7 Haziran 2012 - 11:07

Allah-u Teala, Enbiya (a.s) ve İmamları (a.s) İnsanları kulluk yoluna ve mutlak kemale ermeleri için kılavuzluk etmeleri için açık deliller ve alametlerle donatmıştır. Bu, insanlara hüccet ve delilin tamamlanması için Allah’tan kulları için bir lütuftur…

Hüccet, delil ve kanıt anlamlarına gelmektedir. İmamların, kulların üzerine delil olmaları bir kaç anlama gelebilir.

1- Allah, hikmeti gereği beşeri mutlak kemale ermesi için yaratmıştır. Bu işin gerçekleşmesi ve kemale ermenin yolunu açıklaması için bazı fertleri göndermesi gerekmektedir. Bu işin gerçekleşmemesi halinde beşer bütün gücüyle mutlak kemal yoluna vakıf olmaktan aciz kalır ve yaratılışın dayanağı olan hedefi de boş ve saçma olurdu. Bu da ilahi hikmetle çelişmektedir. Dolayısıyla insanın yüce Allah’a, “neden yaratılış gayesi olan yolu bize açıklaması için birilerini göndermedin?” diye itiraz yolu açık olurdu. Onun için Kur’an-ı Kerim buyuruyor: “Biz peygamberleri -saadet- müjdecileri, -ceza- habercileri olarak gönderdik ki resullerden sonra, artık insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri kalmasın.” [1] Onlar hiçbir şekilde beşer için özür ve bahane geride bırakmamışlardır. Öyleyse ilahi resuller insanları kemale erdirmek için Allah tarafından kulları üzerine hüccet ve delildirler. Dolayısıyla onların Allah tarafından sözleri ve amelleri tam olarak onaylanmıştır. İmamlar da (a.s) Aziz İslam Peygamberinin halefleri olmaları nedeniyle, Allah tarafından kullar üzerine delil, söz ve amelleri de hüccettir. Bu yüzden İmam Rıza, (a.s) İmam Sadıktan (a.s) nakletmektedir ki: “Gerçekten Aziz ve Celil olan Allah’ın kulları üzerine hücceti ve delili “tanınmış ve bilinmiş imam” haricinde gerçekleşmez.” [2] İlahi hikmetin kullar için kemali insanlar yaratılmadan önce, yaratıldıktan sonra ve yaratılışın nihayetinde onların hidayet ve gelişme araç ve gereçlerini oluşturmasını iktiza etmektedir. Bu şekilde hüccet ve delil kullar için tamamlanmış olur. Bundan dolayı İmam Sadık (a.s) buyurmuştur: “Allah’ın hücceti, Hilkatten (yaratılmadan) önce, hilkatle ve hilkatten sonradır.” [3]

2- Enbiya (a.s) ve İmamlar (a.s) Allah’ın kullarına sadece bu dünyada hüccet değillerdir. Bilakis Ahirette de onların dünyadaki buyruklarına muhalefet edip ilahi azapta vakit geçirenlere de Allah’ın hüccetidirler. Orada günahkârlara şöyle denir: “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? Derler ki: “(evet) Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” [4] Ve başka bir yerde de İmamların (a.s) tarifinde şöyle okumaktayız: “Sizler dünya, ahiret ve bu dünya ehline Allah’ın hüccetlerisiniz.” [5]

3- Enbiya (a.s) ve İmamlar (a.s) başka bir anlamda da Allah’ın kullarına tam hüccetleridirler. Yani Onlar Kemaliye sıfatlarıyla Hak Teala’nın Kemaliye sıfatlarına ve vücuduna kanıt ve delildirler. Zira onların bağımsız bir şekilde kendilerinden bir şeyleri yoktur. Ondan dolayı her akıllı ve insaflı şahıs onların Kemaliye sıfatlarına teveccüh ederse, Allah-u Teala’nın vücudunu ve Kemaliye sıfatlarını anlar ve tanır.

Her ne kadar bütün mevcudatlar da bu anlamda söylendiği gibi yüce Allah’ın vücuduna hüccettirler, ama İmamlar (a.s) her şeyden münezzeh olan Allah’ın vücuduna ve vücudunun kemallerine eksiksiz ve tam bir delil ve kanıttırlar. Ve başka bir yerde [6] İmamları (a.s) “Allah’ın en yüce sıfatları” diye okumaktayız.

