Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Buna benzer fikirler, Amerikalıların “Arap baharı” adını verdiği Akdeniz üçlemesinde de (Tunus, Mısır, Libya) sıklıkla duyuluyor. Ama buna mukabil, Arabistan Yarımadası havzasındaki saltanatlar bahis konusu olduğunda ne iç dinamiklerin gücüyle, ne de dış dinamiklerin desteğiyle değişim namına yaprak kımıldamamasına özen gösterildiğinin hiç dikkat çekmediğini de unutmayalım. Öyleyse batılıların “değişim” dediği şey, aslında politik bir araçtan ibarettir ve tamamen batılı güçlerin menfaatlerinin korunup kollanmasını sağlayacak yeni sistemin kurulmasıyla ilgilidir.
Türkiye’de 50’li yıllardan bu yana görünür tek parti rejimi bulunmadığından, ama örtük biçimde tek parti rejimi askeri vesayetle devam ettiğinden TSK’nın geçirdiği evrime bakarak değişimden bahsedilebiliyor. TSK’nın 2007’den bu yana aşamalı olarak siyasetteki görünür ağırlığının seyrelmesi, gizli saklı ve inceltilmiş diğer etkileri hâlâ yerinde dursa da mutlulukla karşılanıyor ve bu önemli gelişme “yeni Türkiye” olarak isimlendiriliyor. Fakat durumları genel hatlarıyla ve kabaca değerlendirmeyip kalabalıklara karışmayan dikkatli bakışların sorduğu çok önemli sorular var. Türkiye’deki değişimin AB(D) vesayet sistemi içinde gerçekleşiyor olmasından bu değişimin toplum/halk/milli irade lehine olup olmadığından kuşkulanılması da bu kapsamdadır. Hatta askeri vesayetin etkisi altındaki Türkiye’de yaşanan hak ihlallerinden, hukuk ve siyaset dışı müdahalelerden, şeffaflığın bulunmayışından, denetimsizlik ve kontrolsüzlükten kurtulmanın halkın daha müreffeh, özgür, kimlikli, bağımsız ve dünyada başı dik olmasını mı sağladığı, yoksa AB(D) vesayet sisteminin onarılıp devamını mı amaçladığı sorgulanabiliyor.
Kuşkusuz Türkiye’de muhafazakâr iktidara oy veren kalabalık kitle, ülkede yaşanan değişimin kendisiyle ilgilidir ve tıpkı “Arap baharı”nı mutlulukla karşılayan insanlar gibi bu değişimin AB(D) vesayet sisteminin içinde gerçekleşiyor olmasını temel bir konu olarak sorgulamamaktadır. Fakat ilginç olan şu ki, AB(D) vesayet sisteminin dünyada bulaştığı savaşlara, işgallere, ülkelerin iç işlerine karışmasına ve kendi menfaatleri için dünyayı yakabilecek olmasına en yüksek oranda itiraz da yine muhafazakâr iktidara oy veren kitleden geliyor. Bu çelişkili durumu açıklayabilmek için, kitlelerin, AB(D) vesayet sisteminin kendi iç tutarlılığına hale gelmeksizin yürüyen değişimin zâhiriyle ilgilendiğine veya bundan da önemlisi, AK Parti liderinin AB(D) vesayet sistemine muhalif hal ve tavırlar içinde davranmasının etkisiyle, mevcut değişimin AB(D) vesayet sistemine rağmen yol aldığını sandığına odaklanabiliriz.
Türkiye’deki değişimin anlamını ve istikametini değerlendirmek isteyenlerin karşısına “yeni Türkiye”nin, “eski Türkiye”nin kadrolarında becayiş (yer değiştirme) yaşandığı gerçeğinden başkası çıkmayacaktır. Bu değişimin felsefi bir temeli yoktur. Böyle olmadığı için 2002’de başlayan muhafazakâr iktidar, köklü ve yapısal hiçbir reformu gerçekleştirememiştir. Hayata geçirilen reformların da ağırlıklı bölümünün AB standartlarını uygulamaktan ibaret olduğunu, AB standartlarının ise Türkiye’de yaşayan insanların kendine özgü kültür, tarih, yaşam tarzı, birikim ve tecrübesini yoksayarak kendince “evrensel” kurallar getirdiğini biliyoruz. AB standartlarını nitelikli hayatın gereği olarak takdim eden liberal çevreler bu yüzden o standartlara aykırı herşeyin buldozer gibi ezilip geçilmesini önerebiliyor. Onlara göre, bir milleti millet yapan değerler AB standartları karşısında bir hiçtir ve behemehal o değerlerden kurtulmak gerekir!
“Yeni Türkiye”nin bu istikamette kurulduğunu görebilen gözler bu nedenle bu değişimin halka ne iyilik getireceğini felsefi bir soru olarak sorup duruyor.
