3 Haziran 2013 - 19:30
40 Maddede Biz Caferi-Şiiler… (2)

20- Caferi Şiiler Resulullah’tan (s.a.a) rivayet edilen çok sayıdaki hadislere dayanarak Hz. Fatıma’nın (s.a) evlatlarından olan beklenilen Mehdi’nin varlığına inanırlar. İmam Hüseyin’in (a.s) 8. oğlu İmam Hasan Askerî hicrî 260. yılda vefat edince ismi Muhammed ve künyesi Ebu’l-Kasım[1] olan biricik oğlu Hz. Mehdi’den başka çocuğu yoktu. Güvenilir Müslümanlardan bir grubu onu gümüş, dünyaya geldiğini ve özelliklerini, babası tarafından apaçık bir şekilde imam olarak tanıtıldığını rivayet etmişlerdir. Hz. Mehdi (a.f) dünyaya geldikten beş yıl sonra gaybete çekilerek gözlerden saklı kalmıştır; çünkü düşmanları onu tutuklayıp öldürmek istiyorlardı. Oysa Allah Teala onu ahir zamanda evrensel ve adaletli İslam hükümetinin gerçekleşmesi ve yeryüzünün fesat ve zulüm ile dolduktan sonra temizlenmesi için bekletmeyi irade etmiştir.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Hz. Mehdi’nin (a.f) uzun ömrülü olmasında şaşılacak bir durum yoktur. Çünk Kur’an-ı Kerim Hz. İsa’nın (a.s) mübarek doğumundan 2004 yıl geçmesine rağmen günümüze kadar yaşadığını bildiriyor. Hz. Nuh (a.s) kavminin arasında 950 yıl yaşayıp onları Allah’a davet etmiş, Hızır (a.s) da hala yaşamaktadır.

Allah’ın her şeye gücü yeter; O’nun iradesi kesinlikle gerçekleşir; hiçbir şey ne onu engelleyebilir ne de geri çevirebilir. Kur’an-ı Kerim Hz. Yunus (aleyhi ve ala nebiyyina selam) hakkında şöyle buyuruyor:

“Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) yeniden diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı.”[2]

Ehl-i Sünnet’in ileri gelen alimlerinden büyük bir grubu İmam Mehdi’nin dünyaya geldiğini ve varlığını itiraf etmiş, anne ve babasının isimlerini ve onun özelliklerini dile getirmişlerdir; örneğin:

a- Abdulmümin Şeblencî Şafii “Nuru’l-Ebsar Fi Menakıb-ı Âl-i Beytin’n-Nebiyi’l-Muhtar” adlı kitabında.

b- İbn Hacer-i Heytemî el-Mekkî eş-Şafii, “Sevaiku’l-Muhrika” adlı eserinde. O, bu eserinde diyor ki: “Ebu’l-Kasım Muhammed Hüccet babası vefat edince beş yaşındaydı. Fakat Allah Teala o yaşta ona hikmet verdi ve onu el-Kâim el-Muntazar diye adlandırdı.

c- Kunduzzî el-Hanefî el-Belhî, “Yenabiu’l-Mevedde” adlı eserinde. (Osmanlı İmparatorluğu döneminde Astane’de Türkçe olarak basılmıştır.)

d- Seyyid Muhammed Sıdık Hasan Kanveci Buharî, “el-İzaet-u Li Ma Kane ve Ma Yekunu Beyne Yedeyi’s-Sae” adlı kitabında. Buraya kadar isimlerine değindiğimiz kişiler geçmiş ulemadandır.

Son zaman ulemasından ise, Doktor Mustafa Rafii, “İslamuna” adlı kitabında İmam Mehdi’nin (a.f) dünyaya geldiğine değindikten sonra buna yönelik yapılan tüm eleştirileri reddetmiştir.

21- Caferi Şiiler namaz kılar, oruç tutar, zekat verir, mallarının beşte birini humus olarak verir, Mekke-i Mükerreme’deki Beytullah’ı ziyaret ederek hacc yapar, ömürde bir kez farz olarak ve daha fazlasını müstehap olarak hacc ve umre amellerini yerine getirirler. İnsanları iyiliğe emredip kötülükten sakındırırlar; Allah’ın ve Peygamberin dostlarını dost tutup Allah’ın ve Peygamberinin düşmanlarını düşman bilirler. İslam’a karşı savaş ilan eden ve İslam ümmetinin üzerinde egemenlik kurmaya çalışan tüm kafir ve müşriklerle Allah yolunda cihad ederler. Ticaret, kira, nikah, boşanma, miras, eğitim, süt verme, hicab gibi toplumsal, iktisadi ve ailevi şeyleri hanif İslam ahkamına uygun olarak icra ederler. Bu hükümleri takva sahibi olan fakihleri ictihad yolu ile Kitab, sahih sünnet, Ehl-i Beyt’ten gelen hadislerden, akıl ve ulemanın icmasından alırlar.

22- Günlük farz namazların her birinin belirli bir vakti olduğuna, günlük beş vakit namazın “Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı” namazlarından ibaret olup her namazı özel vaktinde kılınmanın daha faziletli olduğuna inanırlar. Fakat öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kılarlar; çünkü Sahih-i Müslim ve diğer kaynaklarda da geçtiği üzere Resulullah’ın (s.a.a) bir özrü, hastalık, yağmur ve sefer söz konusu olmadan ümmete kolaylık ve bir hafifletme olması için öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek kılmıştır. Tabii ki bu günümüzde çok doğal bir iştir.

