Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- ABD ve Batılıların Ortadoğu’daki çıkarlarını korumakla görevli olan Suudi rejimi, kutsal topraklara yerleştirdikleri binlerce Amerikan askeri ile, bölgede yaşanan halk kıyamlarına karşı koymak ve bu kıyamların ABD anlayışının mecrasına kaymasını sağlamak için ABD işbirlikçisi ve Washington politikalarının şubesi olarak görevini kusursuz yerine getirmektedir.Bu sebepten dolayı efendilerine sadık olan Suudi rejimine, Fars körfezi bölgesindeki emirliklerin ve Arap dünyasında yer alan despot rejimlerin ağabeylik rolü verildi. ABD ve Batı'nın en stratejik müttefiki olan ve demokrasi ve insan hakları adına hiç ama hiçbir şey olmayan bu yönetim sahip olduğu El-Arabiye televizyonu ile bölgeye ABD menşeli demokrasi pazarlamayı da ihmal etmiyor!
Kutsal toprakları Vahabi ideolojisi ile yöneten ve Mekke'nin sahibi(!) olan Suudi rejiminin, İslam ile ilgili tarihsel her şeyi İslam adına(!) yıkıp yerle bir etmeye yönelik marifetleri dillere destandır. Suudi ailesinin, bu konudaki marifetlerini anlatmakla bitiremeyeceğimiz için sadece en son Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgelerinde meydana gelen halk kıyamlarında bu rejimin yapmış olduğu marifetlerden bahsetmeye çalışacağız.
Arap halkları için kötü örnek teşkil eden bu devrimleri çevrelemek ve bastırmak için Suudi rejiminin ağababaları tarafından kendisine verilen yeni misyonu olan bölge ağabeyliğine, halk tarafından kovulan Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali’yi koruma altına almakla başladı. Bin Ali’ye, hiçbir Avrupa ülkesi, Tunus halkının korkusundan destek olmamalarına ve ona sığınma hakkı vermemelerine rağmen Suudi rejimi, devrik lidere sahip çıktı.
Suudi yönetimi Kuzey Afrika’nın İslami uyanıştan etkilenen ikinci ülkesi Mısır halkının kıyamına karşı da Tunus örneğinde olduğu gibi duyarsız kalmadı. Tunus olaylarına karşı tarafsız görünen Suudi yönetimi, rejimi için tehlikenin ne kadar büyük olduğunun farkına vararak Mübarek rejimini sonuna kadar destekleyerek, Mısır halkının Mübarek’i devirme talebine karşı koydu.
ABD’nin Ortadoğu politikaları ile eşgüdümlü hareket eden ılımlı ve işbirlikçi Arap liderlerinin merkezi olan Mübarek rejimi, bölgede direniş eksenine karşı da önemli bir görevi üslenmişti. Bu yüzden Mübarek’in devrilmesi, Ortadoğu bölgesinde ılımlı ve işbirlikçi Arap ekseni olarak bilinen eksende yer alan ülkelerin konumunu zayıf düşüreceğinden dolayı Suudi rejimi son ana kadar Mübarek rejimini destekledi.
Mübarek rejimi devrildikten sonrada generalleri memnun etmek için 4 milyar dolar hibe etti. Bununla beraber bu halk kıyamlarının kendi topraklarına sıçramasından büyük endişe duyan Suudi rejimi, bu bağlamda her türlü mali ve güvenlik imkanlarını seferber etmeye koyuldu.
Bahreyn, Yemen ve Libya’da büyük kıyamların başlamasının akabinde, Suudi Arabistan halkı da geniş çaplı propagandalar yaparak 11 Mart Öfke Günü gösterileri için çağrıda bulundular. Bu öfke günü protestolarında birçok siyasi aktivistler tutuklandı. Bu gösteriler Suudi güçleri tarafından şiddetle bastırılmaya çalışılıyor; bazı protestocular katlediliyor veya yaralanıyordu. Petrol gelirinden elde ettiği milyarlarca dolarlık servetin sahibi olan Suudi rejiminin hasta kralı protestolardan üç ay önce tedavi için bulunduğu yurt dışında, halka 35 milyar dolar mali yardım adı altında verdiği rüşveti ile halk kıyamını sindirmeye çalışıyordu.
Suudiler, Al-i halife hanedanının hüküm sürdüğü, monarşi ve diktatör rejimine karşı başlatılan ayaklanmayı bastırmak için küçük Bahreyn krallığına birliklerini gönderdi.11 Mart Öfke Günü’nden birkaç gün sonra Suudi rejimi ve BAE askerleriyle beraber Bahreyn halkının kıyamını kanlı bir şekilde bastırmak için bu ülkeye giriş yapıyordu. Bahreyn kıyamını bastırmak için de Fars Körfezi İşbirliği Konseyi, diğer adı ile(Arap Despot Monarşileri Kulübü) Yemen krizini kontrol altına almak için bir plan sundu. Ürdün ve Fas’ın Körfez İşbirliği Konseyi’ne katılması için davet edildi. Bahreyn’e yapılan askeri müdahale, Yemen için Fars Körfezi İşbirliği Konseyi çerçevesinde sunulan plan ve Ürdün ve Fas’ın konseye katılma önerisi, Suudi Arabistan’ın Arap dünyasında yaşanan kıyamlara karşı mücadelesi çerçevesinde yapılan girişimlerdi.
Suudi Arabistan, Bahreyn’in Al-i Halife rejimi için sadece büyük ağabey değil, aynı zamanda kraliyet ailesi için babalık rolü de ifa ediyor.Bu yakın zamanda Bahreyn kralının oğlu, Suudi kralının kızı ile siyasi bir evlilik yaparak iki kraliyet ailesi arasındaki akrabalık bağları daha da güçlenmiş oluyordu.
