1 Haziran 2013 - 19:30
Kûfe’den Medine’ye Son Yolculuk

Allah‘ın adıyla İmâm (a.s) hüzün ve keder içerisinde birkaç gün daha Kufe’de kalıp kardeşi İmâm Hüseyin (a.s), Ehl-i Beyt’in diğer efradı ve birkaç yâreniyle birlikte Medine’ye doğru yola koyuluyorlar. Zahmet ve meşakkatle dolu bir yolculuktan sonra Medine’ye vardıklarında halk onları büyük bir sevgi seli içerisinde karşılıyor.

 Bir zamanlar kendilerine hicret eden Allah Resulü’nü (s.a.a) nasıl bir coşku ve heyecanla bağırlarına basıp karşıladılarsa, şimdi de bir benzeri heyecan ve coşku yaşanıyordu Medine sokaklarında. Halk gözyaşları içerisinde kucaklayıp bağırlarına basıyordu Allah Resulü’nün (s.a.a) ümmete emanet ettiği can torunlarını.

        Medine halkının nübüvvet hanesine olan ilgi, alâka ve özlemi onların ilmine olan susamışlıklarını da ortaya koyuyordu. Kısa bir süre içerisinde Medine’de her iki imâmın himmeti ile ilmî manada yeni bir ihya ve tecdid hareketi başlatılmıştı. İmâmların (a.s) Medine’ye geldiğini haber alan çevre illerinden insanlar da akın akın ziyarette bulunup nur hanesinden ilim tedris etmekte idiler. Bu müspet gelişme ile nur imâmlarının hanesi ve Mescid-i Nebevî yeniden ilim ve irfanın merkezi haline gelmişti.

        Halkın Ehl-i Beyt imâmlarına olan teveccühü ve onlardan ilim öğrenme aşkı Mescid-i Nebevî’nin kısa süre içerisinde bir eğitim müessesesine dönüşmesine neden olmuştu. Bu medresede başta akaid, tevsir ve fıkıh olmak üzere her türlü dinî bilgiler öğretilmekte, karşılaşılan ilmî müşküller çözüme kavuşturulmakta idi. Uzun bir fetret döneminden sonra Medine halkı ve civar beldelerden insanlar yeniden bilinçleniyordu. Açıkçası, Medine bu süreç içerisinde adeta ikinci bir “Asr-ı Saadet“ e tebdil edilmiş oldu. Zira her iki İmâm (a.s) vahye ve nübüvvete niyâbet etmekte idiler.

        “O, onlara Allah’ın ayetlerini okur, onları kötülüklerden arındırır, onlara Kitab‘ı ve hikmeti öğretir.“ (Cuma:2)

          “Onları emrimiz uyarınca insanları hidayete yönelten (doğru yola ileten) önderler (imâmlar) kıldık. Onlara yararlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdi.“ (Enbiyâ:73)

        On yıllık bu süre içerisinde İmâm Hasan (a.s) ve İmâm Hüseyin’in (a.s) gayretli çalışmalarıyla Medine’de binlerce ilim erbabı âlim yetişmiş oldu. Elbette ki, Medine’de sadece ilimle iştigal edilmiyordu. Aynı zamanda çeşitli sosyal sorunların çözümü hususunda müracaat edilen merci Medine valisi değil, imâmlardı. Özellikle halkın yoksul kesimi sorunlarını halli ve bir takım ihtiyaçlarının giderilmesi için imâmların kapılarını çalmakta idi.

        (İmâm Hasan’ın (a.s) böylesine geniş kapsamlı sosyal faaliyetlerini Dr. Taha Hüseyin siyasî bir parti hareketi olarak değerlendirmektedir.  Biz ise âcizâne olarak her iki İmâm’ın (a.s) bu hareket ve faaliyetini Kerbelâ  inkîlabının-aşûra kıyâmının ön hazırlığı olarak görüyoruz.)

        Elbette, Medine’deki bu güzel gelişme valinin ve Muâviye’nin ajanlarının dikkatinden kaçmıyordu. Zaten öteden beri gizliden gizliye, Medine’de olup-bitenler hakkında Muâviye’ye raporlar hazırlanıp bilgiler aktarılmakta idi. Muâviye, Medine’deki bu gelişmeyi kendi saltanatına yönelik bir tehdit olarak gördüğü için İmâm Hasan’ı (a.s) bu süre içerisinde ortadan kaldırmanın şeytanî planlarını yapmakla meşguldü.

