Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Ehl-i Sünnet çizgisinde hassasiyet gösteren biri olarak, bugüne kadar ki inceleme ve tespitlerim; beni hiçbir zaman böyle bir kanaate yöneltecek bir karineye rastlamadım.
Şia kavramı ile İran’ın yan yana getirilmesi ile aslında insanımızın “zihin belleğine” hiç de hak edilmemiş olan birçok şey getirilmiş olunuyor.
Bugün, ülkemizin TV kanallarında, bir tarafta ateizmi savunurken, diğer tarafta aleviyim (Şia’yım) deyip boy gösteren bir yığın insan var.. Hâlbuki “Ateizm, tanrı tanımazlıktır.” “Allahsız”, yani dinsiz bir kişi, nasıl bir dine ait olan bir mezhebin tabii olabilir? Mezhebin olabilmesi için, önce dinin olması; bir fikrin “din” olabilmesi için de “Tanrı düşüncesinin” olması gerekmez mi?
Ama burası Türkiye!
Dolayısıyla, Şia nedir? Şia kavramının içinde kimler var? Şia adıyla kaç grup, mezhep ve ekol mevcut? Şia kaç kısma ayrılır? Özellikle bunların bilinmesi gerekir. Bunlar bilinmeden Şia’nın esas mahiyetinin tanınması, bilinmesi mümkün değil.
Öncelikle “taraftar” manasına, Şia’yı bir bütün olarak tanımamız gerekirse: Şia, önce iki kısma ayrılır.
Kur’an ve Sünneti ölçü almayan ve fıkhı olmayan Şia ki, bu Şia’nın İslam ile ilgisi yoktur.
İslam dışında olan bu Şia; Fudaliye, Sebiye, Galiye, Rafızî’ye, Bâtıni’ye v.b gibi, sayıları oldukça kabarık bir kesimdir. Bunların grup sayıları oldukça çok olmasına rağmen; Kur’an ve sünneti ölçü alan ve hak çizgi üzerinde ki Müslüman Şia’ya nüfus bazında oranları, ancak % 10’lar civarı olup; İslam dışında oldukları için, incelemeye değer görmüyorum.
İran İslam Cumhuriyeti, kendi bölgesinde bunlarla da ayrı bir mücadele vermektedir. Esas Şia, Kuran ve Sünneti ölçü alan ve fıkhı olan Şia’dır.
Bunlarda iki kısımdır; Caferiye ve Zeydiye...
Zeydiye, bugün Yemen’de yaşamakta olan Müslümanların, tabi oldukları mezheptir. Hanefi mezhebine yakın görüşlere sahiptirler.
Caferiler ise, işte bugün İran İslam Cumhuriyetinde söz sahibi olan ve aslında incelememiz gereken kesimdir. Caferiler, İmam-ı Caferi Sadık’ın ictihadlarına (mezhebine) tabi olurlar.
İran İslam Cumhuriyeti deyince akla gelmesi gereken kesim, bunlardır.
Caferi denince, çoğu insanımızın belleğine, sanki İslami düşüncenin dışında, başka bir inancın kurumsal yapısının emareleri üşüşüyor. Bu da genellikle, İslam dışı sakat gurupların kendilerini “Caferi” diye tanıtmalarından ileri geldiğinin kanaatindeyim.
İmam-ı Cafer, Ebu Hanife’lerin, İmam-ı Malik’lerin ders halkasına katıldığı ve kendisinden ders aldıkları ve kendilerini saygı ile andıkları büyük bir imamdır.
…
Ve söz konusu, o ilk devre gidiyorsun,
Ebu Hanifeler, İmam-ı Malikler, Cafer-i Sadık’lar, Muhammed Bakır’lar arasında en ufak bir sorun göremiyorsun. Aynı ilim ve sevgi atmosferinin içinde yaşamışlar. Aynı şeyleri savunmuş, Ehl-i Beyt’ın iktidarı için mücadele vermişler. Ama geliyorsun günümüze, onlara tabi olmaya çalışanlar aralarında sorun var. Sanki ayrı inançların insanları! Sebep ne? İctihad farklılığından doğan farklılık.
Halbu ki, Ehl-i Sünnet müctehidlerinin ictihadları ile İmam-ı Caferi Sadık’ın ictihadları arasında, çok da ciddi farklar söz konusu olmayıp, binlerce konu içinde ancak üç-beş şeyden müteşekkildir.
Ehl-i Sünnetten, en belirgin farkları şunlardır:
-Caferi içtihadı, Nisa 24’ te ki Ayetten hareketle Mut’a nikâhını caiz görürken;
Ehli Sünnet daha farklı bir yorumla bunu red eder.
-Ehli Sünnet, Maide 5 ‘in cevazı ile Ehl-i Kitap kadınla evlenmeyi uygun görürken; Caferi içtihadı, “teslis ve benzeri” inançlarından dolayı, Hıristiyan ve Yahudileri müşrik kabul ederek; Bakara 221’in hükmü ile bu nikâhı caiz görmez.
-Namazları cem etmek, belli şartlara mukabil bütün mezheplerde varken; Caferilerde hiçbir şarta bağlı olmaksızın var.
- Abdest Ayetinde ki “Ayaklar” ifadesi; Caferi İçtihadına göre bir önce ki “Vav” a atfedilerek, baş gibi mesh edilirken; Ehl-i Sünnet’e göre, daha bir öncekine atfedilerek, kollar gibi yıkanır.
- Mirasta da birkaç farklılık söz konusu..
Ana hatları ile farklılığın hepsi bu!
