Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in geçen hafta Türkiye’ye gerçekleştireceği ziyaret son anda ertelendi. Bölgedeki gelişmelerin masaya yatırılacağı tahmin edilen görüşmenin ertelenmesinin ardından Zarif’in adresleri Lübnan ve Suriye oldu. Bölgeye yönelik İran’ın yeni bir ‘çözüm perspektifi’ sunacağı yapılan yorumlar arasında en öne çıkanı. AKP’nin dış politika vizyonunun giderek gerçekliğini yitirdiği ve eleştiri konusu olduğu bir dönemde ‘ertelenen görüşmenin’ ne anlama geldiğini bölgede bundan sonra ne gibi hareketliliklerin yaşanacağını Ortadoğu Araştırmacısı Selim Sezer’e sorduk.
İran Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’ye gelişi son anda ertelendi. Ertelemenin hemen ardında Lübnan ve Suriye ziyaretleri gerçekleşti. Bu tabloyu nasıl yorumlamak lazım? Diğer yandan bugünlerde gelmesi planlanan Zarif’in temel gündeminin Suriye olacağı konuşuluyor. Kürt hareketinin bölgede artan etkinliği de yine toplantının olası gündemlerindendi deniyor. Ne olurdu bu görüşmenin içeriği sizce?
İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in düzenlediği bu ziyaretler dizisinin temel gündemi, Suriye krizine bir siyasi çözüm bulma çabası gibi görünüyor. Aslında İran’ın bu tür girişimleri yeni de değil. Burada ayrıntılı olarak ele alamayacağımız nedenlerden ötürü, Tahran’ın Esad rejimine verdiği desteğin “doğal” ve “anlaşılır” olduğunu, hatta özellikle muhalefete yakın kesimler tarafından bu durumun hakikatleri tersyüz edecek şekilde manipüle edildiğini söyleyebiliriz. Ancak daha önemli olan, bir taraftan bu desteği veren İran’ın diğer taraftan ilk dönemlerden beri hep bir siyasi çözüm perspektifini de savunması ve çeşitli aralıklarla, somut planlar önermiş olmasıdır. Bu zamana kadar yeni anayasa, geçici hükümet, kademeli iktidar devri vb. gibi Tahran çıkışlı çözüm önerilerinin hiçbiri karşılık bulmadı. Şimdi Arap basınında son haftalarda yazılanlardan hareketle, yeni bir çözüm önerisinin hazırlandığını, Rusya’nın da buna onay verdiğini öğreniyoruz. Ayrıntılar elimizde yok, ancak bazı spekülasyonlarda bunun bir “taksim” planı olduğu söyleniyor. Ancak her durumda, bu haberlerin ortaya çıkışını, Zarif’in Ankara ziyaretine hazırlanmasını, daha sonra bunu erteleyip Beyrut ve Şam’a gitmesini ve eşzamanlı olarak, küçük ama önemli bir gelişme olarak İran ve Türkiye’nin arabuluculuğunda Suriye’de kısmi ve geçici bir ateşkes ilan edilmesini yan yana koyduğumuzda benim çıkardığım sonuç şudur: İran Türkiye’ye, birlikte uygulanmak üzere bir plan önerecek, ama bundan önce Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah’ın ve Beşar Esad’ın da görüşleri ve/veya onayı isteniyor.
Kuşkusuz nükleer anlaşmasının içerimleri, Kürt meselesi ve muhtemel yeni ticaret anlaşmaları da Ankara’daki görüşmenin gündemleri arasında yer alacaktır, ancak ben esas gündemin Suriye olacağının ve görüşmenin temel doğrultusunun da bu olacağı kanaatindeyim.
Nükleer müzakerelerinin ardından İran’ın bölgesel olarak ciddi biçimde güçlendiği yapılan yorumlar arasında, ne düşünüyorsunuz?
Bu büyük ölçüde doğru. Öncelikle anlaşma karşılığında İran’ın verdiği büyük bir taviz yok. İran’ın nükleer silah üretmediğini bütün dünya biliyor; İsrail Başbakanı Netanyahu’nun sert söylemlerine rağmen İsrail istihbaratı da bunu biliyor ve söylüyor, hem de 2003’ten beri. Uluslararası denetim karşılığında uranyum zenginleştirme hakkının tanınması ve her ne kadar P5+1 ülkelerine kayıtsız şartsız güvenilemeyecek olsa da yaptırımların kademeli olarak kaldırılmasının öngörülmesi, ciddi kazanımlar. Bundan daha önemlisi ise, anlaşmanın bir anlamda İran’ın bir bölgesel güç olarak tanınması anlamına geliyor olması.
Diğer yandan yıllardır konuşulan ve tartışılan bir meselenin neden şimdi çözüme bağlandığı sorusunun da sorulması gerekir. Bunun bir nedeni, özellikle Avrupa ülkelerinin İran doğalgazına ve genel olarak bu ülkeyle kurulacak yeni ticaret ağlarına ihtiyaç duyması olabilir. Ama sanıyorum daha önemli bir neden, aşırıcı terörizme karşı bir işbirliği arayışı olmalıdır. Tabii Irak’ta yaşanan süreçlerden sonra ABD’nin ve Batı ülkelerinin ne kadar samimi olduğunu bilmiyoruz. Kastım şu: ABD Irak’ta bir yandan “IŞİD’le mücadele ettiğini” ileri sürerken diğer yandan Ramadi gibi büyük şehirlerin IŞİD’in eline geçmesini seyretmekle yetiniyor. Buna defalarca “yanlışlıkla” IŞİD’e silah atılmasını ve yine defalarca “yanlışlıkla” Irak askerlerinin ve Ketaib Hizbullah gibi grupların vurulmasını da ekleyin. Tek başına bunlar bile ABD’nin IŞİD’le mücadele konusunda samimi olup olmadığı konusunda soru işaretleri yaratıyor. Ve onların görünen hedeflerinin arka planında her zaman görünmeyen başka jeopolitik gündemlerinin olduğu tarihsel deneyimlerle sabittir. Herhalde Tahran’daki karar alıcılar, küresel terörizme karşı mücadelede Amerika’yla “işbirliği” yapma konusunda bunları dikkate alacaktır.
