Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA-Devraldığı dış politika enkazı üzerinde iki güçlü figürün gölgesinde bir dışişleri bakanı.
Hariciyedeyken bıraktığı enkazın arasında kıymetli eşya arayan bir başbakan.
Anlık çıkışlarıyla ve kendi kendini imha eden zamanlı deklarasyonlarla diplomatik çabaları geçersiz kılan bir cumhurbaşkanı.
‘Yeni Türkiye’ dış politika koşusuna böylesine rol karmaşası içinde devam ediyor…
Umut vermeyen bu tabloya karşın son birkaç haftadır dip noktasından yukarıya doğru sıçrama hamleleri geliyor.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun AB cenahı ile iştigali; Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Bağdat, Erbil, Atina ve Varşova ziyaretleri; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın birtakım kabulleri; bütün bunlar dış politikadaki dar boğazı aşma çabasına girişildiği izlenimi veriyor.
Eğer bir restorasyon çabasıysa ülkeyi ‘sıfır komşu’ bandına çeken bozucu faktörler ve eğilimler terk edilmeden bu nasıl olacak?
Girişimler bana güvenilirliğini ve öngörülebilirliğini yitirmiş dış politikaya ayardan çok algılara hitap eden manevralar dizini gibi geliyor.
'KUZEY YUNANİSTAN' MI?
Misal; Davutoğlu’nun Atina ziyareti. Doğu Akdeniz’de doğalgaz konusundaki restleşmeler nedeniyle Kıbrıs’taki barış sürecinin çöktüğü ve Atina-Ankara ilişkilerinin yeniden sarpa sardığı bir dönemde Türkiye’nin komşularına ne denli değer atfettiğini göstermeye yönelik bir girişimdi. 5 Aralık’taki ziyaret sırasında Davutoğlu, Atina’da Yunanistan halkına bir müjde verdi: “Çanakkale geçiş köprüsü ile Midilli'den Kuzey Yunanistan'a en kolay geçişi sağlanacak.”
Sanırsınız Midillililer Selanik’e gitmek için can atıyor ya da gidecek yol bulamıyor. Midilli’den anakaraya her daim havadan ve denizden seferler varken Çanakkale’yi aşarak Yunanistan’a gitmek kimin aklına gelir? Yunanistan’da gündem bile oluşturmayan bu konu Türk basınında ‘Yunanistan'a büyük müjde’ başlığıyla yer aldı. Ayrıca kimse bu müjdeyi umursamadı ama Davutoğlu kuzeyde ‘Makedonya’dan gayri bir bölge tanımayan Yunanların coğrafi literatürüne ‘Kuzey Yunanistan’ diye bir kavram armağan etmiş oldu. Bundan sonrasını ‘Güney Yunanistan’ düşünsün!
Yine güzide medyamız 9 Aralık’ta Davutoğlu’nun Varşova’da ‘Polonya’ya vizeler kaldırıldı’ müjdesiyle Lehlerden çok Türkleri sevindirmeyi başardı. Vize muafiyeti Türkiye vatandaşlarına değil zaten bu işi kapıda halledebilen Polonyalılara. Polonya'ya gitmek isteyenler ise Schengen vizesi almak zorunda. Leh milliyetçilerini bile mezarda zıplatacak hamasette bir konuşmayla ya da 2023 hedeflerinde yer alan Çanakkale köprüsüyle AB kilidini açmak ihtimal dahilinde değil. AB jestlerle değil kriterlerle yürüyen bir birlik!
PUTİN ŞOVUNU YAPTI, KIRIM UNUTULDU
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 1 Aralık’taki Ankara ziyareti de restorasyondan çok dış politikada ilginç ‘U’ dönüşlerine sahne oldu. Putin’in Avrupa’ya doğalgaz taşıyacak Güney Akım projesini çöpe atıp yerine ‘Türk Akımı’ projesini ilan etmesi yine Türkler için bir müjdeye dönüşüverdi. Başlıklardan biri; ‘Türkiye’nin borusu ötüyor.’ Tam da kendimizi doğalgazda kaynakları çeşitlendirme çabasına kendimizi kaptırmıştık ki Putin, Mavi Akım’a paralel bir doğalgaz hattını Karadeniz’den geçirip Türkiye üzerinden Yunanistan sınırına kadar götüreceklerini açıkladı. Yani kaynakta çeşitlenme beklerken yeni bir Rus hattı karşımıza çıkıverdi. Geçiş olursa Türkiye kazanacak ama mevcut koşullarda hattın ucu kapalı. Yani Rusya’ya bağımlılığı azaltmak için Doğu Akdeniz, Orta Asya, Körfez’de Katar ve Cezayir dahil Kuzey Afrika’daki gaz kaynaklarına erişimin yollarını arayan AB’den alıcı çıkmazsa Rusya’nın pompaladığı gaz Türkiye’de kalacak. Bulgaristan Başbakanı Plamen Oresharski’nin Ukrayna’nın intikamını almak isteyen Amerikalılarla görüştükten sonra Güney Akım’ı durdurması Putin’i böyle bir karara itti. Tabii Putin’in eli mayısta Çin’le 400 milyar dolarlık doğalgaz anlaşmasını kotardıktan sonra rahatladı. Hükümet, Putin’in AB’ye restini ‘Türkiye’nin başarısı’ diye içselleştiriyor. Buna karşın Türkiye ne aldı? Doğalgazda yüzde 15 indirim beklerken Putin pazarlığı yüzde 6 ile kapattı. Dahası Türkiye, Ukrayna ve Kırım’ın Rusya’ya ilhakı ile ilgili itirazlarını geri çekti. Gerçi Türkiye’nin Kırım politikasını Ukrayna üzerinden tanımlaması sorunluydu. Türkiye, SSCB dağıldığından beri Kırım’ı Kırım olarak savunamadı. Kiev’in Tatarlara tanımadığı haklar ve 1944 sürgününün sonuçlarını telafi etmeye yönelik taahhütler Rusya’dan gelince de Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne sarmalanmış Kırım politikasını sürdürmek zorlaştı. Ama Tatarların ulusal lideri Mustafa Abdülcemil’i Ankara’da ağırlayıp taahhütler veren ve Rusya’ya gerekli ihtarlarda bulunduklarını söyleyen de bu hükümetti.
