Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Adı Arapça olup "iki deniz" anlamına gelmektedir. Hem Basra Körfezine hem de Hint Okyanusuna nazır olduğundan "çift deniz" anlamına gelen bu ismi aldığı sanılsa da, Bahreyn bu ismi kıyılarında denizin zemininden fışkıran tatlı su kaynaklarından alır; "Denizin içinde deniz".
Çifte deniz ülkesi Bahreyn'in güneydoğusunda Katar, batısında Suudi Arabistan yer alır. Arabistan'la arasında 1986'da kullanıma açılan ve 25 km. uzunluğunda "Kral Fahd Geçidi" adında bir köprü vardır. Ülke bu köprüyle deniz üzerinden Suudi Arabistan'a bağlanmıştır.
Bahreyn antik zamanlardan beri bir yerleşim yeri olagelmiştir. Basra Körfezi'ndeki stratejik konumu nedeniyle Asur, Babil, Yunan ve Pers egemenliklerinin, son olarak da İslam medeniyetinin etkisi altına girmiştir.
Ada 16. yüzyılda bir süreliğine Portekizlilerin eline geçmişse de, I. Dünya Savaşı'na kadar yaklaşık 400 yıl boyunca Osmanlı hâkimiyetinde kalmış, 1971'de ise sömürgeci Birleşik Krallıkla olan gayrimeşru aşkını resmileştirip -sözde- bağımsızlığını ilan etmiştir.
Buraya kadarı Bahreyn'in coğrafi tarihi. Ama konumuzla ilgili değil, çünkü sadedimiz Bahreyn'deki kanlı iktidar ve şanlı direniş. Bu yüzden gelin önce Bahreynli bedevi bir ailenin er meydanında uluorta efelenecek küstahlığı gösterecek kadar "adam" sayılmasının sebebini irdeleyelim.
Önce Ekonomi:
2006 yılında Arap dünyasının en hızlı büyüyen ekonomisi olan Bahreyn, 2011 yılında, Wall Street Journal gazetesine bağlı Heritage Foundation isimli derneğin yayımladığı, Index of Economic Freedom'a göre (Özgür Ekonominin Listesi) Orta Doğu bölgesinin en özgür, tüm dünyanın ise 10. "özgür ekonomisi" seçilmiş.
Banka sektörünün iştahı, özellikle İslami(!) Bankacılıktaki gelişme, bölgedeki büyük ekonomik sıçramanın etkisi ile çok hızlı gelişmiş ve bu büyüme sayesinde 2008 yılında dünyanın en hızlı büyüyen finans merkezi payesini almıştır.
Avrupa ve Amerika'nın kıyı bankacılığı cennetidir. Sırf bu yüzden kapitalizmin vahşetinden daha fazla nemalanmak isteyen bazı Türk bankaları açısından da popüler olmuştur. Suudi Arabistan'ın serbest bölgesi olması hesabıyla da legal veya illegal ticaret yapan tüm sömürgeci şirket ve devletlerin ortak pazarı olmuştur.
Ülkenin simgesi olan inci çok eski zamanlardan beri ekonominin önemli unsuru olagelmiştir. Bu yüzden Bahreyn, ekonomide tarihsel olarak inci üretimi ile tanınmaktadır. Fakat 20. yüzyılda petrol tüketiminin artması ile petrol tüm Arap ülkelerinde olduğu gibi, Bahreyn ekonomisinin birincil gücü olmuştur.
Topraklarındaki petrol ilk keşfedilen Ortadoğu ülkesidir. Bu yüzden Arap ülkeleri içinde petrolü en erken tükenecek ülkedir.
Petrol ticareti ülke ihracatının %60'ını karşılasa da, 1985 yılından bu yana petrol fiyatlarındaki değişiklikler ekonomisini dalgalandırmaya yetmiştir. Bahreyn bu tecrübeyi 1990-1991 Körfez Savaşı sürecinde yaşamıştır.
İletişim ve ulaştırma teknolojisinin gelişmesi ülkeyi yabancı yatırımcılar için bir çekim merkezi kılmıştır. Bahreyn, 2004 yılında ABD ile serbest ticaret anlaşması imzaladı (US-Bahrain Free Trade Agreement). Söz konusu anlaşma ile iki devlet arasındaki gümrük vergileri azaltıldı.