Hiç kuşku yok, Türkiye’nin de tıpkı Akdeniz üçlemesinde yaşanan değişimde olduğu gibi açık veya örtük tek parti rejiminden kurtulması çok önemlidir. Ama bundan da önemlisi, o tek parti rejimini kendi menfaati için yıllarca muhafaza etmiş olan AB(D) vesayetinden kurtulmaktır. Mısır’da Mübarek rejimini otuz yıl boyunca halka karşı her türlü destekle koruyan, Tunus’ta Bin Ali rejiminin bütün değişim taleplerini büyük zulümlerle bastırmasına destek veren AB(D) vesayet sistemi değil miydi? Türkiye’de yaşanan askeri darbeler AB(D) vesayet sisteminde ve NATO’nun bilgisi dahilinde gerçekleşmedi mi? Ergenekon denilen gizli yapılanma NATO’nun gayri nizami örgütlenmesi değil miydi?
AB(D) vesayet sistemine itirazı olmayan hiçbir değişimin halkın ve milli iradenin yararına değişim olmadığı, olamayacağı çok açık bir gerçektir.
“Yeni Türkiye” çifte bayramla mutlu gözüküyor: Ramazan bayramıyla çakışan 30 Ağustos Zafer bayramında kutlamaları Cumhurbaşkanı’nın kabul edecek olması tam da TSK’nın 27 Nisan bildirisini bir formülle Genelkurmay’ın internet sitesinden çıkardığı zamana denk geldi. Muhafazakâr iktidarın sözcüleri ve yeni medya, 2007 seçimlerinde 27 Nisan muhtırasını seçim kampanyasının eksenine oturttukları halde, sonraki dönemlerde, eğer bu bir muhtıraysa neden sorumlularının hesaba çekilmediği soruları karşısında sözkonusu bildirinin muhtıra olmadığını söylemişken, şimdilerde 27 Nisan muhtırasının Genelkurmay’ın internet sitesinden çıkartılmasını, sivilleşmenin sembolik ama çok önemli bir adımı olarak selamlıyor. Öyleyse o eski soru hâlâ güncelliğini koruyor: 27 Nisan madem bu kadar önemli bir olaydı, buna yolaçan sorumlular hakkında neden işlem yapılmıyor? Gerçek ve bağımsız bir değişim, en yakındakinden başlayarak geriye doğru bütün siyaset ve hukuk dışı müdahalelerden hesap soran değişim değil midir?
AB(D) vesayet sisteminde gerçekleşen her değişimin kendi iç mantığı var. Mısır’da Mübarek’in ordusunun Mübarek’e darbe yapması ve hâlâ işbaşında durması gelişme sayılabiliyor. Keza Tunus’ta diktatör Bin Ali’yi deviren eski rejimin tüm unsurlarıyla yerinde durması ve kontrollü geçiş sürecini yönetmesi de değişim kapsamında değerlendirilebiliyor. Türkiye’deki değişimin de AB(D) vesayet sistemi içindeki tutarlılıktan sapmadığını tespit edebileceğimiz sayısız örnek bulunuyor. Öyle olmasa mesela bölgemizde tek parti rejimlerinin değişmesi gereği ifade edilirken, muhafazakâr iktidarın sözcülerinin ve Cumhurbaşkanı’nın, bölgeye yabancı güçlerin müdahalesine itirazla cümlelerine başlamaları gerekmez mi? Sözgelimi Suriye’de, sınır bölgelerinde tam bir iç savaş yaşanıyorken (2000 gösterici öldürüldüğü söyleniyor ama 400 güvenlik görevlisinin öldüğüne hiç değinilmiyor) bu durumu tespit etmek yerine Suriye rejimine karşı masum halk ayaklanması söyleminde ısrar edilmesi AB(D) vesayet sistemi dışında hareket edilmediğinin önemli kanıtlarındandır. Yine “yeni Türkiye”nin gündeminde Bahreyn’deki değişime karşı Suudi-Bahreyn ortak operasyonlarıyla gerçekleştirilmiş katliam, Suudi saltanatının Arabistan’daki değişim iradesine karşı acımasız tutumu, Suudilerin uydusu Katar, Kuveyt, Yemen gibi yerlerdeki değişim talebi yer almıyor.
Türkiye’de muhafazakâr iktidarı AB(D) vesayet sistemi içinde tutmayı ideolojileştirmiş liberal ve muhafazakâr kesimler, bunun için dakik denetimler yapıyor ve küçük bir sapma tespit ettiklerinde hemen kritik müdahalede bulunuyorken, asıl ve sahici değişimin AB(D) vesayet sisteminden bağımsızlaşmak olduğuna inananlar neden benzeri bir denetimi sıkı biçimde yürütmüyor? İktidar gücü sandıkta halka hesap vererek yoluna devam edebildiğine göre, asıl ve sahici değişimin AB(D) vesayet sisteminden bağımsızlaşmak olduğuna inananların iktidara halkla birlikte baskı uygulaması en doğru yoldur. Bu, yıkıcı muhalefet değil, yapıcı ve inşa edici muhalifliktir.
Kenan ÇAMURCU