İMAMIN ALLAH İÇİN KAMİL CİHADINA TANIKLIK

“Şahadet ediyorum ki gerçekten sen Allah -yolunda- layıkıyla cihat ettin”

Cihadın Anlam Ve Dereceleri

Cüht, lügat açısından [7] çaba, gayret ve bir işte zahmete düşmek anlamlarına gelmektedir. Cihad ve mücahade ise düşmanı savuşturmada güç ve kuvvet kullanmak anlamlarına gelmektedir. İnsanın dahili ve harici düşmanları olduğundan dolayı cihat kelimesi onların hepsinin savuşturulmasında kullanılmış ve her biri için de has terimler ortaya çıkmıştır. Onlar için çeşitli dereceler vardır o dereceler şunlardan ibarettir:

a) Allah yolunda cihat: Allah, insanı kendi marifeti ve kulluk kemaline ermek için yaratmıştır. İnsan, ona kavuşmak için muayyen edilen yolların mukaddimelerini çaba ve gayretle hazırlamalıdır. Ayrıca ona kavuşmaya mani olan engelleri de ortadan kaldırmalıdır. insanların kulluk makamına ermelerine engel olan önemli manilerden biride yolunu kaybetmiş sapık ve tağutlardır. Dolayısıyla onların ortadan kaldırılması ve nihai hedefe yolunun açılması için müminlerin kesinlikle onlarla savaşmaları emredilmiştir. Bu iş için de yüce neticeler buyrulmuştur.

Kur’an-ı Kerim de genellikle bu çeşit mukabelelere “cihad fi sebilillah” (Allah yolunda cihad) tabiri kullanılmıştır. [8] Zira, bizi Allah’a kavuşturmaları için doğru inançlar ve Allah’ın emirleri onun yolundadır. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: “(Ey müminler!) Sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak hep birlikte seferber olunuz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad ediniz. Eğer anlıyorsanız, sizin için hayırlı olan budur.” [9]

b) Allah Da Cihat: Allah, beşerin imtihanı için, onun tekâmül yolunda temayüller ve çeşitli çekişme ve cazibelerle vücudunu donatmış nefisine de iyilik ve kötülük külliyatını derk etme kapasitesi vermiştir. Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Nefse ve onu şekillendirene sonrada Ona hem kötülüğü, hem de ondan sakınma yolunu ilham edene yemin olsun ki” [10] Allah Teala, iyi ve kötü yolların tamamını açıklamaları, var olan o temayülleri iyi yollarla ilahi bir yön kazandırmaları, doğru yolun teşhis edilerek onun seçilmesiyle Allah’ın halis kulluk mertebesine nail olmaları için resulleri göndermiştir. Diğer taraftan insana vesvese [11] verip aldatarak [12] ilahi olmayan temayülleri süsleyip [13] onu hakiki hedefinden alı koyup sapıklığa davet [14] etmesi için de şeytanı yaratmıştır.