Tembellik, özellikle gençler arasında yaygındır. Şimdilik yöneticilerin pek umurunda olmasa da petrol ve su kaynaklarının azalmasıyla birlikte devletin en büyük sorunlarından biri olacaktır. 2008'de tembellik oranı %4 olarak tespit edilmiş olmasına rağmen, kadın nüfusunun %85'i çalışmamaktadır. Ve %4 olarak belirlenen tembellik oranına kadın nüfusu dahil değildir.
Kişi başına düşen gelir 27,068 dolar olduğu bilgisini vermeden önce zorunlu bir açıklama yapma gereği duyuyorum: Malumunuz Emevi dünya görüşünde "kişi" tanımı oldukça farklıdır.
Gün itibariyle nüfusun 3'te 1 kadarı Bahreyn'e daha çok çalışma amacıyla gelen göçmenlerden oluşmaktadır. Bunlar genelde İranlı, Türk, Güney ve Güneydoğu Asyalıdır. Ayrıca temizlik başta olmak üzere tüm sağlıksız işlere bakan Koreli, Etiyopyalı, Hindistanlı vasıfsız işçiler var.
Ülkede çok sayıda yabancı işçi olması demografik yapının Şiilerin lehine, saltanatın aleyhlerine bozulması endişesinden kaynaklanan bir politikadan başka bir şey değildir.
İdari Yapı:
Bahreyn, halen yönetimdeki gayrimeşru Al-i Halife ailesi tarafından 1783 yılında Pers İmparatorluğu'ndan satın alınmış ve mezkur aile bu toprakları elinde tutabilmek için İngiliz himayesine sokmuştur. Kraliçe Sabika binti İbrahim'in oğlu Salman'ın veliaht olduğu ülkenin kralı Hamad bin İsa Al-i Halife'dir. Bedbaht Başbakanı ise Halifah ibn Sulman Al-i Halife'dir.
Yabancı işçi ve göçmenler dışında kalan halkın %65'inin Şii olmasına rağmen yönetim, yani iktidar ve güç %30'luk Sünni kesime mensup olan Al-i Halife ailesinin elindedir.
Üyeleri kral tarafından atandığı için muhalefet yapmayan bir danışma konseyi ve 4 yılda bir yapılan göstermelik seçimlerle belirlenen uyduruk bir parlamento ülkenin yasama organlarını oluşturuyor.
Sözde bağımsızlık günü 15 ağustos 1971 olan Bahreyn krallığına mensup vatandaşlarının çoğunluğu Arap ve Hint asıllıdır. Bahreyn'in başkenti aynı zamanda en büyük ili olan Manama, resmi dili ise Arapçadır. Mutlak monarşi ile yönetilmektedir. Resmi baskının boyutlarının anlaşılması için şu küçük bilgi yeterlidir: Bahreyn medyasında emirin istemediği bir haberin çıkması mümkün değildir.
Yüzölçümü yaklaşık 700 kilometre kare, nüfusu ise yine tahmini 1 milyon 250 bin civarındadır.
Sosyal Yaşam:
Arap ve Amerikan kültürünün komik sentezlerini görebileceğiniz bir ülke olan Bahreyn, Arabistan'ın doğusunda yaşayan yerli ve yabancılar için ideal bir kaçamak mekanıdır. İçki ramazan ayında bile serbesttir. Ayrıca ülke fuhuş sektörünü canlı tutan gece kulüpleri acısından da oldukça zengindir.
İngilizce bilmeden yemek siparişi bile veremiyorsunuz. Bahreynlilerin çoğu kendi aralarında bile bu dili konuşuyor.
Devrimci Şiaları saymazsak asayiş berkemaldır. Çünkü polisler Amerikalılara hiç bir şey yapamıyorlar. Tabi bir de Suudilere... Onun dışında her şey çok düzgün işliyor. Normal durumlarda trafik akışındaki kusursuzluk insanı utandırsa da hafta sonu Suudilerin gelişiyle beraber arabalar kaldırımlarda, vitrinlerde filan görünüyor da insanlar bir nebze rahatlıyor.