         Muâviye eskiden beri sinsiliği, hinliği ve kalleşliği ile bilinen biridir. Ki, Malik Eşter’i de daha önce sinsice ve haince bir yönteme baş vurarak yani zehirletip şehid etmişti. Emeline ulaşma uğruna yapmış olduğu tam da yılan ve akreplere özgü bir davranıştan başkası değildi. Bu meyanda tam on yıl içerisinde İmâm Hasan‘a (a.s) yönelik aynı taktiği dört kez uygulayan Muâviye sonuncusunda emeline ulaşmıştı.

        Dördüncü zehirleme teşebbüsü, İmâm’ın (a.s) eşi olan Eş’âs kızı Cu’de aracılığı ile gerçekleşmişti. İmâm (a.s) bu zehirlenme ile bedenen büyük acılara düçar olmuş mide kanaması geçirmişti. İmâm (a.s) bu halini şöyle dile getiriyor: “Bundan evvel beni üç kez zehirlediler, ama bu dördüncüsü kadar acı görmedim.“

        İmâm (a.s), bu menfur tuzağın ardından kısa bir süre sonra şehâdet şerbetini içmişti. Şehâdet haberini alan Medine halkı büyük bir hüzün ve kedere gark olmuş ve peygamber şehri matem havasına bürünmüştü.

        (İmâm Hasan’ın (a.s) Muâviye tarafından zehirletilme hadisesi Sünnî kaynaklarda da aktarılmaktadır. Örneğin: İbn Ebi’l Hadid, 4/17; Tezkiretu’l-Havas; 222, El-İstiab, 1/374)

        İmâm Hasan (a.s), hicretin 50’nci yılında 47 yaşında iken Rabbine kavuştuğu rivayet edilmektedir. Cenazesine adeta bütün Medine iştirak etmişti. O gün büyük bir kalabalık ve izdiham söz konusuydu. Sa’lebe bin Malik şöyle diyor. “İmâm Hasan’ın (a.s) cenazesini teşyi edenler o kadar çoktu ki, iğne atılsa yere düşmezdi.“

        Beni Ümeyye ise bu kalabalıktan son derece rahatsız olmuş ve Resulullah’ın (s.a.a) ciğerparesinin na’şına saygısızlık ederek, onun dedesinin yanına defnedilmesine mani olmuşlardı. Tarihî kaynakların aktardığına göre Aişe validemiz de boz bir katıra binerek olay mahalline gelip Ümeyye oğullarına destek olmuş ve yaşanan bu hengâmede atılan oklarla İmâm’ın (a.s) tabutu da isabet almıştı.

        İmâm Hüseyin (a.s), abisi İmâm Hasan’ın vasiyeti uyarınca Beni Ümeyye ile çatışmaktan kaçınıyor ve İmâm’ın (a.s) cenazesini Baki kabristanlığına götürüp büyük annesi Esed kızı Fatıma’nın mezarının yanına defnediyor.

        Sonuç olarak, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın yeryüzü insanlığına hücceti olan nur imâmlarının, ikincisinin de birincisi gibi kıymeti bilinmemiş ve ümmet gereği gibi kendilerinden yararlanamamıştı.

        Oysa onlar, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsınlar diye görevlendirilmişlerdi. Onlar nübüvvetin gerçek varisleri ve vasileri olarak bulundukları dönemde insanlara hidayet yollarını göstermenin, Yüce Allah’ın rızası istikametinde toplumsal düzeni tanzim etmenin teminatı idiler. Onlar alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin mutlak varisleri idiler.

        Ancak ne yazık ki bu olmadı ve Muâviye’nin iş başına geçmesiyle ümmet tekrar cahiliyenin karanlık kollarına doğru yol almaya başladı. Elbette ki, bütün bunlar Sakife’deki ihanetin acı sonuçlarıydı. Kur’an‘da ön görülen medeniyetin inkişafı 12 imâmın velâyet ve rehberliğini zorunlu kılmaktaydı ve bu olmadı. “Medine-i Fazıla“ yeniden ihya edilmeye doğru gidilirken yılan ve çıyan tıynetindeki hain ve melun düşman kusup enjekte ettiği zehirle buna engel oldu.

HAZIM KORAL