23- Caferiler de diğer Müslümanlar gibi ezan okurlar. Ancak “Heyye ala’l-felah” cümlesinden sonra “Heyye ala hayri’l-amel” cümlesini söylerler; çünkü Hz. Peygamber (s.a.a) döneminde ezanda bu cümle okunmasına rağmen Ömer b. Hattab, “Ezanda bu cümle söylenecek olursa, Müslümanlar en hayırlı amelin namaz olduğunu öğrenince bu söz onları cihattan alıkoyar” gerekçesiyle onu ezandan kaldırdı. (Nitekim Allame Kuşçu el-Aş’arî “Şerh-u Tecridi’l-İtikad” kitabında bunu açıkça vurgulamış, Kindî’nin “el-Musannef”inde, Muttakî Hindî’nin “Kenzu’l-Ummal”ında ve diğer kaynaklarda da kaydedilmiştir bu mevzu.) Yine Ömer b. Hattab ezana “Es-Salat-u Hayrun Mine’n-Nevm” cümlesini eklemiştir; halbuki Peygamber efendimizin (s.a.a) döneminde ezanda bu cümle yoktu. (bk. hadis ve tarih kitapları).

İslam dininde ibadet ve ibadetlerin ön hazırlıkları kutlu şeraitin emir ve iznine bağlıdır; yani bu konudaki her şey Kitab ve sünnetten özel veya genel bir nassa dayanmalıdır; aksi durumda yapılan amel bidat olur ve sahibinden kabul edilmez… İşte bu nedenle kişinin şahsî görüşüyle ne ibadete bir şey eklenebilir ve ne de ondan bir şey eksiltilebilir; bütün din işlerinde durum böyledir.

Caferi Şiilerin “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah” cümlesinden sonra “Eşhedü enne Aliyyen veliyullah” cümlesini eklemelerine gelince; onların bu ameli Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamlarından (a.s) gelen rivayetlere dayanır. Bu rivayetler apaçık bir şekilde şöyle geçer: Nerede “Muhammedun Resulullah” cümlesi zikredilirse peşinden “Aliyyun veliyullah” cümlesini zikredilir; cennetin kapısına da bu şekilde yazılmıştır. Bu cümle Şia’nın Ali’yi (a.s) peygamber bilmediğini gibi maazallah uluhiyeti ve rububiyet makamına da çıkarma-dığını tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Bunun için Allah katında matlup olması ümidiyle şehadeteynden sonra “Aliyyen veliyullah” demek câizdir. Ancak bu cümle ezanın bir parçası olarak yada ezanda farz olarak okunmaz. Caferi Şiilerinin fakihlerinin çoğunluğu-nun görüşü budur.

Dediğimiz gibi, ezanın bir parçası olarak söylenmeyen bu fazlalık esasen İslam dininde olmayan bir şey sayılmadığı için bidat de değildir.

24- Şiiler toprak, taş, kaya, yeryüzünün diğer parçaları ve hasır gibi yerden biten şeylerin üzerine secde ederler; yaygı, kumaş, yenilecek, giyilecek türü şeylerin üzerine secde etmezler. Çünkü Şii ve Sünni kaynaklarında nakledilen birçok rivayette Resulullah’ın (s.a.a) toprak veya yere secde ettiği ve Müslümanlara da böyle yapmalarını emrettiği geçmektedir.

İşte bu nedenle Bilal Habeşî bir gün yakıcı sıcaktan korunmak için sarığının bir köşesine secde edince Peygamber efendimiz (s.a.a) mübarek eliyle Bilal’in alnından emamesini çekerek, “Ey Bilal! Alnını toprağa bırak” buyurdu.

Efendimiz Suheyb ve Ribah için de¸ “Ey Suheyb! Alnını toprağa bırak” ve “Ey Ribah! Alnını toprağa bırak” buyurmuştur. (bk. Buharî, Kenzu’l-Ummal, İbn Razzak San’anî’nin Musannef’i, Kaşifu’l-Gıta’nın es-Sucud-u Ala’l-Arz’ı)

Çünkü Sahih-i Buharî ve diğer kaynaklarda olduğu gibi, Peygamber efendimiz (s.a.a), “Yeryüzü benim için secde mahalli ve temizleyici kılınmıştır.” şeklinde buyurmuştur.

Çünkü toprağa secde ve secdede alnı yere bırakmak Allah Teala’nın huzurunda secde için daha uygundur; çünkü bu hareket yaratanın karşısında daha fazla huzu ve huşuyu çağrıştırmaktadır. Aynı zamanda insana topraktan yaratıldığını da hatırlatmaktadır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Sizi topraktan yarattık, yine ora-ya döndürürüz ve sizi bir kez daha ondan çıkarırız.”[3] 

Secde huzu ve huşunun zirvesidir. Huzu ve huşunun zirvesi ise seccade, halı, kumaş ve mücevherlere secde etmekle değil, bedenin en üstün şeyi olan alnı en alçak ve değersiz olan toprağa bırakmakla gerçekleşir ancak. (bk. Onuncu asrın ulemasından Mısırlı Şe’ranî el-Ensarî’nin el-Yevakit-u ve’l-Cevahir adlı kitabı).

