Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla
Bugün İslam düşmanlarının, emperyalistlerin İslam coğrafyasında iç karışıklık yaratmak, İslam ümmeti içerisinde tefrika ve ayrılık çıkarmak ve “Vahdet” duygusunu zayıflatmak, hatta etkisiz kılmak için kullanmış oldukları en kuvvetli koz olarak “Tarihsel Tekfircilik” mantığını gösterebiliriz.
Tekfircilik mantığının İslam dünyasındaki kökleri eskiye dayanmaktadır. İlk dönem İslam tarihinde, Peygamberimizin (s.a.a) vefatı ile başlayan süreçte, peygamberden sonra “İmamet-Hilafet” otoritesinin kimde olacağı hususunda başlayan tartışmaların, çekişmelerin akabinde, tarihe “Hariciler” olarak kayıt düşülen bir grubun ortaya çıkması ile düşünsel-fikirsel bir boyut kazandı.
Bu grup kendisi gibi inanmayan herkesi tekfir etmeye başladı. Hatta işleri öyle haddeye getirdiler ki, onların tekfir ettiklerini tekfir etmeyenleri dahi tekfir ettiler ve kanlarını helal bildiler.
Bu konuda tarihte yaşananlar hakkında detaya girmeden, bu akımın günümüze yansıması-etkisi ile ilgili, bu grubun karakter-anlayış yapısı ile bire bir örtüşen günümüz yapılarına dikkat çekmek istiyorum.
Bugün İslam dünyasında, Haricilerin kafa yapısına, düşünce ve mantık köklerine en yakın grup olarak El-Kaide ve türevlerini gösterebiliriz.
El-Kaide olarak nitelenen bu grubun fikri temellerinde İbniTeymiye düşüncesi hâkimdir. Kendilerini tek doğru, tek belirleyen olarak gören bu kafa yapısı, kendisi gibi inanmayanı da “tekfir” ederek etkisizleştiriyor ve cezalandırıyor.
IŞİD TERÖRÜ…
Dış müdahalelerin etkisi ile Suriye’de başlayan iç karışıklık ve savaş yeni “tekfirci” örgüt ve yapıların ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Tekfirciliğin en çok beslendiği alan “mezhepçilik” alanıdır. Suriye’de yaşayan halkı mezhebi ayrışmaya tabi tutmayı hedefleyen bu akım, Sünni anlayış için dahi büyük bir tehlike iken, halkı, güya “Sünnicilik” yaparak Sünni kesimi yönetime karşı ayaklandırmak ve kendisine taraftar toplamak istedi.
Bu süreçte açılımı “Irak Şam İslam Devleti” olan IŞİD adlı bir yapı meydana getirildi. Bu yapı Suriye’de Siyonizm’in ve emperyalist Batının çıkarları doğrultusunda, bölgede “Direniş Hattı” olarak nitelenen İsrail-ABD karşıtı cepheye destek veren, Beşşar Esad yönetimini devirmek için harekete geçti. Akabinde son derece alçakça cinayetler işleyerek, halkın namusunu hiçe sayarak, toplu infaz ve vahşet görüntülerine imza attılar.
Suriye’de sonuç alamayan bu yapı, EL-Kaidenin silahlı gücü olan ”Nusra Cephesi” ile ters düşerek bir birlerinin kanlarını helal saydılar. Akabinde Irak’a yönelen bu yapı, Irak hükümeti içerisinde yuvalanan Irak Baas’ı kalıntılarını, tehdit ve maddi vaatler ile ikna ettikleri aşiretler ile Irak’ta güç ve mevzi kazanmaya başladılar.
MUSUL’UN ELE GEÇİRİLMESİ…
Tekfircilik esası üzerine yükselen bu yapı, Irak ve bölgelerinde, girmiş olduğu her yerde İslam’ın bütün mukaddesatını ve ihtiramını hiçe sayarak, tüm tarihi yapı ve dokuyu tahrif ederek, Şii ve Sünni ayrımı yapmaksızın toptan cinayet ve katliamlarla bir “Korku İmparatorluğu” kurmayı hedeflediler.