Ülkenin klasik Sünni-Vahabi Müslümanları standart Amerikalı yaklaşımı sergilemekten özel bir haz alıyorlar. Örneğin Manama bulvarlarında yarı çıplak gezen bir İngiliz de, yanından geçen çarşaflı, eldivenli, peçeli hatun da birbirlerinden rahatsız olmuyorlar. Keza eşleri veya kardeşleri de. Kimse kimseye karışmıyor. Ne güzel diyorsunuz. Ama vakıa şu ki orası fiilen bir sömürge ve bütün bu hoşgörü aslında Amerikalının, İngiliz'in kılına bile dokunamadıklarından kaynaklanıyor.
Klasik Sünni-Vahabi Müslümanların dışında bir de devrimci Sünni Müslümanlarla, Şii Müslümanlar var. Gelin bir de onların davranış tarzına bir bakalım:
Bültenler, 2004 yılının mart ayında yüzlerce kişinin sokaklara dökülerek "Biri Bizi Gözetliyor" programını (Big Brother) protesto ettiğini geçti. Amvac adasındaki bir evde yapılan programı protesto edenler, "günahı durdurun", "edepsizliğe hayır" sloganları atarak, programın İslam'a karşı olduğunu savunurken, polis BBG evine giden yolu kesmiş, korumaya almıştı. Gösteriye, programdan ötürü enformasyon bakanının sorgulanması için yürütülen kampanyanın başını çeken parlamento başkan yardımcısı da katılmıştı. Göstericiler, çocuklarının, İslam dininde nikah kıymadan bile birlikte yaşanabileceği kanısına varacağı gerekçesiyle programın yasaklanmasını istediklerini belirtmişlerdi.
Bunlar da Bahreyn'in "öteki" Müslümanları!
Askeri Güç(!)
Önceleri resmi, şimdilerde gönüllü ABD/İngiliz sömürgesi olan Bahreyn'de sayısız Amerikan ve İngiliz üssü bulunur. Bu üslerdeki asker sayısı Bahreyn'in toplam asker sayısının çok üstündedir. Bahreyn bu yüzden canı isteyenin, istediği zaman kafa tutulabildiği, ezik büzük, şuna buna sırtını dayamış köle bir devlettir.
Bahreyn'in en güneyinde Amerika-Bahreyn ortak körfez üssü bulunur. Şeyh İsa Hava üssü (Shaikh İsa Airbase) burada konuşlanmıştır. Bahreyn küçücük bir ada olmasına rağmen bu üssü halka sorarsanız cevap alamazsınız, çünkü üssü kimse bilmez.
Bahreyn'in başkenti Manama'da konuşlanan ABD'nin 5. filosu ise çok geniş bir bölgeden sorumlu tutulmuş durumda. 2.5 milyon deniz mili bir alandan, Kenya'ya kadar uzanan bir coğrafyada yetkili olan 5. filo, bölgede yaptığı haydutvari operasyonlarla biliyor. Askeri üste sürekli 4 ile 6 bin arası askeri personel bulundurulurken tüm bölgede genel olarak 30 bin askerlik bir güç olduğu biliniyor. Bahreyn sadece bir stratejik bölge olarak değil "İran'ın siyasal etkisinden korunması gereken bir enerji bölgesi" olarak da Beyaz Saray ve Pentagon için önemli bir ülke konumunda.
Dediğimiz gibi, Bahreyn küçük olmasına küçük fakat 5. filoya ev sahipliği yapması itibariyle politik-stratejik önemi büyük olan bir ülke. Ayrıca Amerika füzelerinin bizzat konuşlandığı dört Ortadoğu ülkesinden de biridir.
Bahreyn hükümeti adadaki füze kalkanını, ardından Amerikan 5. Deniz Üssü'nde konuşlu sayısı belirsiz ABD firkateynlerini, onlara destek olarak Hint okyanusunda fink atan diğer savaş gemilerini, adada konuşlu yaklaşık 20 bin polis ve 10 bine yakın askeri personel ile 1000 civarı zırhlı askeri aracı da düşünerek hareket ediyor. Ortadoğu ve Afrika'da diktatörlerin ipleri çekilirken, Bahreyn'in bunca küstahlaşması da, aslında belki sadece bundan kaynaklanıyor.
Ve Direniş:
Elhemdu Lillehi Rabbil Alemin...