Evet, üzerine secde edilecek toprağın pâk olması gerekir. Onun için Şiiler yanlarında temiz toprak (sıkıştırıl-mış toprak) taşırlar. Bu da temizliğinin vurgulanması içindir. Bazen bu toprak teberrük için Resulullah’ın (s.a.a) torunu İmam Hüseyin’in (a.s) şehid düştüğü Kerbela toprağı gibi mübarek yerlerden alınır. Nitekim bazı sahabeler de yolculukta üzerine secde etmek için teberrük amacıyla yanlarına Mekke taşlarından alırlardı. (bk. San’anî’nin Musannef’i)

Fakat Caferi Şiiler bu konuda ısrar etmemekte ve sürekli de böyle yapmamaktadırlar; temiz ve pâk olan herhangi bir taşın üzerine secde ederler. Nitekim hiç tereddüt etmeden Mescid-i Nebi ve Mescid-i Haram’a döşenen taşların üzerine secde etmektedirler.

Yine Şiiler namazda sağ ellerini sol ellerinin üzerine koymazlar. Çünkü Peygamber efendimiz (s.a.a) böyle yapmamış, efendimizin böyle yaptığı kesin ve kati nalss ile sabit olmamıştır. Nitekim Malikiler de böyle yapmazlar. (bk. Buhari, Müslim, Sünen-i Beyhakî. Bu konuda Malikilerin görüşünü bilmek için bz. İbn Rüşd-i Kurtubî’nin Bidayetu’l-Muctehid kitabı ve diğer kaynaklar).

25- Caferi Şiiler abdestte ellerini yıkarken dirseklerden parmak uçlarına doğru yıkarlar; bunun aksini yapmazlar. Çünkü onlar abdest almayı Ehl-i Beyt İmamlarından (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) öğrenmişlerdir. Ehl-i Beyt İmamları (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) ise abdesti Resulullah’tan (Allah’ın selamı onun ve Ehl-i Beytinin üzerine olsun) öğrenmişlerdir; doğal olarak onlar dedelerinin nasıl abdest aldığını diğerlerinden daha iyi bilirler. Peygamber efendimiz (s.a.a) ise böyle abdest alıyordu. Abdest ayetinde[4] geçen “be” harfi “birlikte” olarak tefsir edilmiş -ve böylece “ellerinizi dirseklerle birlikte yıkayın” anlamı verilmiştir-. Nitekim Şafii-i Sağir de “Nihayetu’l-Muhtac” adlı kitabında ayeti böyle tefsir etmiştir.

Aynı şekilde onlar bu sebepten dolayı abdest alırken ayaklarını ve başlarını meshederler, ayaklarını yıkamazlar. Çünkü İbn Abbas, “Abdest iki yıkama ve iki meshten ibarettir” veya “İki yeri yıkamak ve iki yeri meshetmekten ibaretti” demiştir. (bk. Sünen ve müsnetler ve yine Fahr-i Razî Tefsiri, abdest ayetinin tefsirinde).

26- Şiiler Kur’an-ı Kerim’in, “O halde onlardan yararlanmanıza karşılık, kesilen ücretlerini bir hak olarak onlara verin.”[5] ayetine dayanarak muta nikahının caiz olduğuna inanmaktadırlar. Müslümanlar Resulullah’ın (s.a.a) döneminde bu nikahı yapmış, sahabe de Ömer b. Hattab’ın hilafetinin yarısında kadar onu uygulamıştır. Bu meşru nikah daimî nikahla şu hususlarda ortaktır:

a- Muta nikahı yapılan kadının kocası olmamalı, nikah akdi okunurken kadın akdi okuma ve erkek de kabul etme gücüne sahip olmalıdırlar.

b- Kur’an-ı Kerim’in yukarıdaki ayette geçen apaçık nassı gereğince daimî nikahta “mihir” ve muta nikahında “ücret” denilen malın kadına verilmesi farzdır.

c- Kadınla erkek birbirlerinden uzaklaşmasından sonra kadının iddet gözetmesi farzdır.

d- Kadınla erkek birbirlerinden ayrıldıktan sonra iddet gözetmesi farzdır, çocuk babaya aittir ve kadının sadece bir tane kocası olması farzdır.

e- Çocukla babası ve yine çocukla annesi karşılıklı olarak birbirlerinden miras alırlar.

Muta nikahının daimî nikahla farkı ise, muta nikahında müddetin belirtilmesi, erkeğin karısına nafaka ve pay vermenin faz olmayışı, eşlerin birbirlerinden miras almamaları, ayrılmak için talak akdi okumaya gerek olmayıp belirtilen sürenin bitmesinin veya akitte belirtilen geriye kalan müddetin bağışlanmasının yeterli oluşudur.

Bu nikah türünün yasanmasının hikmeti ise onun meşru bir icabet oluşudur; bu nikahta daimî nikahın bütün gereklerini yerine getirmeye gücü yetmeyen, saygın ve şerefli bir hayat yaşamak isteyen erkek ve kadının cinsel ihtiyacının olması veya eşlerinin ölmesi ya da herhangi bir sebeple eşlerinin olmayışı şarttır. Dolayısıyla muta nikahı bu önemli sosyal problemi halletmenin ve İslam toplumunun fesat ve günah bataklığına düşmesini önlemenin en güzel çözüm yoludur.