Bölgedeki Şii Arap ve Şii Türkmen kesim hedef alınmış, Talefer, Tuz Hurmatu ve Kerkük çevresinde akıl almaz cinayet, tecavüz ve toplu katliamlara imza attılar.
Akabinde Kürt bölgelerine yönelen IŞiD, Sünni olan Kürt toplumuna hiç acımadan ve ayrıma tabi tutmadan, Ezidi Kürt’lere varana dek saldırı, tecavüz ve katliamlar gerçekleştirdiler.
Görüldüğü üzere “Tekfirci Zihniyet” kendi hedef ve düşüncesine ters gelen ne varsa tehdit ve ortadan kaldırılması gereken bir unsur olarak görüyor.
MUSUL KONSOLOSLUĞU PERSONELİ…
Türkiye devleti tarihinde hiç bu denli şahit olmadığı bir şekilde, dış bir ülkedeki diplomatik temsilciliği ve personelinin hedef alındığı bir durum yaşamamıştı.
Başkonsolos da dâhil, 49 diplomat ve çalışan, IŞiD adlı tekfirci terörist yapı tarafında rehin alındı. Suriye’de silah ve geçiş izni verilerek desteklenen bu yapının gün gelip başına bela olacağını kestiremeyen bir Dış İşleri Bakanının “çapı” uzun zamandır tartışmaya açılmıştı bile.
Kürt Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani; “Biz Türk Dış İşlerini, yaklaşan IŞiD tehlikesine karşı uyardık. Musul konsolosluğu personelini iki gün önceden oradan güvenli bir şekilde tahliye edebileceğimizi söyledik. Bize bu konuda her hangi bir dönüş yapmadılar” beyanatını verdi.
Burada en iyimser tablo ile tam bir ihmal! (Nasıl bir ihmaldir bu?) ve beceriksizlik olduğu, konsolosluk çalışanlarının emniyeti ve hayatı ile ilgili yeteri kadar önlem alınmadığı ortadadır.
Türkiye devletini ve halkını aciz duruma düşüren, hala IŞiD terörü ve tehlikesi hakkında tek laf dahi edemeyecek kadar etkisizleştiren, tepkisizleştiren, bir kaotik politik durumun içine düşüren, bu zafiyetin mutlaka sorgulanması ve irdelenmesi gerekmektedir.
TEKFİRCİ TERÖR TÜRKİYE’DE…
Türkiye dış politikası hiçbir dönemde bu denli ağır eleştirilere maruz kalmamıştı. 2011 Eylül’ünde Suriye’de patlak veren karışıklığın akabinde, komşuları ile dostane ilişkiler içerisinde olan Türkiye devleti, bir anda Suriye devletini amansız düşman(!) olarak görmüş, Suriye’de bulunan tüm muhalif yapıları destekler konuma gelmişti.
Artık Türkiye devleti Suriye’de ki karışıklığın taraflarından biri haline gelmiş, muhalefete siyasi ve lojistik desteğini gizlemeden açıktan destekler duruma gelmişti. Türkiye’nin komşusu Suriye’deki iç karışıklıklarda, etnik ve mezhebi ayrışmaya doğru giden bu süreçten etkilenmemesi düşünülemezdi. Kısa süre içerisinde Türkiye’de bulunan farklı etnik ve mezhebi kimliğe sahip vatandaşların da içine çekildiği bir tsunami dalgasına dönüştü.
REYHANLI PATLAMASI…
Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde patlayan bomba, Türkiye’nin “Tekfirci Terör” ile tanışmasının ilanı niteliğindeydi. Artık cebinde akrep taşıyan bir ülke konumuna gelen Türkiye’yi akrep sokmuştu.