Amerika’nın 5. filosu Bahreyn’de bulunuyor olması ve bu ülkede yaşanacak her türlü gelişme, Amerika’nın Fars Körfezi ve Umman Denizi’ndeki askeri konumunu tehlikeye atabileceğinden dolayı ABD, Suudi rejiminin Bahreyn’in içişlerine müdahalesini ve oranın işgalinin desteklemesini sağlıyordu.
Yemen halk devrimi patlak verdiğinde Suudi ailesi, Ali Abdullah Salih’in saltanatını güçlendirip desteklemek için harekete geçtiler. Aşiret desteklerini satın alması için milyonlarca doları Yemene akıttırarak yemen ordusuna, istihbarat, teçhizat ve lojistik destek sağladılar. Suudi rejimi, Yemen halkının kıyamını bastırmakta da aktif rol oynuyordu. Stratejik açıdan Yemen, Suudi rejimi için büyük önem arz ediyor. Yemen’in coğrafi konumu ve Suudi yönetimi ile ilişki biçimi ve özellikle son yıllarda bu ülkenin, Suudi Arabistan’ın milli güvenliği üzerindeki etkisi itibarı ile Fars Körfezi İşbirliği Konseyi’ne üye ülkelerin seviyesine kadar yükseltti. Bu yüzden Suudi Arabistan, son yıllarda Yemen’de yaşanan her türlü kriz ve gelişmede aktif bir aktör olarak yer aldı.Bu açıdan Yemen halkının geniş çaplı kıyamı, Suudi yönetiminde büyük kaygılar oluşturdu.
Mübarek rejiminin devrilmesi ile Ortadoğu’da en büyük müttefikini kaybeden Suudi rejimi, bu kıyamların Suudi Arabistan topraklarına sıçramasından kaygı duymaya başladı. Bunun için de eli kanlı Yemen diktatörü Ali Abdullah Salih rejimini korumak ve sadece Salih’in iktidardan çekilmesini sağlamak için yeni bir plan ortaya atarak Yemen halkının kıyamını saptırmak istedi. Neticede ise Yemen diktatörü, sarayına düzenlenen baskında ağır bir şekilde yaralandı ve hemen Suudi Arabistan’a götürüldü. Böylece Salih’i iktidarı bırakma konusunda ikna edemeyen Suudi rejimi, Salih’in yaralanması ile birlikte Yemen halkının kıyamını kontrol altına almak ve Yemen rejimini korumak için bir fırsat buldu. Ancak Ali Abdullah Salih’in, Yemen’den ayrılması, Yemen halkının geri adım atmasını sağlayamadı ve Yemenliler demokratik ve halkçı bir rejim talebi üzerinde ısrarla durdu. Nitekim geçen hafta Yemen halkının düzenlediği milyonluk protesto gösterisi, Suudi rejiminin Yemen halkının kıyamını saptırmakta başarısız olduğunu ortaya koydu.
Suudilerin en son marifeti ise Suriye’de meydana gelen kargaşalarda oynadığı rol ve kargaşalara verdiği desteklerdir.Suriye’nin jeopolitik konumu, Filistin davası ve direniş cephesine verdiği destek, İslami İran ve Lübnan ile olan olumlu ilişkileri ve Siyonist rejime yönelik tutumları nedeni ile önemli bir konuma sahiptir.Suriye’nin bu mevcut konumu özellikle Suudi rejimi, ABD, İsrail, İngiltere ve Fransa gibi birtakım şer güçleri rahatsız ediyor. Bunun için ABD ve Batı’nın güçlü müttefiki olan Suudi rejimi bu direniş cephelerinden olan Suriye’nin yıkılmasına yönelik katkılarına devam etmektedir. Bunun için de Suudi rejimi , Ürdün, Irak, Suriye ve Arabistan'da bulunan birtakım kabilesini kışkırtarak ve dağıttığı milyon dolarlar ile Suriye'deki kargaşaları yönetmeye devam etmektedir.Ayrıca, Suudi rejimi de Suriye’deki teröristlere modern makineli, dürbünlü ve gece görüşlü dürbünlü silahları temin etmenin yanı sıra bu silahların onların eline ulaşması için Suriye'nin sınır kapısında çalışan memurlara büyük miktarda rüşvet verdiği Suudi istihbaratının Suriye’deki kaosları yönettiği, yapay itiraz dalgalarını kontrol etmeye ve yönlendirmeye çalıştığı bilinen bir gerçektir.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde yaşanan İslami uyanış ile despot rejimlerin yerine halkçı rejimlerin kurulması için oluşan ortam, Ortadoğu bölgesinde tüm dengeleri alt üst etmiştir.Suudilerin bütün bu maddi ve siyasi çabaları aslında bu monarşik ve ABD işbirlikçisi yönetimleri koruma ve kollamaktan ziyade bu dikta ve işbirlikçi rejimin kendisini de korumaya yönelik girişimleridir.
Bölgede meydana gelen bu İslami uyanışla beraber diktatör rejimlerin kaleleri bir bir devrilmekte olup, Suudi rejimi de bu gelişmelere paralel olarak bölgedeki eski konumunu ve gücünü kaybetmeye devam etmektedir. Artık bu uyanış süreci büyük bir ivme ile ilerlemeye devam etmekte olup, petrol dolarlar, ABD ve Batı işbirlikçisi olmak bu alçak rejimi devam ettirmeye yetmeyecektir.
MEHMET YETKİN