Bazen bu nikah evlilik öncesi meşru olan tanışmak amacıyla yapılabilir; bu da haram olan görüşmeyi, zinayı, cinsel karışımı, tek kadınla yetinemeyen veya iktisadi açıdan bir -veya birkaç- kadının geçimini sağlama gücüne sahip olmayan ve aynı zamanda harama düşmek de istemeyen bir kimsenin istimna gibi diğer haramlara bulaşmasını da engelleyecektir.

Her durumda, bu nikah Kitab, sünnet ve sahabenin uzun bir zaman ameline dayanmaktadır. Eğer muta nikahı zina sayılacak olursa, bu, Kur’an, Peygamber ve sahabenin zinayı helal bildikleri ve muta nikahı yapanların bir süre zina yapmış oldukları anlamına gelir maazallah.

Ayrıca muta ayetinin Kur’an ve sünnetle neshedildiği söylenmemiş, bunun için kesin ve açık bir delil getirilmemiştir.[6]

On İki İmam Şiası, Kur’an-ı Kerim ve Resulullah’ın (s.a.a) apaçık nassı ile meşru olduğu bilinen bu nikahı mubah ve helal bilmesine rağmen güçlü ve sağlıklı toplumun temelini oluşturan daimî nikah ve aile kurmayı tercih etmekte ve dinimizde muta nikahı diye adlandırılan geçici nikaha -dediğimiz gibi- helal ve meşru olmasına rağmen eğilim göstermemektedir.

Dolayısıyla On İki İmam Şiası Kitab, sünnet, Ehl-i Beyt İmamların talim ve tavsiyeleri ışığında kadına büyük bir saygı duymakta ve ona büyük ölçüde değer vermektedir. Şia’nın Ehl-i Beyt İmamlarından (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) nakledilen rivayetlerde ve Şia fıkhında kadının makamı, şanı, hakları, özellikle kadına karşı ahlaki davranışlar, mülkiyet, nikah, boşanma, dadılık, süt verme, ibadet, muamelat konusunda dikkate alınması gereken yüce bir ahkamı vardır.

27- Caferi Şiiler zina, livata, faiz, saygın bir insanı öldürme, içki içme, kumar, ahdi bozma, hile, aldatma, kandırma, stokçuluk, ölçü ve tartıda hile yapıp eksik tartama, gasp, hırsızlık, ihanet, sahtekârlık, haram müzik, dans, iftira, şaibe, insanlar arasında söz gezdirme, bozgun-culuk, mümine eziyet etme, gıybet, sövme, küfretme, yalan, töhmet gibi büyük ve küçük günahları haram bilirler, sürekli bunlardan uzak durur ve mümkün oldukça onlardan sakınırlar. Kitaplar yazarak, ahlaki ve eğitici konuşmalar, toplantı ve konferanslar düzenleyerek, Cuma hutbelerinde vb. vesilelerle toplumda bu günahları önlemeye çalışırlar.

28- Onlar ahlaki fazilet ve güzelliklere önem verir, öğüt ve vaazı sever, koşarcasına vaaz dinlemeye gider, bu amaçla evlerinde ve camilerde toplantı ve merasimler düzenlerler. Yine bu amaçla Resulullah’tan (s.a.a) ve onun tertemiz Ehl-i Beyt’inden olan imamlardan (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) rivayet edilen yüce anlamlar içeren çok faydalı dua programları düzenler, bu programlarda huzu ve huşu içerisinde, ağlama ve iniltilerle özel bir manevi halle Kumeyl duası, Ebu Hamza Somali duası, Semat duası, Cevşen-i Kebir duası[7] Mekarimu’l-Ahlak duası, Ramazan ayında okunan İftitah duası gibi yüce anlamlar içeren dua ve münacatları okurlar. Çünkü bu dualar insanın nefsini arındırmasına ve Allah’a yaklaşmasına neden olur. (Bu dualar son zamanlarda çıkan Mevzuatu’l-Ed’iyeti’l-Camia=Kapsamlı Dualar Mecmua-sı’nda mevcuttur. Yine bu dualar onların arasında yaygın ve meşhur olan dua kitaplarında bulunmaktadır.)

29- Caferî Şiiler mezarlara, Peygamberin (s.a.a) ve onun tertemiz Ehl-i Beytinden olan İmamların ve onun Medine-i Münevvere’deki Baki mezarlığında defnedilen tertemiz soyundan olan İmam Hasan-ı Mucteba, İmam Zeynülabidin, İmam Muhammed Bâkır, İmam Cafer-i Sadık’ın (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) kabirlerine ve Necef-i Eşref’te olan İmam Ali’nin (a.s), Kerbela’daki İmam Hüseyin ibn Ali’nin (a.s), onun kardeşlerinin, oğullarının, amcasının oğullarının ve Aşura günü onunla birlikte şehid olan ashabının kabirlerine önem verirler. Ve aynı şekilde Samerra’da İmam Hâdi ve İmam Askeri’nin (a.s), Kazımeyn’de İmam Cevad ve İmam Kazım’ın Irak’taki kabirlerine, İran’ın Meşhed şehrinde bulunan İmam Rıza’nın (a.s) türbesine önem verirler.

Aynı şekilde Kum ve Şiraz şehirlerinde onların oğulları ve kızlarının kabirlerine ve Dimaşk’ta Kerbela kahramanı Hz. Zeyneb’in ve Kahire’de Ehl-i Beyt’in saygın kadınlarından olan Seyide Nefise’nin kabrine önem verirler.