İnsan bu alemde ilahi ve şeytani çekişmelerin odağında karar kılınmıştır. Bir taraftan yüce insanlık temayülleri, [15] ilahi fıtrat ve enbiya onu hakiki mabuda ve ilahi sıfatları huy edinmeğe davet etmektedir. Diğer taraftan -insana düşmanlığından dolayı- şeytan ve dostları [16] ona yalan vaatlerle işlerin dizginlerini eline alıp kendine boyun eğen itaatkâr birisi olması için onu kendi tarafına çekmektedir. İşte burada insan eğer hakiki saadete nail olmak istiyorsa şeytanın vesveselerine karşı durmalıdır. İnsanın iman etmeyerek kâfir, müşrik veya münafık olması için onun ilk vesvesesi hak ve doğru inançlar hakkındadır. İnsan eğer bu merhalede muvaffak olursa bu defa şeytan onun ilahi emirleri yerine getirmemesi ve uygun olmayan işlere mürtekip olması için vesvese eder. Bu merhalede de eğer muvaffak olamazsa bu defa iyi ve güzel amellerin eserleri onun için layıkıyla hasıl olmaması ve insanı ilahi yakınlığa kavuşturmaması için iyi ve güzel ameller yönünde vesvese eder. Bu tür vesveseler Allah yolunda cihad ve diğer iyi amellerin olduğu her yerde cari olur. Zira mümkündür ki bir kimse Allah yolunda cihad da bulunsun, ama halis olmayan niyetinden dolayı ameli neticesiz olsun. Resulü Ekrem’den (s.a.a) naklolunan bu hadiste olduğu gibi: “Gerçekten ameller ancak niyetlere göredir her kes için niyet ettiği şey vardır öğleyse kimin hicreti Allah’a ve Resulüne olsa hicreti Allah’a ve Resulüne olmuştur ve kimin hicreti dünyaya kavuşmak veya evlenmek için bir kadına olsa onun hicreti de o (niyet ettiği) şeyedir.” [17] Bu yönde Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Hâlbuki onlara ancak, dini yalnız O'na has kılarak Allah'a kulluk etmeleri emrolunmuşlardı.” [18] Netice olarak kim Allah yolunu seçip nefsini şeytani ve hayvani temayüllerden alı koyarsa ve kendisinden ilahi olmayan istek ve niyetleri uzaklaştırırsa, Allah da ona kendisine giden yolları gösterir ve sonuçta Allah yolunda cihad makamına nail olur. Bu konuda şöyle buyurur: “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” [19] “Allah yolunda cihad”, “cihad fiyna”, (bizde, bizim uğrumuzda) “mücahitlerin Allah yollarına hidayeti” ve “Allah’ın iyi davrananlarla beraber olması” (hâlbuki Allah’ın hidayeti umumidir ve herkesle beraberdir) gibi ihtilaflı tabirler [20] bunu göstermektedir ki bu cihadın yüce bir amel olduğu, ilahi yollara giden has hidayet ve Allah’ın has yoldaşlığını ( yol arkadaşlığı, yardım veya Allah’ın has rahmeti) kendisine ihtisas vermektedir. Geçen ayetin zeylinde bu yönde İmam Bakır’dan (a.s) şöyle nakledilmiştir: “Bu ayet Muhammed’in Ehlibeyti ve onlara tabi olanlar içindir.” [21] Bunun iletti açıktır. çünkü onlar sıratı müstakimin kendileridir ve ayrıca o insanlar ki kesinlikle sıratı müstakim yolundadırlar onlar, Allah-u Teala için hakiki mücahitleridirler ve şeytanın hiçbir şekilde onlara hâkimiyeti yoktur. Hz. Ali (a.s) kısa sözlerinde bu cihadın en iyi ve en üstün cihad olduğunu ve takvanın en kâmil mertebesi olarak tanıtmıştır. [22] Ayrıca İmamı Sadık’ın (a.s) nakline göre İslam peygamberi onu büyük cihad olarak tanıtmıştır. Bir gurubu düşmanla cihad etmeleri için göndermişlerdi dönüşlerinde şöyle buyurdular: “Aferin küçük cihadı yerine getirip üzerlerinde büyük cihadı baki kalanlara.” denildi ki büyük cihad nedir? Buyurdular ki “nefsle cihattır.” [23] bu buyrukların sırrı açıktır zira şeytanın vesveseleri ve insan nefsinin tabii temayülleri her zaman için mevcuttur. Gerçek kurtuluşu, hoş ve güzel bir hayatı [24] isteyenler, şeytani vesveselere ve nefsin ilahi olmayan temayüllerine karşı daimi olarak savaşmalıdırlar. Hz. Ali’nin (a.s) buyurduğu gibi: “Gerçekten ileri görüşlü kimse kendi nefsini cihatla meşgul eden sonra da onu ıslah ederek istek ve lezzetlerden alı koyup ona malik ve sahip olandır. Gerçekten akıllı kimse için kendine dünyadan, onda olanlardan ve ehline meşguliyetler vardır.” [25]