…
Şöyle bir an, İslami tasavvur dünyamızda bir mütalaa yapalım…
Kuran’ın bütününe,
Hz. Muhammed’in ve tüm peygamberlerin Nübüvvetine,
Ve tüm iman ilkelerine ittifaken iman eden; İslam’ın binlerce temel hükümlerinin tamamında; ibadet, muamelat, ukubat, ahlak konularında tamamen aynı şeylere inanan ve onları savunan;
Sadece ve sadece yukarıda izah ettiğim konularda, izah ettiğim boyutta; yine Kuran ve Sünnette ki bazı kelime ve ifadelerin farklı algılanması ile Müctehid ulemanın yaptıkları içtihatlarının, ictihad farklılığında doğan bu cüzi farklılık; bir bütün ve yekvücut olması gereken Müslümanları nasıl ayrı ayrı kesimler yaparmış? Onlara nasıl farklı bir gözle bakılırmış?
Allah aşkına! Biri bana bunu, Ku’ran a ve Sünnet’e göre izah etsin de, ben de öğreneyim!
…!
Kaldı ki Ehl-i Sünnette, kendi içinde buna yakın ihtilaflara sahip değil midir?
Allah (c.c) ‘ın Kur’an-ı Mubin’in de sıkça,
Vela teferreku ( Sakın ha! Fırka fırka olmayın),
Vela yeşekkaku (Sakın ha! Bölünmeyin) şeklinde ki ikazlarını nereye koyacaksınız.
Ayrıca, hangi kriterler, kişiyi İslam dairesinin içine alır ve hangi kriterler, kişiyi İslam dairesinin dışına çıkarır bunlar bellidir.” Bir bütün olarak İslam’ı kabul eden, İslam dairesinin içine girer. İslam dışına çıkmanın ifadesi, vahiy kaynaklı bir esası inkâr ve red etmekle olur.”
Düşünce dünyamızda geçerli tek ölçümüz bu kriterlerdir.
Şunun bunun propagandası, ölçümüz olmamalı / olamaz!
…
Efendim, Caferiler ilk üç halifeyi kabul etmez ve onlara hakaret ederlermiş!
İmam-ı Caferi Sadık’ın ifadelerinde ve ictihadlarında bu ve benzeri bir şeye rastlamadım.
Tam tersine, bunların ilk üç halifeyi saygı ile andıklarına çeşitli kaynaklarda şahit oldum.
Son devirlerin en büyük Ehl-i Sünnet Uleması kabul edilen, Muhammed Ebu Zehra’nın “İmam Cafer Sadık” adlı eserinin 183. sahifesinde ki, “İmamı Sadık’ın sahabe hakkında ki görüşleri” başlıklı yazısını mutlaka okumamız gerekir.
İmam-ı Cafer, Sahabeye dil uzatanlara şiddetle karşı çıkmış, hatta İmam Cafer’in babası Muhammed Bakır ki O’da müçtehittir:
“Hz. Ebu Bekrin ve Hz. Ömer’in faziletini bilmeyen sünneti bilmiyor” demiştir.
Efendim! Biz bu kesim hakkında, daha farklı şeyler okuyor ve işitiyoruz.
Bu ifadeye diyeceğim şey şudur ki;
Sıradan vatandaşlarca yazılmış kitapları ve sokağın dilini dinlersek daha çok şeyi işiteceğiz!
…
İslami İran’ın “Allah’ın rızasını değil, ulusal menfaatini her şeyin üstünde tuttuğu” savına nasıl katılmak gerekecek, anlamış değilim. Bunu anlamak babında, bugün ki İran’ın siyasi tavrına, biraz da tersinden bakalım.
Şöyle, farklı bir İran tahayyül edelim!
Daha fazla demokrasi hikâyeleri ile İslam Hukukunu uygulamaktan vazgeçmiş;
Batı’ya has kuruluşlara girmek için müracaatlarda bulunmuş ve Batı ile her türlü siyasi ve ticari işbirliği kurmak için halden hale giren bir İran tasavvur edin. Ümmetin toprakları işgal ediliyor, namusları çiğneniyor ama bu konu O’nun hiç ilgi alanına girmiyor! İşgalcilerle el ele kol kola!
Her gün öldürülen, kemikleri kırılan mazlum Filistin ile ilgili bir kaygısı ve kısacası “Filistin” diye bir derdi yok. İsrail ile arasını düzeltmiş, İsrail ile ticari ilişkiye girmiş, İsrail eliyle silahlarını modernize etmeye çalışıyor. Ve yer altı kaynaklarını tamamen ekonomi çarkına yönlendirmiş,
GSMH’sı dünyanın zengin ülkeleri arasında yer alıyor. Fakat milletin hamasetine hitap ederek çevreyi idare etmeye çalışan bir İran tahayyül edin!
İşte! Size, “ Allah’ın rızasını değil, ulusal menfaatini her şeyin üstünde tutan” bir İran!
Sizce, böyle bir İran’a Batı yine de husumet duyar mı?
Sizce, böyle bir İran’a Batı yine de, ambargo uygulayarak, tecrit etmek ve saldırmak için uğraşır mı dersiniz?
Kesinlikle hayır!
Akıldan çıkarmamamız gereken şey; bugün ki İran İslam Cumhuriyetinin, “Rızayı İlah-i” yi her şeyin üstünde tutuyor olması sebebi ile İslam düşmanlarının boy hedefi haline geldiğidir!
Allah’ın Dinin de samimi isek; nereye, nereden, nasıl baktığımızı iyi bilelim.
…
İran hatasızdır demiyorum. Siz, biz hepimiz, nasıl hata işleyebiliyorsak; onlarda bizim gibi beşerdir ve hata işlerler ve bu gayet tabii bir vakadır.
İran’ın müdafaa bakanlığını yapma gibi, bir görevim de yoktur. Ve İran’ın böy