Bütün bunları Resulullah’a (s.a.a) saygı için yaparlar; çünkü insan kendi çocukları içinde korunur ve kişinin çocuklarına saygı göstermek kendisine saygı göstermektir.  Çünkü Kur’an-ı Kerim bazıları peygamber olmadıkları halde İmran ailesini, Yasin ailesini, İbrahim ailesini ve Yakub ailesini medh etmiş ve “(Bunlar) Birbirinden türeyen nesil(ler)dir.”[8] buyurmuştur.

Çünkü Kur’an-ı Kerim “Mutlaka onların üstüne bir mescid yapacağız”[9], yani Ashab-ı Kehf’in kabirlerinin yanında Allah’a ibadet etmek için üzerine bir mescit yapacağız diyenleri eleştirip onların bu amellerini şirk olarak nitelendirmiyor. Çünkü mümin bir Müslüman yalnız Allah için ruku ve secde eder, yalnız O’na tapar. Bu ibadeti o tertemiz ve mutahhar Allah velilerinin kabirle-rinin yanında yapmalarının nedeni ise onların bulunması nedeniyle o yerin mukaddes olmasıdır. Nitekim Hz. İbrahim’in (a.s) de bulunduğu yer kutsiyet ve saygınlık kazanmıştır; dolayısıyla Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Siz de İbrâhim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın).”[10]

Mescid-i Nebi’de Hz. İbrahim’in (a.s) Makamı’nın arkasında namaz kılan Makam’a tapmış olmaz; aynı şekilde Safa ile Merve arasında sa'y yaparak Allah’ın emrine itaat eden kişi de bu iki dağa tapmış olmuyor. Allah Teala kendisine ibadet edilmesi için halk arasında kendisine nispet verilen mübarek ve mukaddes bir yer seçmiştir; Arefe günü, Mina ve Arafat toprakları gibi zaman ve mekanlarda kutsiyet vardır. Bu kutsiyetin nedeni ise onların Allah Teala’ya nispet verilmesidir.

30- İşte bu nedenle de, On İki İmam Şiası Resulullah’ın (Allah’ın selamı onun ve tertemiz Ehl-i Beyt’inin üzerine olsun) şanını farkında olan diğer Müslümanlar gibi Ehl-i Beyt İmamlarına saygı göstermek, onlardan ibret alma, onlarla ahitlerini yenilemek, onların cihad yapıp uğrunda şehid oldukları değerleri korumak için onların mezarlarını ziyaret etmeye büyük bir önem verirler. Çünkü bu mezarların ziyaretçileri bu ziyaretlerde orada yatanların faziletlerini, cihadlarını, namazı ayakta tutup zekat vermelerini ve onların bu yolda katlandıkları eziyet ve işkenceleri hatırlamaktadırlar. Ayrıca Resul-i Ekrem’in (s.a.a) mazlum soyuna karşı bu şekilde şefkat göstermek efendimizin onlara karşı duyduğu keder ve hüznünü de paylaşmak anlamına geliyor.

  1. “Hamza’ya ağlayan kimse yoktur” buyurmamış mıdır? (Efendimizin bu buyruğu tarih ve siret kitaplarında kaydedilmiştir.)

Aziz yavrusu İbrahim ölünce efendimiz ağlamamış mıdır?

Efendimiz kabirleri ziyaret etmek için Baki mezarlığına gitmemiş midir?

Peygamber efendimiz (s.a.a), “Kabirleri ziyaret edin; kabir ziyareti insana ahreti hatırlatır” buyurmamış mıdır?[11]

Evet; Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beyt’inden olan imamların kabirlerini ziyaret etmek ve orada onların yaşam ve cihadlarını hatırlamak gelecek nesillere o yüce kişilerin İslam ve Müslümanlar için canlarını feda etmelerini hatırlatır ve onların içine şecaet, cesaret, fedakarlık ve Allah yolunda şehadet ruhunu eker.

Bu, insanî, medenî ve mantıklı bir ameldir. İnsanlar büyük kişilerini, kuruluşlarının kurucularını ebedileştirir ve çeşitli şekillerde onların anılarını yaşatırlar; çünkü bu hareket onlar için kıvanç kaynağı ve değerlerinin güçlenmesine neden olur; yine insanların onun ve değerlerinin etrafında toplanmasına sebep olur.

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin de peygamberlerin, velilerin, salih kulların davranışlarına işaret edip onların kıssalarını anlatırken amaçladığı hedef de budur

31- Caferi Şiiler günahların bağışlanması, hacetlerin revası, hastaların şifası için Resulullah (s.a.a) ve onun tertemiz Ehl-i Beyt’inden şefaat talep eder ve onları Allah’a vesile kılarlar; çünkü bunu Kur’an emrediyor ve buna davet ederek şöyle buyuruyor: “Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah'tan, günâhlarını bağışlamasını isteseler ve Elçi de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allâh'ı affedici, merhametli bulurlardı.”[12]

Ve yine buyuruyor ki: “Rabbin, sana verecek ve sen râzı olacaksın.”[13] İşte verilecek olan bu şey şefaat makamıdır.

O halde Allah Teala’nın yüce peygamberine günahkarlar için şefaat makamını ve hacet sahipleri için vesile makamını verdikten sonra insanlara Peygamber efendimizden (s.a.a) şefaat talep etmelerini yasaklaması ye ya Peygamberin bu makamdan istifade etmesinin yasaklanmış olması nasıl düşünülebilir?!