KÜRTLERİN YÜZÜ BAĞDAT'A DÖNERKEN
Restorasyon çabasının Irak aşağına gelince; kuşkusuz Davutoğlu’nun 20-21 Kasım’daki Bağdat ziyareti Nuri Maliki döneminde sarpa sarmış ilişkilerin rayına oturtulması açısından önemli. Ancak bu ziyaretin sonuçlarını daha göremeden daha önemli bir gelişme yaşandı. 2 Aralık’ta Erbil-Bağdat arasındaki petrol ve bütçe gelirlerinin paylaşımına ilişkin mutabakat imzalandı. Buna göre günlük olarak Kerkük’ten 300 bin, Kürdistan’dan 250 bin varil petrol Irak devletine ait SOMO aracılığıyla Türkiye üzerinden ihraç edilecek. Bağdat ulusal petrol gelirlerinden yüzde 17’lik payı Kürdistan yönetimine verecek. Ayrıca Peşmerge maaşları için 1 milyar dolar ödenek gönderilecek. Türkiye ve bölgede yatırım yapan Türk petrol şirketlerinin lehine ama AKP yönetiminin son dönemlerde tutturduğu yolu geçersiz kılan bir mutabakat. Bu mutabakatla Kürdistan’dan çıkartılan petrolün Türkiye üzerinden satılmasını öngören ‘stratejik anlaşma’ Ankara’nın elinde kaldı.
IŞİD’e karşı Türkiye’den aradıkları desteği gerektiği zaman ve ölçüde alamayıp hayal kırıklığı yaşayan Kürtler yüzlerini yeniden Bağdat’a dönmüş oldu. Bu Kürtlerin bağımsızlık yolu uzadıkça stratejik anlamlar yüklense de Türkiye ile ilişkilerde ihtiyatı elden bırakmayacağı anlamına geliyor. Malum Türkiye, Kürt petrolünün Ceyhan limanına taşınmasıyla ilgili anlaşmayı Bağdat ve Washington’a rağmen yapmıştı. Bu yüzden Irak hükümeti Türkiye’yi Uluslararası Ticaret Mahkemesi'ne şikâyet etmişti. Şimdi AKP yönetimi geçmişin restleşmelerini unutup “Erbil-Bağdat mutabakatı Türkiye’yi memnun etmiştir” kabilinden açıklamalar yapabilir ama Türkiye’nin Arabıyla, Kürdüyle, Türkmeniyle tüm Iraklıları kazanmasının önündeki bariyerleri otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
Türkiye’nin kaybı mezhepçi, üstenci, buyurgan ve müdahaleci yaklaşımlarla başlamıştı. Yeni sayfa bu tür yaklaşımların terk edilmesine bağlı. Bütün suçu Maliki’ye yıkmak Türkiye’nin kendi elleriyle serptiği dikenleri bertaraf etmiyor.
BOZUCU ETKEN: SURİYE POLİTİKASI
Toparlanma hamlelerine karşın özellikle Türkiye’nin saplantılı Suriye politikası ve IŞİD’le mücadeledeki ikircikli tutumu dış ilişkilerde ‘bozucu’ bir etmen olarak varlığını koruyor.
Türkiye’ye karşı güvenliksiz komşularla sınırlı değil. Mesela AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Ankara’daki temasları sırasında Türkiye ile yeni bir başlangıç yapmak istediklerini vurgularken Suriye politikasındaki çatlağa da değindi:
“Halep’te olumsuz bir perspektif olmaması için ihtilafın dondurulmasında işbirliği yapalım. Peşmergeleri eğitmek açısından birlikte hareket edelim. Koordinasyon ve işbirliği içinde hareket edilmezse gelecekte daha kötü durumlar doğabilir. Suriye krizinin çözümünde Türkiye daha olumlu bir rol oynayabilir. IŞİD tehdidine karşı bölgede birlikte hareket edilirse daha uygun olur.”
Türkiye muhalif güçleri eğitip donatarak Suriye ordusunun Halep’i tamamen kontrol altına ala planını boşa çıkarmak isterken AB’nin öncelikleri farklı: IŞİD’e karşı tam işbirliği ve BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın siyasi çözümün zeminini oluşturmak için çatışmayı dondurmak.
Bütün bunlara rağmen Türkiye yeni diplomatik hamlelerle düştüğü yerden kalkabilir mi? Dış politika konuları iç politika malzemesi yapıldıkça, meydanlar ve kürsülerden diplomasinin hareket alanlarını daraltan çıkışlar devam ettikçe, Türkiye Ortadoğu’dan Afrika’ya geniş bir alanda şekillenen vekâlet savaşlarının parçası olmak için can attıkça, ihtiraslar, tarihi diriltme hevesleri ve meseleleri şahsileştirme alışkanlığı sürdükçe zor. Evvela hükümetin “Evet düştüm” demesi ve durduğu yeri görebilmesi lazım. Özeleştiri gibi bir erdem hükümete Çin kadar uzak. Dışişleri bakanının yaptığını başbakanın, başbakanın yaptığını cumhurbaşkanının yıktığı bir roller karmaşasını saymıyorum…
Fehim Taştekin