Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Belki farkındasınız, sitemiz yazarlarının son dönemde konunun önemine binaen ve tehlikenin derinliğini dikkate alarak üzerinde durdukları konu başlığı Şiilik…
Arap coğrafyasında yaşanan İslami uyanışın tozu- bulutu arasına katarak Suriye halkına rağmen direniş cephesini bölmeye çalışan batılı güçler, maalesef ABD ve Nato nüanslı Müslümanları üzerimize saldılar. Eli kalem tutanından, silah tutanına kadar her gün her yerde hangisi bir Şii bulsa, saldırıya maruz bırakmakta onu... Biz, öğretimiz gereği kelime-i şehadet üzere olanlara karşı elbette bu yaptıklarının misli ile karşılığını veremiyoruz.
Konuşup yazsak bile, onların saldırılarına binaendir gündemimiz…
Yani bir anlamda savunmanın savaşını veriyoruz; arkadaşlarımızın yazılarının bütünlüğünde bunu görebilirsiniz. Çok iğrenç bir saldırıyla karşı karşıyayız. Son iki yıldır neredeyse din dışına çıkaracaklar, dünya üzerindeki yaşam hakkımıza engel olacaklar. Öldürülme grafiğimizde korkunç bir yükselme var. Namusu olmayan bir savaş kuralı benimsemişler, onunla katlediyorlar…
Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, yaşadıklarımızı hiç yadırgamıyoruz. Yadırgamıyoruz, çünkü beklediğimiz şeylerdi.
Suriye’nin bir kırılma, yeniden saflaşma olacağını bekliyorduk zaten. Direnenler kadar, eğilip büzülenlere de şahid olacağımız kesindi. Biz, bu konuda oldukça öğretici bir tarihten geliyoruz.
Daha olaylar yeni yeni vücut bulurken bütün dikkatlerin Suriye üzerine yoğunlaşması bize “ne oluyor” sorusunu daha o zaman sordurtmuştu. Nasıl da masum bir gerekçe bulmuşlardı değil mi; Özgürlük, demokrasi… Tam da pirimiz, mürşidimiz İmam Ali(as)’nin o meşhur sözünü hatırlamamamız gereken olaylar cereyan ediyor, diller ile kalpler ayrı kıblelere itaat ediyordu:
“Söz doğru, Murad batıl…”
Öyle ya, diktatör diyorsanız, demokrasi, özgürlük diyorsanız Suriye’nin fersah fersah gerisinde olan ülkeler dururken niye Suriye? Hele Suriye’nin yönetimini diz çöktürmek için yapılan bu savaşta Kralların, Şeyhlerin ortaklığı da ayrı… Ortada bir bit yeniği olduğu çok açıktı. Krallar, Şeyhlerle birlikte ABD/AB’ye göbekten bağlı olanlar da “demokrasi, özgürlük” diyorlardı. Oysa onlar özgürlüğe en çok kötülük etmiş insanlar değil mi?
Bölgedeki kralların hiçbirinin mezhebi bilinmezken Irak Başbakanı Maliki’nin “Şiiliği’nden” sonra Suriye Devlet Başkanı Esed’in “Nuseyriliği” de gündemde tutulunca, anladık ki bir mezhep ayrışmasına doğru da gidiyoruz. Hatırlayın, ülkemizde halkın bilincine bu tanımlamayı sokmak için her Tv haberinde Irak’ta yaşanan hadiseler içinde yetkili ismi verilirken mutlaka “Şii” veya “Sünni “sıfatını duyar olmuştuk. “Şii Başbakan, Sünni Meclis başkanı vd…” İlginç olan, bu tabirler sadece Şii halkların yaşadığı yerler için kullanılıyordu. Kimse Sünni Mursi veya Erdoğan demiyordu/demiyor.
Kadınların araba kullanmasının dahi yasak olduğu Suudi Arabistan’da kralın vahabiliğine gerek duyulmazken Şiilik kimin aidiyetindeyse ona mutlaka bu yönüyle vurgu yapılarak seslenilmeye başlanması, yeni dönemin hedefinde Şiilerin olduğunu ayan beyan ediyordu artık.