Allah Teala Yakup oğullarının kıssasını anlatarak onların babalarından şefaat talebinde bulunup şöyle dediklerini buyurmuyor mu: “(Oğulları): "Ey babamız, bizim günâhlarımızın bağışlanmasını dile. Gerçekten biz günâh işledik." dediler.”[14] Ama her türlü kusurdan masum olan yüce peygamber onların bu taleplerine itiraz etmeyerek, “Sizin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim”[15] diyor.

Hiç kimse Peygamber efendimizin ve Ehl-i Beyt İmamlarının (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun) ölü olduklarını ve onlardan dua talep etmenin faydasız olduğunu iddia edemez; çünkü Peygamberler ve özellikle de Resulullah (s.a.a) diridir. Allah Teala bu konuda şöyle buyuruyor: “Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şâhid olasınız. Elçi de size şâhid olsun.”[16]

Ve yine buyuruyor ki: “De ki: Yapın (yapacağınızı); yaptığınız işleri Allâh da görecek Elçisi de, mü'minler de -görecekler-.”[17]

Bu ayetler güneş ve ayın akışı, gece ve gündüzün devam etmesi gibi kıyamet gününe kadar akıp devam edecektir.

Ve yine Peygamber ve Ehl-i Beyt’inden olan İmamlar şehittirler; şehitler ise diridirler; nitekim Allah Teala Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde bunu bildirmektedir.

32- Caferi Şiiler Hz. Peygamber ve onun Ehl-i Beytinden olan İmamların (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun) doğum günlerini kutlar, vefatlarında da matem tutarlar. Bu programlarda Peygamber efendimizi (s.a.a) ve diğer peygamberleri öven, böylece onlara uymak, onları takip etmek, onları örnek edinerek hidayet bulmak için gözleri onlara çeviren Kur’an-ı Kerim’i izleyerek onların sahih rivayetlerde nakledilen fazilet, menkıbe ve yüce makamlarını zikrederler.

Evet, Caferî Şiiler bu toplantılarda erkeklerle kadınların karışması, haram şeyler yemek ve içmek, methiye ve övgülerde guluv ve aşırılık[18] gibi mukaddes İslam dininin ruhuyla çelişen, İslam’ın kesin sınırlarının dışında kalan, herhangi bir ayetle veya sahih bir rivayetle ya da sahih bir içtihatla Kitab ve Sünnetten elde edilen genel bir kuralla bağdaşmayan haram işlerden sakınırlar.

33- Caferi Şiiler Hz. Peygamber-i Ekrem ve onun tertemiz Ehl-i Beyti’nin (Allah’ın selamın hepsinin üzerine olsun) hadislerini ihtiva eden Sıkatu’l-İslam Kuleyni’nin el-Kâfi’si, Şeyh Saduk’un “Men La Yehzuruhu’l-Fakih”i, Şeyh Tusi’nin “el-İstibsar” ve “et-Tehzib”i gibi kitaplar-dan yararlanırlar. Bunlar hadis sahasında sağlam kitap-lardır.

Bu kitaplar sahih hadisleri ihtiva etmelerine rağmen ne ashabımız, ne yazarları, ne de Caferi Şiiler onları “sahih” diye nitelendirmezler. İşte bu nedenle Şia fakihleri bunlardaki bütün hadislerin sahih olduğunu kabul etmezler. Bilakis, onlardan sadece kendi yanlarında sahih oldukları sabit olanları alır, sahih veya hasen olarak görmedikleri yada diraye, rical ve hadis ilmi kurallarına göre alınmaları mümkün olmayan hadisleri terk ederler.

34- Aynı şekilde, Seyyid Rezi’nin (r.a) derlediği İmam Ali’nin (a.s) hutbeleri, mektupları ve hikmetli sözlerinin bulunduğu “Nehc-ül Belağa”dan, İmam Huseyin’in (a.s) oğlu İmam Zeynulabidin’in (a.s) “Risaletu’l-Hukuk” ve “Sahife-i Seccadiye”si, İmam Ali’nin (a.s) “Sahife-i Aleviye”si, “Uyun-u Ahbari’r-Rıza”, Şeyh Saduk’un “Tevhid”, “Hisal”, “İlelu’ş-Şerayi’”, “Meani’l-Ahmar”ı gibi akaid, fıkıh, dua ve ahlak alanlarında tertemiz Ehl-i Beyt İmamlarından nakledilen rivayetlerin bulunduğu diğer kitaplardan da istifade ederler.

35- Caferiler, taassup ve inattan uzak olarak Ehl-i Sünnet ve Cemaat[19] kardeşlerinin kaynaklarındaki çeşitli alanlarda Resulullah’tan (s.a.a) nakledilen sahih hadislere istinat etmektedirler. Şiilerin eski ve yeni telif eserleri bunun en güzel tanığıdır. Bu eserlerde Peygamber efendimizin (s.a.a) sahabesinden, eşlerinden, ashabın ileri gelenlerinden, Ebu Hureyre ve Enes gibi ravilerin başta gelenlerinden sahih olması, Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerle çelişmemesi, akl-ı selim ve ulamanın icmasına ters düşmemesi şartıyla hadisler nakledilmiştir.

36- Caferi Şialara göre geçmişte ve günümüzde Müslümanların karşılaştıkları mihnet ve sıkıntıların şu iki şeyden kaynaklandığına inanmaktadırlar:

Birincisi; Ehl-i Beyt’in (a.s) önderliğini, onların irşat ve talimat ve özellikle Kur’an-ı Kerim hakkındaki tefsirlerini görmezden gelmek.

