğer sütunu ise ilimdir. İslamın ahkâmını ve yönetim biçiminin icrasının şartlarından biri de ilimdir. Bakınız Hz. Resulullah 13 yıl Mekke’de kaldı. O 13 yıl içinde öyle zulümlere maruz kaldı, öyle baskı gördü ki, İslam ahkâmını anlatmak için hiçbir fırsatı olmadı. Medine’de ise 10 yıl kaldı. Bu 10 yıl içinde tam 74 savaş yaşadı. Şimdi size soruyorum. Bu kadar meşgalenin, zorluk ve sıkıntının içinde İslamın hükümleri bütünüyle halka anlatılabilir miydi? Anlatılsaydı dahi, halk bunu sindirebilir miydi? Çünkü hem zaman ve fırsat azdı, hem de öyle konular vardı ki, henüz vuku dahi bulmamıştı. Mesela hamile bir kadın ölse ve karnındaki çocuğun sağ olduğu anlaşılsa ne yapmak gerekir? Bu olay eğer Hz. Resulullah döneminde vuku bulmamışsa, Hz. Resulullah’ın bu konu ile ilgili hükmünü nasıl öğrenebiliriz ki? O halde, Hz. Resulullah, bütün bu müşkülleri halledebilecek dirayet ve ilimde birini yetiştirip yerine tayin etmek zorundaydı.

İmam Ali, bizzat Peygamberin terbiyesi ile büyüdü. O daha doğduğu gün Hz. Resulullah O’nu kucağına almış ve mübarek dilini kundaktaki Ali’nin ağzına vermiş ve ilmiyle onu doyurmuştu. Buna “terviye” denmektedir. Bu olay Zilhicce ayının 8’inde vuku bulmuştu. O yüzden Zilhicce Ayı’nın 8. Gününe “tevriye günü” denmektedir. Dolayısı ile Ali, ilim şehri Resulullah’ın kapısı olmuştur. Bir gün ikinci halife İmam Ali’ye; “Ya Ali, sen sana sorulan sorulara hiç düşünmeden hemen cevap veriyorsun. Biraz düşünerek cevap vermen daha iyi değil mi?” diye sormuş, İmam ise beş parmağını göstererek; “Ya İbn-i Hattab, bu kaçtır?” diye sormuştu. İkinci halife “beş” deyince imam; “beden düşünmeden cevap verdin” diye sormuş, “Çünkü görüyorum” cevabını alınca da, “ben de bütün soruların cevabını görüyorum, biliyorum. Düşünmeye ihtiyacım yok ki” diye cevap vermişti.

Peygamber’imizin vefatından sonra, Kur’an’ın tefsiri konusunda eğer bir ilmi merci olmasa, her kes ayetleri kendine göre yorumlayacak ve etrafına yığdığı kişilerle ayrı bir grup, cemaat, hatta mezhep oluşturacaktı… Nitekim Ali’yi ilmi merci olarak kabul etmediklerinden dolayı bu gün bir çok mezheb, grup, cemaat türemiş ve birbirlerini tekfire varan suçlamalarla itmiş, bunun sonucunda kanlı savaşlar, saldırılar yaşanmıştır.

Bakın Vahhabiler Şiileri “İmamları Allah’a ortak görmekle” suçluyor ve müşrik olarak görüyorlar. Bunu da Kur’an’ın, “hiç kimse Allah’a eş olamaz” ayetine dayandırıyorlar. Şia ise, “biz kimseyi Allah’a eş koşmuyoruz. Kim İmamlara böyle bir makam tayin etse, onun karşısına ilk biz dikiliriz.”diyor.

