Doğu’ya da Batı’ya da karşı dik duruşunun üzerinden.
“Yalınayaklıların önderliği”ne önder oluşundan.
Mazluma zalimi, halklara satılmış sultanları tarif edişinden!
Bununla birlikte… Senden sonra köprünün altından akan suların da üzerinden!
Misafir olduğun yer, gönüllerimiz olduğundandır ki; seni hiçbir şeye değişmedik.
Bizim nezdimizde seninle oldukları için “varolan”lar artık zamanın tespitini rado saatlerle yapadursunlar “Cemaran” bir ayna niteliğinde öylece duruyor karşımızda.
Kendimizi görüyoruz orada.
Kulaklarımızda çınlayan “Allah bize yeter!” haykırışınla; hala tazesin, taptaze…
1979’dan 2012’ye kadar yaşanan dönem bizim dönemimiz olduğundandır ki eğilip büzülmeleri de dimdik ayakta ölümleri de bildik, bilebildik.
Makamın mağlubiyetinde boğulan niceleri “mezhep kışkırtıcı”yaşamlarını bir ibret vesikası olarak koyarken önümüze, üç kardeşiyle cennet bahçelerine koşan “İmam-ı Zaman’ın adsız askeri” İmad Muğniye’yle de tanış olduk. Şaşırdık yaptıklarıyla, şükrettik.
Ayrılığından beri kim bilir kaç kez meyus olduk. Kaç kez göğsümüz genişleyip, kaç kez sana verdiği söz üzere zindanlardan gülistan oluşturanlara karşın seni de, davanı da, makama/paraya satana şahid oldu gözlerimiz.
“Zaman en büyük öğretmen…” diyenler ne de haklıymış meğer.
Bu günlerde;
Fani dünyadan ayrılışının öncesinde, ölüm döşeğinde, yanağını üzerine koyduğun kutlu kitabımızla görüntülerin düştü zihnime.
Kolundaki serumla rabbimizin huzurundaki huşunu bir kez daha yakalama arzusu oluştu gönlümde.
Hastahanede izlerken görüntülerini, yanaklarımdan süzülen yaşlar rabbimizin buyruğuna isyan değil, seni bize bahşetme lütfuna şükürdü!
“Biz Kufe ehlinden değiliz ki Ali’yi yalnız bırakalım!”diyenler sınıfında olarak, bu konuda tavizsiz, tartışmasız çizginin fakir bir izleyicisi olmakla beraber; sen “müstesna”mız olarak kaldın hep.
Seninle tanıdıklarımız hep seni hatırlatıyor şimdi bizlere. Vefaları ve kararlılıklarıyla da topukları üzere dönüşleriyle de…
Ali Bulaç, senin için: “Devrimci geleneğin Sufi İmamı.” diyordu, öyle sevmiştim ki bu tanımı.
Tam yüreğimce gelmişti bana.
Kerbela kanının günümüze taşınma kararlılığıyla beraber İmam-ı Seccad yaşamını da tanıtmıştın bizlere.
İmam ve siyaset… Seninle girmişti halkların gündemine, kiri temizlenmişti.
İbadet olmuştu siyaset.
“Devrimci kararlılık” ve “seccadeyi ıslatır derecede günahlara ağlamak!”
Bu sentezle tanımlanan hayat, Meryem suresinin hikmetince yer buluyordu kalplerde.
Dünyanın tüm mazlum halkları seni derinliklerden severken, senin yüreğince konuşmandan başka hiçbir sermayen yoktu.
Mazlumlar Şirin’ken, sen Ferhat’tın.
Mustazaflar Aslı iken, Kerem’i sendin…
Şöyle demiştin:
“Kalkın ayağa!
İzzetli ve şerefli olunuz!
Namusunuzu ve vatanınızı sömürgecilere teslim etmeyiniz!”
Bunu gerçekleştirme gayreti içinde olan Müslüman gençlere ;
“Mümkün mertebe Pazartesi ve Perşembe günü oruç tutun.
Az konuşun çok dua edin.
Bir İslam ülkesinin ihtiyaç duyabileceği bütün bilim dallarından geri kalmayın onları öğrenme gayreti içinde olun” diye nasihatte bulunuyordun.
Sen, yaşamındaki denge itibariyle bize bırakılan “iki ağır emanet”in hatırlatıcısıydın.
Ahdine vefalı oldun!
En yoksul gibi yaşamanın ve en cesur gibi savaşmanın adı oldun, ceddin Ali(as) gibi, Huseyn(as)gibi..
Not: İmam’a yönelik duygularımı içeren bu yazıyı yaklaşık bir yıl önce kaleme almıştım. Kaypaklıkların, vefasızlıkların, küresel emperyalist odaklara gönüllü işçiliklerin mantar gibi bittiği bu dönemde Ali Şeriati’nin değimiyle; Zer(altın, iktisadi güç-meta-kapital), Zor(zorba iktidar ve baskı) ve Tezvir (halkı uyutma-kandırma)’in imtihanıyla İmama olan muhabbet bilincim daha bir arttı…
Özde değil teferruatta yaptığım birtakım değişikliklerle tekrar ettim yazıyı, denize zerrecik misali…
MUHAMMED AK