Gelinen noktada bölgesel olarak Türkiye’nin ‘modelliği’ söz konusu denebilir mi artık?
Bu proje, en azından birkaç yıl öncesine kadar konuşulan haliyle çökmüştür. Her şeyden önce, belki Tunus hariç, Türkiye’yi bir model olarak görebilecek ne bir iktidar kaldı, ne de bir iktidar adayı. Ayrıca Türkiye’nin “model ülke” olarak sunulduğu dönemde dış politikayı “komşularla sıfır sorun” çizgisi yönlendirirken, iç politikada iniş ve çıkışlara rağmen, en azından Ortadoğu standartlarına göre istikrarlı ve hatta – yine bu standartlara göre - “demokratik” denebilecek bir yapı vardı. Zannediyorum ki bu “model”in dış ayağının Suriye savaşına aktif müdahaleyle, “iç” ayağının da Gezi’yle birlikte tükendiğini söylemek pek yanlış olmaz.
Bir de önceki dönemlerde Türkiye’nin bölgeye verdiği mesajlardan biri, “çatışmaların müzakereyle çözülebilirliği” idi, dolayısıyla “çözüm süreci” böyle bir işlevi de görüyordu. Şimdi, bir yandan çözüm süreci büyük ölçüde tıkanmış, belki de sona ermiş görünürken, üstüne de bizzat AKP hükümeti Suriye’de müzakereye dayalı çözüme yanaşmayanların en başında gelirken, bölgeye böyle bir mesaj nasıl verilebilir ki?
İran’la masaya oturan ancak Körfez ülkelerini de bu konuya dair ‘yatıştırmaya’ çalışan ABD’nin bölge vizyonu nedir? Türkiye’ye bakışında temel belirleyen ne?
Öncelikle, ABD’nin bölgedeki birinci müttefiki İsrail’dir ve hiçbir karar İsrail gözardı edilerek alınamaz. Obama ve Netanyahu arasındaki artan gerilim ve ihtilaflara rağmen bu böyledir. Önümüzdeki haftalar boyunca ABD ve diğer Batı ülkeleri, nükleer anlaşmasının ardından öncelikle İsrail’i teskin etmeye çalışacaktır. Aynı durum elbette Körfez ülkeleri, özellikle de Suudi Arabistan için de geçerli. Obama’nın geleneksel Amerikan devlet politikasının temel ilkeleriyle de çelişmemesi gerekiyor. Obama’nın bölge siyasetindeki bazı zikzaklarını temel olarak bu ikilem, ya da diyalektik içinde okumak gerekir.
Türkiye, son zamanlarda oluşan tüm yanılsamalara rağmen NATO ittifakının aktif bir bileşenidir. ABD’yle arasında Suriye konusundaki bazı öncelik farklılıkları dışında ciddi bir ihtilafı yoktur. Suriye konusundaki farklılığı da doğru okumak gerekir. ABD ve Türkiye, ilk günden beri Suriye savaşında aynı tarafta yer aldı. Ancak gelinen noktada ABD, kontrolden çıkan Selefi-cihadçı grupları ana denklemden çıkarmaya çalışırken, Türkiye pragmatik nedenlerden ötürü onlardan tümüyle vazgeçemedi. Diğer yandan ABD Suriye’de sahadaki güçler içinde en büyük yakınlığı YPG’ye duyuyor, bunun Türkiye bakımından kabul edilemezliğini anlatmaya da lüzum yok. Bununla birlikte Temmuz başında Ankara’da yapılan görüşmeden beri, ABD ile Türkiye arasındaki görüş ve öncelik farklılıklarının azaltıldığı veya tali hale getirildiği de anlaşılıyor.
Müslüman Kardeşler’in herhangi bir etkinliği görünürlük açısından kalmadı gibi. Ne oldu bu ‘model’e?
Bölgedeki en eski siyasi hareketlerden olan Müslüman Kardeşler son yıllarda iki büyük fırsat yakaladı. Çıkış yeri olan Mısır’da iktidarı ele alırken, en güçlü olduğu ülkelerden biri olan Suriye’de bir “devrim” girişimine öncülük etti. Fakat ikisini de yüzüne-gözüne bulaştırdı ve sonuç olarak kaybetti. Bunun en büyük nedenlerinden biri Suudi Arabistan’ın politikaları. Zira Mısır’daki darbeyi finanse edip siyasi destek sağlayan da, amacına ulaşamayan “Suriye muhalefeti”nin çeşitli cihatçı gruplar tarafından yutulmasına sebep olan da esasen Suudiler. Ancak eğer toplum nezdinde kabul görecek projeler üretmeyi başarsalardı, herhalde yenilgi bu kadar kolay gelmezdi.