İkincisi; İslam fırkaları ve mezhepler arasındaki tefrika, ayrılık, ihtilaf ve kavga.

İşte bu nedenle Caferi Şiiler sürekli İslam ümmetinin saflarını birleştirmek için herkese sevgi ve kardeşlik ellerini uzatmakta, bu fırka ve mezheplerin ulemasının içtihat ve hükümlerine saygı duymaktadırlar.

İşte bu yolda Caferi uleması sadr-ı İslam’dan bu yana fıkıh, tefsir ve kelam konusundaki telif eserlerinde Şii olmayan diğer fakihlerin görüşlerine de yer vermektedirler. Buna örnek olarak fıkıhta, Şeyh Tusî’nin “el-Hilaf” adlı eserini, tefsirde el-Ezher ulemasının medhettiği Tabersî’-nin “Mecmau’l-Beyan” adlı eserini, akaidde Alauddin Kuşçi’nin şerh yazdığı Nasiruddin Tusî’nin “Tecdiru’l-İ’tikad” adlı eserini gösterebiliriz.

37- Caferi Şiileri uleması, farklı İslam mezheplerinin ulemasının fıkıh, akaid, tarih anlarında görüş alış verişinde bulunmaları, günümüz Müslümanlarını ilgilendiren olaylar hakkında görüş birliğine varmaları, İslam ümmeti arasında mantıklı bir yaklaşım zeminlerinin oluşması ve böylece istisnasız bütün Müslümanlara öldürücü darbe indirmek için fırsat kollayan İslam ve Müslümanların ortak düşmanlarına fırsat vermemek için birbirlerine iftira ve küfretmekten sakınmaları gerektiğine inanıyorlar.

İşte bu nedenle Caferi Şiiler, fıkıh mezhebi ve inanç şekli ne olursa olsun bütün Müslümanların kafir olduğunda ittifak ettiği kişi hariç hiçbir kıble ehlini tekfir etmez, onları düşman bilmez, onlarla yumuşak bir şekilde müşavere eder, İslam fırka ve mezheplerinin içtihatlarına saygı duyar, kendi mezhebinden Caferiliğe geçenlerin amellerini yeterli bilir, onların üzerinden mükellefiyetin kalktığına ve zimmetinin beri olduğuna inanırlar. Kendi mezhebine uygun olarak namaz kılmış, oruç tutmuş, hac yapmış, zekat vermiş, nikah, talak, alış-veriş ve… yapmışlarsa bu farzlardan hiç birinin kazasını yapmaları farz değildir onlara. Nitekim önceki mezhebine uygun nikah veya talak akdi okumuşlarsa bunları yenilemeleri farz değildir.

Onlar nerede olurlarsa olsunlar diğer Müslüman kardeşleriyle öz kardeş ve akrabaları gibi birlikte yaşarlar.

Evet; Caferiler Bahailik, Babilik, Kadiyanilik gibi istismar mezhepleriyle bağdaşmaz, onlara muhalefet eder, onlarla savaşır ve onların büyümesine engel olurlar.

Şiiler bazen takiyyeye yaparak inanç ve görüşlerini gizlemek zorunda kalırlar. Bu da Kur’an-ı Kerim’in nassı ile meşru bir iş olup ilhad ehline karşı İslam mezheplerinin tümünün amel ettikleri bir durumdur. Takiyye iki nedenden dolayı yapılır:

Birincisi: İnsanların can ve kanlarının korunması ve gereksiz yere heder olmaması için.

İkincisi: Müslümanların birliğini korumak ve dağılmaya sebep olacak şekilde birbirlerine dokunmamak için.

38- Caferî Şiiler günümüzde Müslümanların geri kalmasının nedenlerinden birini onların fikri, kültürel, bilimsel ve teknolojik olarak geri kalmaları biliyor; bunun çaresi ise kadınlı erkekli bütün Müslümanların toplanması, üniversite ve fakülte gibi bilimsel merkezler oluşturarak fikrî ve kültürel alanlardaki yanlış anlaşılmaların giderilmesi, iktisadi, imar ve sanayi alanlarındaki problemleri halletmek için hadislerden elde ettiğimiz şeylerden yararlanılması ve bu ümmetin evlatlarını amel sahasına çıkarmak için onların kalbine güven tohumlarının ekilmesi, kendi ürünleriyle yetinilmesidir; bu da ecnebilere bağlılık ve uşaklığa son verecektir.

İşte bu nedenle Caferiler nerede olurlarsa olsunlar ilim ve öğretim merkezleri kurmuş, çeşitli bilim dallarında uzman kişiler yetiştirmek için fakülteler kurmuşlardır. Nitekim bütün beldelerdeki üniversite ve fakültelerde faaliyet başlatılmış, oralardan bilimsel merkezlere ulaşan çeşitli alanlarda bilim adamları ve uzman kişiler çıkarmıştır.