Bir gün bana Azerbaycan’dan telefon ettiler. Dediler ki, siz bir söz söylemişsiniz. Şimdi burada bir grup Vahhabi, o sözün senetini soruyor ve diyorlar ki eğer sağlam senet gösterirseniz biz vahhabilikten vaz geçeceğiz. O söz şu idi. “Hz. Resulullah vefat ettiğinde, birinci halife Ebubekr, Resulullah’ın cenazesi başında durarak şöyle dedi: Ya Resulullah, siz şimdi Allah’ın indine gittiniz. Orada bizi de yad et.” Hani vahhabiler, “ölülerden medet umulmaz” diyorlar ya, Ebubekr, vefat eden Hz. Resulullah’tan dua istiyor. Allah’ın izniyle en az on ayrı kaynaktan senet gösterdim onlara…

Hz. Peygamber’imiz, vefatına yakın ashabına dedi ki; “bana yazı malzemesi getirin size öyle bir şey yazayım ki, benden sonra asla sapmayasınız.” İzin vermediler. Dediler ki; “bize Allah’ın kitabı yeter.” Ama Resulullah, Kur’an’ın ümmete tek başına yetmeyeceğini, Kur’an’ı açıklayan, tefsir eden birilerinin de olması gerektiğini bildiği için öyle söylemişti. Yani eğer Kur’an’ı açıklayan bir merci olmazsa saparsınız! Ve öyle de olmadı mı?

O halde İmam, ihtilafları çözüm mercidir. Eğer imam olmazsa, her grup Kur’an’ı kendine göre yorumlar ve insanları “din adına” vurmaya başlar… Şu anda da öyle değil midir? Bakın Taliban’a, bakın El Kaide’ye… Irak’ta bir intihar bombacısını yakalamışlardı Ramazan ayında. Baktılar ki çok ağlıyor. Neden ağladığını sorduklarında; “Ben bu gün intihar eylemini gerçekleştirip iftarda Hz. Resulullah’a misafir olacaktım. Siz buna engel oldunuz” dedi.  Avrupa halkı İslam’ın güzelliğini görmüş ve ilgi duymaya başlamıştı. Avrupa yöneticileri Taliban ve El Kaide’yi kurarak İslam’ın “terör” olduğunu göstermeye başladı…

İhtilaflar ırkçılığı da diriltir. Halbuki Hz. Resulullah ırkçılığı mahkum etmişti. Birgün Resulullah’ın hizmetçilerinden ikisi birbirleri ile tartışırken birbirlerinin ırkları ile aşağılamaya kalktılar. Bunu duyan Hz. Resulullah, siz ne o sunuz ne de bu. Siz Muhammedisiniz.” Diye buyurdu.

İşte bu ihtilafların çözümü için Hz. Resulullah kendisinden sonra gelecek mercileri ümmetine tanıtmış ve “benden sonra 12 halife gelecekti” diye buyurmuştu.

Peygamberimiz Hz. Ali’ye sürekli bir şeyler yazdırıyordu. İmam Ali bir gün sordu. “Ya Resulullah, unutmamdan mı korkuyorsunuz?” “Hayır” dedi Resulullah, senin için dua ettim, duyduğun hiçbir şeyi unutmayacaksın sen, ama bunlar senden sonra gelecek imamlar içindir.”

Bütün bunlar bize Gadir-i Hum’u tefsir etmektedir. Veda haccı dönüşünde Allah “Ey Peygamber, Sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan görevini yapmamış olursun” dediği, Risaletin tamamlanma şartı olan velayeti tebliğ etmesini emretmişti. Bu yüzden bu gün “Dinin kamil olduğu” Velayet bayramıdır.

Ve Gadir-i Hum, Müslümanların ihtilaf etmemek için yapmaları gereken “Velayet” bayrağı altına toplanma emrinin verildiği gündür. Bu gün hepimize mübarek olsun.

Sözlerime son verirken, ilk defa geldiğim, ama temizliği ve sıcak kanlı insanları ile çok beğendiğim şehriniz için sizleri tebrik ediyor, burada bulunmaktan onur duyduğumu belirtmek istiyorum.”

Ayetullah Amuli’nin ardından Ehl-i beyt Meddahı İftihari, methiyeleri ile salonu coşturdu. Program, yine Ayetullah Hasan Amuli’nin okuduğu ve dinleyicilerin el ele tutarak iştirak ettikleri “Kardeşlik ahdi” duasının okunması ile son buldu