1971'den bu yana iktidara çöreklenmiş başbakan Şeyh Halife bin Sallah Al-i Halife defolup gitsin diye 16 Şubat 2011 Çarşamba günü 2 şehit vererek başlayan direniş ve gösterilerin günbegün kabardığı şanlı bir cephedir Bahreyn...
Siyasi tutukluların salıverilmesi ve anayasanın adalet ilkesiyle yeniden düzenlenmesinden başka hiçbir istekleri olmayan insanların her gün üçer beşer öldürüldüğü ülkedir.
Çağın Kerbela'sıdır; vuranın da, seyredenin de tenhalarda suçunu itiraf ettiği heyulasıdır.
Biz, yani dünya Müslümanları, ilk 2004 yılında duyduk onları. Mayıs ayının 21'inde. Bir Cuma günü. Meydanlarda haykırıyorlardı ve sadece 10 bin kişilerdi (yazıyla on bin). Amerika ve İsrail aleyhine yürüyüş yapan 10 bin insan. (Türkiye nüfusuyla kıyaslanırsa bu rakam 2 milyona yakın bir insan topluluğu eder.) O gün de dövüldüler, vuruldular, yerlerde sürüklendiler. Ama dünyadan çıt çıkmadı. Çıkmadı, çünkü protestocuların ekseriyeti Şii'ydi ve Şiiler söz konusu olunca bir toplumsal hareket ne direniş, ne de devrim sayılmazdı. Zira zihinsel formumuz bir yerlerde direnenler Sünni ve tercihan İhvan/Taliban olunca direniş ve devrimden söz etmeye uyarlanmıştı. Aksi halde ya çete oluyorlardı, ya terörist, anarşist, ya da çapulcu!
Bu yüzden Bahreyn'de son bir yıldır yaşanan olaylara bakış açımızda değişik hiç bir şey yok. Çünkü Bahreyn'de hem emperyalistlerin -bir süreliğine sevdiği- Vahabi rejim, dolayısıyla ABD'nin çıkarları, hem sınır karakolluğu yapma gibi özelliğinden dolayı iyi geçindiği monarşi, hem de demokrasi(!) ihracı için ideal bir tiyatro sahnesi.
Ve çözümsüzlük var! Hem de küresel boyutlarda dayatılan bir çözümsüzlük. Biliyorlar çünkü sabiti olmayan bir denklemin asla çözümü olmayacağını. Keza Vahabilerin "güç" söz konusu olduğunda hiçbir zaman sabit duramamış, omurgasız kaypak yaratıklar olduğunu.
Bu yüzden biz seyrederken onlar fütursuzca vuruyorlar. Vurabiliyorlar!
Bahreyn'de, yerel tuğyanın ve küresel istikbarın hedefinde olanlar sadece direnişçiler değil elbette. Hesapta bir de mazlumların umudu bir ülke var. Çökertmek için 30 yılı aşkın zamandır mücadele verilen bir ülke.
Ve direniş var!
Kutsal bir direniş ve direnişçiler.
Bahreyn hapishanelerinde yıllardan beri tutsak olan Şii liderlerin bir bakışıyla, bu şerir gövdeyi kemirmek için yaşlısıyla, genciyle sokaklara dökülen Şii/Sünni direnişçiler var.
Müslümanlar dahil, dünyanın sessiz desteğini almış gasıp iktidar ve her gün üçer beşer kızıl kana boyanıp yere düşen Şiiler.
Nihai amacı direnişçilerin mücadele arzu ve kabiliyetini yok etmek olan gasıp ve gayrimeşru Bahreyn hükümeti meydanlardaki kalabalığa karşı kimyasal silah kullanmaktan bile çekinmiyor. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi Bahreyn'de ayrıca güvenlik güçlerine protestoları bastırması için güpegündüz sokak ortasında cinayet işlemek dahil gereken her şeyi yapmaya tam yetki veren olağanüstü hal. Özel yetkili polis kuvvetleri sokak ortasında vurdukları cesetleri Suudi plakalı soğuk hava arabalarına doldurup otobandan Suudi Arabistan'a yollarken, bari akıbetleri belli olsun diye fotoğraflarını çeken muhabiri bile meçhule yolcu eden özel yetkili yaratıklar.
İşte Bahreyn direnişi bu.