39- Caferiler kendi aralarında “ahkamda taklit” dedikleri şeyle sürekli ulema ve fakihleriyle bağlantı içerisindedirler. Dolayısıyla onlar fıkıh alanındaki problemlerini çözmek için bu alimlere müracaat etmekte, hayatlarının bütün alanlarında bu fakihlerin görüşlerine uygun hareket etmektedirler. Çünkü onlara göre fakihler tertemiz Ehl-i Beyt İmamlarının temsilcileri ve onların genel sefirleridirler. Caferi ulema ve fakihleri geçimlerini sağlamak ve mali problemlerini çözmek için devlet ve hükümetlere dayanmadıkları için bu büyük mektebin evlatları arasında çok büyük ve yüce bir güvene sahiptirler.

Dinî ilimler havzaları -fakih ve alim yetiştirme merkezleri- mali ihtiyaçlarını, insanların namaz ve oruç gibi üzerlerine bir vazife bilerek kendi istekleriyle ve gönül rızasıyla ulemaya verdikleri humus ve zekatlardan temin ederler.

Çünkü İmamiye Şiilerine göre alış-verişten elde edilen kazançtan humus vermenin farz oluşu apaçık delillere dayanmaktadır; bu delillerin bir kısmı bazı sihah ve sünenlerde geçmektedir (bk. Şia fıkhında istidlale dayalı humus kitapları.)

40- Caferi Şiiler, Müslümanlara karşı Kitap ve sünnete uygun davranan, Müslümanların haklarını koruyan, diğer devletlerle sağlıklı ve adilane ilişkiler kuran, sınırlarını koruyan, Müslümanların kültürel, iktisadi ve siyasi bağımsızlığını temin eden ve böylece Allah Teala’nın “İzzet, ancak Allâh'a, Elçisine ve mü'minlere mahsustur.”[20] Ve yine, “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” buyruğunda irade ettiği gibi bütün Müslümanların aziz olmasını sağlayan yönetimlere sahip olmanın Müslümanların hakkı olduğuna inanmaktadırlar.

Ve Şiiler, İslam’ın mükemmel ve kapsamlı bir din olması açısından yönetim konusunda dakik bir yol ve projesi olduğuna, büyük İslam ümmetinin ulemasının bu yol ve bu sistemin mükemmel bir örneğini sunmak için bir araya gelip görüş alış verişinde bulunmaları ve böylece bu ümmeti bitmek bilmeyen problemlerin şaşkınlığından kurtarmaları gerektiğine inanıyorlar. Gerçekten Allah yardım edicidir.

“Eğer siz Allâh(ın dinin)e yardım ederseniz (Allâh da) size yardım eder; ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar.”[21]

Caferi diye adlandırılan İmamiyye Şiasının inanç ve şeriat alanındaki apaçık çizgileri bunlardır.

Bugün bu gurubun evlatları bütün İslam beldelerinde diğer Müslüman kardeşleriyle bir arada yaşıyor. Onlar Müslümanların varlık ve izzetini korumaya ve bu yolda canlarını ve mallarını vermeye hazırdırlar.

Hamd alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

İLGİLİ HABERLER

40 Maddede Biz Caferi-Şiiler… (1)[1] -  Sahihlerde ve iki mektebin diğer kitaplarında peygamber efendimizden (s.a.a) şöyle rivayet edilmiştir: “Ahir zamanda adı adıma, künyesi künyeme uyan benim soyumdan bir kişi çıkacak zulüm ve sitemle dolmuş olan yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracaktır.”

[2] - Saffat, 143-144.

[3] - Tâhâ, 55.

[4] - Maide, 6.

[5] - Nisa, 23.

[6] - Mutayla ilgili bütün hadisler için bk. çeşitli İslam mezheplerinde muteber bilinen müsned, sünen ve sihahlara.

[7] - Cevşen-i Kebir duası inci dizisi gibi birbirinin arkasına dizilen ve güzelliği insanı hayrete düşüren Allah Teala’nın bin ismini içeren etkili bir duadır.

[8] - Âl-i İmran, 34.

[9] - Kehf, 21.

[10] - Bakara, 125.

[11] - Şifau’s-Sukkam Li Sebki eş-Şafii, s.107, Sünen-i İbn Mace’de, c.1, s.117’de de böyle geçer.

[12] - Nisa, 64.

[13] - Duha, 5.

[14] - Yusuf, 97.

[15] - Yusuf, 98.

[16] - Bakara, 143.

[17] - Tevbe, 105.

[18] - Guluv, bir insanı ilahlık veya rablik makamına yükseltmek veya onun Allah’ın iradesi ve izninden müstakil olarak bir şey yapabileceğine inanmaktır; nitekim Hıristiyanlar ve Yahudiler peygamberleri hakkında böyle yapmışlardır.

[19] - Burada şunu da hemen belirtelim ki, İmamiye Şiası da Ehl-i Sünnettirler. Çünkü onlar da Resulullah’ın (s.a.a) buyruk, amel ve onaylarını tutup uymaktadırlar. Bunardan biri Peygamber efendimizin (s.a.a) kendi Ehl-i Beyti hakkındaki buyruklarıdır; Caferiler pratikte onlara bağlı kalmaya çok büyük bir titizlik göstermektedirler. Caferiler akaid, fıkıh ve hadis kitapları bunun en açık şahididir. Nitekim son zamanlarda Peygamber efendimizin (s.a.a) Şii kaynaklarındaki rivayetlerini içeren “Sünenu’n-Nebi” isminde on cildin üzerinde çok ayrıntılı bir ansiklopedi yayınlamışlardır.

[20] - Münafikun, 5.

[21] - Muhammed, 7.

Üstat Caferü'l Hadi

ABNA.COM

Ekler