Türkiye sosyal dokusu mozaik bir yapı ihtiva etmektedir. Farklı etnik yapıları bulunduğu gibi farklı mezhebi yapılara da sahiptir. Tam da tekfirci düşüncenin alan bulması ve faaliyet göstermesi için aranan etkenlerdir. Reyhanlı patlamaları ile Türkiye Suriye’deki benzeri bir iç savaşın içine çekilmek istenmiş ve bununla birlikte Suriye’de bulunduğu pozisyonu güçlendirmesi gerektiği mesajı verilmiştir.
Artık Türkiye cihatçıların(!) geçiş güzergâhına dönüşmüş olarak hiç olmadığı kadar Selefi-Tekfirci düşünce yaygınlaşmaya başladı.
Artık Türkiye’de Alevi ve Şii vatandaşlar güven sorunu yaşar hale gelmiş, “Tekfirci” akımlar yapmış oldukları dernek, vakıf, dergi, kitap ve sosyal etkinlikler ile her geçen gün etkinliklerini arttırarak devam ettirmeye başladılar.
CAMİ VE İBADETHANELERE SALDIRI…
Suriye ve Irak’ta hız kazanan tekfirci zihniyetin Türkiye’yi teğet geçmesi düşünülemezdi elbet. Girmiş ve geçmiş oldukları her yerde kötü ve karanlık izler bırakan bu akım, izlerini Türkiye’de hiç olmadığı kadar göstermeye başladı.
Esenyurt’ta ikinci defa saldırıya uğrayan, yakılan Muhammediye ve yakın zamanda saldırıya uğrayan Hz. Ali Camisi, diğer Camiler gibi hiç şüphesiz Allah’a ibadet edilen, Allah’a secdeye gidilen yerlerdir. Camiler toplumda Allah’ın evleri olarak bilinir. Camiler her hangi bir mezhebi kimlik ile ifade edil(e)mez.
Zira cami cami’dir; cem olunan, birlik olunan, Allah’a topluca ibadet edilen yerlerdir. Fakat tekfirci zihniyetin kare kökleri ayrışmaya, bölmeye, parçalamaya odaklı olduğu için bundan rahatsız olur ve bu birlikteliği, insicamı, vahdeti parçalamak ister.
Hiş şüphesiz ki Türkiye dış politikasının Suriye ve Irak’ta almış oldukları kabul edilemez rol ve bu rolün getirmiş olduğu handikap, hiç şüphesiz bu yaşanan olumsuz hadiselerin temelini oluşturmaktadır.
Türkiye devleti derhal, bölge ülkeleri ile dostluk ve işbirliğini geliştirmeli, kendisini de hedef alan “tekfirci terör” tehlikesini fark etmelidir. Yoksa gelecek, bu ülke Müslümanlarının hiçte hak etmedikleri karanlık günlere şahitlik edebilir.
SON OLARAK; TEKFİRCİLİĞİN MEZHEBİ YOKTUR…
Evet “tekfirciliğin” mezhebi yoktur. Tekfircilik bir hastalık-virüs olarak Sünni veya Şii ayrımı yapmaz. Hasta ya da hastalığa müsait tüm bünyelerden kendisine uygun gelişme zemini bulabilir.
Tekfircilikvahdete, birlikteliğe ve ümmet olma düşüncesine karşıdır. Tekfircilik öteler, yanlızlaştırır, ayrıştırır ve sizi bir yere koymak ve orada mahkum etmek ister.
Kökeninde bu hastalığın “isyan” vardır. Bu hastalık “benlik” üzerinden O’na, O’nun emirlerine, O’na iman edenlere yani Allah’a karşı yapılan bir isyan, başkaldırıdır aslında.
Suud ve Katar’ın desteklediği Sünni! görünümlü bir “tekfirci” kesim varken, İngiliz ve Siyonist sermaye ile desteklenen bir diğer Şii görünümlü “tekfirci” kesimde var edilmiş ve artık bu kesim Türkiye’de de aktive edilmiş durumdadır. Yazımın ikinci bölümünde buralara temas edeceğim.
Selam ve Dua İle…
Sadık Çelik