Memleketimizdeki çokyüzlülerin maskesini düşüren, gerçek çehrelerini ortaya çıkaran küçük Arap krallığında olanlar bunlar. Peki ya bizimkiler? Tunus'un devrimini sahiplenen Türkiyeli dindarlar Bahreyn'deki katliamlara niye ses çıkarmıyor? Mavi Marmara eylemleri, Mısır konsolosluğunu protesto gibi onca aksiyona imza atan dindarlarımız neden gidip aynı şeyleri Bahreyn için de yapmıyor? Bahreyn'de en doğal hakları için direnirken katledilenler de özgürlüklerini arayan insanlar değil mi?
Son günlerde bu ada ülkesinde yaşananlara dair seyrettiğimiz görüntüler yeterince korkunç değil mi yoksa?
Arap ülkelerinde neredeyse iki sene sonra adı bile hatırlanmayacak devrimler(!) coşkuyla konuşulurken Bahreyn'de binlerce insan sokaklarda. Onlarcası öldürüldü, tutuklandı, ama biz hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz.
İslamcı bir iktidardan icazetli TV'ler "Şiiler Sünnilere isyan ediyor" türü teranelerle yaptıkları bilinçaltına sızma girişimlerine habercilik diyorlar. Oysa Sünni Müslümanlar da gösterilere katılıyor ve bunu onlar da biliyorlar.
Biliyorlar ki Amerika'nın üssü var, filosu var, füzeleri var ama kontrolü yok. İsyan var, terör var deyip kontrolü sağlamak istiyor Bahreyn'de.
Bahreyn'in haritadaki yerini bile gösteremeyecek olanlar atıp tutadursun, ABD ve işbirlikçisi Suudi Arabistan demokrasi ve barış götürür nasılsa oralara.
Sünni-Şii olayları hatta Şii'lerin devlete ve iradeye karşı gelmelerini paravan olarak kullanan Suudi ve Bahreyn kolluk kuvvetleri tarafından düpedüz katliama maruz kalan insanları seyretmekle yetinsin bazıları.
Bahreyn devleti, geçtiğimiz aylardaki çatışmalarda yaralanan Şii göstericileri tedavi eden 20 doktor ve hemşireyi 5-15 yıl hapse mahkum etmiş. Üç gösterici hakkında da apar topar idam kararı çıkarmış. Kimseden çıt yok!
Medyamız! İslamcı medyamız! Suriye'deki bir çatışmayı gösterip "dehşet günü" diye manşet atıyorlar, -ki atsınlar- çünkü bir insanın ölmesi bile başlı başına bir dehşettir, fakat habercilik ciddi bir adalet perspektifi gerektirmez mi? Manşetin atıldığı gün Bahreyn'de daha sonra YouTube'den satın alınıp "oooops"lanan, tıklandığında "error 404" veren videoları izleyenler gördü: Yüzlerce silahsız insan, rastgele ateşle (malum, özgür Bahreyn ordusu diye bir orduları bulunmuyor) kameralar karşısında katledildi. Ateş edenler ise Bahreyn ordusu ve bu orduya eklemlenmiş Suudi askerleriydi.
Amerikan yalakası, Ortadoğuluların yüz karası bir devlet şu sıralar isyanlarla boğuşuyormuş: Öğrendik!
Türkiye medyasında kendisine yer edinememiş bir dram yaşanıyor Bahreyn'de. Bir direniş.
Ama kimseden çıt yok! Çünkü bizim gazetecilerin Bahreyn hakkındaki tek entelektüel birikimi ülkenin güneyinde, çölün ortasında, tek başına direnen bir ağacın varlığından haberdar olmalarından ibaret. Bu yüzden evrimini tamamlamamış rezil medyamız İvan Petroviç Pavlov'un laboratuarlarında gezinmeye devam ediyor!
Taraf'tan, Hürriyet'ten, Milliyet'ten, Sabah'tan vazgeçtim. Ne Zaman biliyor, ne Akit, ne Yeni Şafak ne de münevver okuyucuları!
Bildikleri tek şey, Bahreyn'de bir "Yaşam Ağacı"nın varlığı. Ülkenin güneyinde, çölün ortasında, tek başına direnen bir ağacın varlığı.
Açın National Geographic'i, hiç değilse ona bakın: Direnmek ne demekmiş öğrenin!
Mehmet Yavuz