Fitne, bir kez daha uyandırıldı. İngiliz kumandalı Batılı siyaset teorisyenleri Vahabiliğin Sünniliği tesir altına alması için bütün imkânları seferber etmişler. Birçok ülkede “Müslümanlar Kardeştir!” sözüne inanmayan ne kadar eli kalem tutan, ağzı laf yapan, etkili/yetkili ve nüfuz sahibi insan varsa her birisi bir köşe başına yerleştirildi. Bir anda kurulan Tv kanallarında, internet sitelerinde yorumcu/program yapımcı olan bu kimseler; yazar, gazeteci, akademisyen olarak silahların, tank ve topların yaptıklarına eşdeğer “yıkıcı eylem ve söylemler” geliştirdiler ki; bunun öngörülen sonucunda da dünyanın değişik bölgelerinde Şiilere yönelik intihar saldırıları hızla artan bir şekilde devam ediyor. Neredeyse artık günümüzde ortalama her gün 20-30 civarında Şii, ya ekmek kuyruğunda, ya pazarda, ya okulda toplu kıyıma uğruyor. Eylemi yapanlara yönelik diller suskunken, eylemi gerçekleştirenlerde cennetlik oldukları kanısıyla noktalıyorlar yaşamlarını…
Küresel emperyal güçlerin Osmanlı döneminde Araplar ve Türkler arasında çıkardıkları ayrışma bu kez aynı bölgede Şii-Sünni adı altında yürütüyor. Pratik anlamda bölgede çeyrek asırdan fazla bir zamandır İsrail ve Emperyalizm karşıtı söylem ve eylem üzere olan İran’ın Şii oluşu, düşmanın bu kez de bu yolu deneyerek onunla hesaplaşmasını gerektiriyor. İran, halkının hakkı olan yeraltı zenginliklerini pazarlık konusu etmemekle beraber; Ortadoğu’da işgalci İsrail’e karşı bir türlü diz çökmeyince, İslam tarihini oldukça iyi tahlil etmiş düşmanları sayesinde içeriden düşürülmeye çalışılıyor. Yaşananlar, aslında 30 yıldır devam eden savaşın taktiksel değişimi sadece.
Sizlerde mutlaka izliyorsunuzdur. İvmesi gittikçe artan Şiilik aleyhtarlığında ülkemizde de artık hikmetinden sual dahi olunmayacak bir kesim, toplumu gerecek, onların nasırına basacak denli hakaretamiz söylemlerle ulu orta bir şekilde “sözünü sakınmadan” yapıyor işini…
Biz biliyoruz ki, bir toplumun medeniliği, kalitesi o toplumun kültürel derinliği ile direkt alakalıdır. Aslında yıllardır suskunluğu eleştiren bizleriz. Konuşmanın, tartışmanın, tahlilin namusunu kirletmeden yapılacak her çalışma, aslında toplumun doğruları bulmasına yarayacak yegâne metottur. Herkes biliyor ki daha düne kadar Şiiliği, Sünniliği veya bunların beslendiği ana kanal olan İslam tarihini her konuştuğumuzda “bize faydası yoktur” deyip kapatan bu kesimdi. Aşura’ya bile tahammül edemeyip “kin ve nefreti körüklüyor” gibi acayip bir gerekçeyle göz ve kulaklarını kapatanlar şimdi öyle tahliller yapıyorlar ki; insan acı bir gülümsemeyle yetiniyor.
Kaçan yok, kapatan yok, korkan yok!
Eğer Şiilik konuşulacaksa bu, tam da bizim istediğimiz şey. Ancak AKP’nin 10 yıllık serencamında ciddi ilkesel erozyon geçirmiş çevreler bu önemli konuyu ya hakaret, iftira etmek için ele alıyorlar yâda bir başka birkaç ülkeyi (İran/Irak/Suriye vd…) boğmak için. Yani bir anlamda kimsenin üzüm derdi yok, bağcıyı dövmek peşindeler. İşin öyle cılkı çıkmış ki normalde Şiiliğin “Ş”si noktasında olmayanlar bile “uzman” diye oturtuldukları yerlerde arzı endam ediyorlar. Birde cinlik çıkmış ortaya, her türlü yalanın iftiranın önüne “diyorlar ki, iddiaya göre, söylentilere göre vd…” bir cümle yerleştirerek iftira atıyorlar.
Maalesef Şiileri “yetim çocuk” zanneden çevreler basıp bağlıyor. Her biri sırtını bir “güvenli” yere yaslamanın verdiği cesaretle iftira ve kan denizini büyütüp duruyor.
Ancak bilmiyorlar ki en büyük “dayanak” hakikattir. Şiilikte gücünü buradan alıyor.
MUHAMMED AK