C) Allah İçin Layıkıyla Cihad: Kur’an ve sünnetin tabirlerine dikkatle bakılırsa insan için yüce ve ali makamların nazara alındığı anlaşılır, ancak bu sıradan kavrayışlarla anlaşılmamaktadır. Ama evliyalara tam bir bağlılıkla onlara ulaşılabilir. O yerlerden birisi “Allah da cihad hakkıyla cihad” tır. Bunun “Allah da cihattan” farkı anlaşılmalıdır ki ziyaret makamında dini evliyalara hitap olarak ne dediğimizi anlayalım. Özet olarak “Allah da cihad”ın anlamı insanın daimi bir çabayla bütün kendi nefsani temayüllerini ilahi hedefler ve düsturlar yönünde karar kılması, onların isyanına ve dünya yaşantısını ahirete tercih etmesine mani olmasından ibarettir. Aynen Allah’ın buyurduğu gibi: “Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegâne barınaktır.” [26] Elbette bu tür cihadın şahsın onu yapmasındaki niyet ve hedefi cennete kavuşmak, uhrevi sevap elde etmek veya cehenneme gitmemek ve ebedi azaptan korunmak için olmasıyla arasında hiçbir çelişki yoktur. Dini evliyaların beyanatlarına müracaat ettiğimizde bu tür cihad ve ibadetten daha yukarı merhalelerin olduğunu anlamaktayız. İşte o, cihadın gayesinin, ibadetin ve muhabbetin ancak Allah olduğu ve ondan başka ibadet ehli olmadığıdır. Ne teveccüh ibadetin özüne ve nede mabuttan başka bir şeyedir. Halbuki önceki merhaledeki cihad Allah’a ibadet hesap edilmiş ve Allah için cihad sayılmıştır. Bundan dolayı İmamı Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten ibadet edenler üç kısımdır: bir kısmı Aziz ve Celil olan Allah’tan korktuklarından ibadet ederler, onların ibadeti abitlerin (kölelerin) ibadetidir. Bir kısmı kutsanmış yüce Allah’tan sevap talep etmek için ibadet ederler onların ibadeti ücretlilerin ibadetidir ve bir kısmı da Aziz ve Celil olan Allah’a muhabbetlerinden dolayı ibadet ederler onların ibadeti hürlerin ibadetidir işte bu en üstün ibadettir. [27] İbadetleri en üstün ibadet biçimi olan hürlerden maksat şudur: Onlar Mabuda kulluktan başka (çünkü kulluğa müstahaktır) bütün kişisel çıkarlarından ve isteklerinden hür olmuşlardır.

Kur’an-ı Kerim başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim'in dininde (de böyleydi). O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) size «müslümanlar» adını verdi. Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için...” [28]

Mübarek ayetin hususiyetlerine dikkatle bakıldığında yüce maarifler elde edilir. [29] Zira ilk olarak Allah için hakkını vererek cihad edin buyurmaktadır yani onda Allah’tan başka hiçbir şey nazara alınmasın. bu buyrukta olduğu gibi: “Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde (hakkıyla) korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” [30] Takvanın hakkı, halis ubudiyet ve batılın onda yol bulmadığı, takvanın özüdür ki (burada) Mevlâ’nın isteği dışında istek ve gaflet yoktur ve bu İslam’ın en yüce derecesidir. Elbette bu ayette ve geçen ayetteki emir, insan vücudunun en yüce dereceye yükselişinin portresine bir bakıştır. [31]

Ve ikinci olarak Hz. İbrahim Müslümanların babası olarak adlandırılmıştır, çünkü o, Hak Teala’nın karşısında öz teslim makamına yetişen ilk kişidir [32] ve ayrıca o makamı, Müslüman çocukları içinde Allah’tan istemiştir. Üçüncü olarak “ictiba” seçmek ve intihap etmek anlamlarına gelir ki hakikati kulun “muhles” olmasıdır. Yani Allah’ın onu kendisine mahsus karar kılmasıdır. Hakikatte kul marifette öyle bir makama gelir ki Allah’ı, isimlerini ve sıfatlarından başka hiçbir şeyi görmez. Burada o, Allah’a mahsus olmuştur denir. Allah bu fertler hakkında şöyle buyurmaktadır: “(Ey Muhammed!), Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an. Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendir.” [33] “istifa” da tabir edilen Allah’ın halis etmesi “muhlesin” sıfatıdır. Şeytan ve ondan başkalarının ona yolu yoktur, sadece onlar Allah’ı olduğu gibi tarif edebilirler [34] ve onların amellerine karşılık ödül ve mükafat verilmeyecektir. [35] Zira onlar Allah’ın marifet derecelerinden bir dereceye varmışlardır ki vücutlarındaki Kemaliye sıfatlarına, iyi amellere ve vücutlarında olan her hangi bir şeye kendileri için kail değillerdir ve ayrıca onlar fakirlik ve kulluğun hakikatini bütün varlık işlerinde derk etmişlerdir. Ama diğer fertler ve “Allah da cihad” eden mücahitler için amellerinin karşılığında mükâfat ve ceza verilecektir. [36] Onlar her ne kadar Allah kulları da adlandırılsalar şeytanın onları aldatma olasılığının olduğu ihlas makamında amel ettiklerinden henüz şeytanın tesirinin olamayacağı yüce marifet makamına yetişmemişlerdir. Şeytanında onlara hakimiyeti yoktur: “Şüphesiz Benim o seçkin kullarım üzerinde senin hiçbir nüfûzun yoktur” [37] bu yönde İmam Rıza (a.s) İmam Ali den (a.s) şöyle nakletmektedir: “kulun akıbet işleri mülâhaza edilmedikçe ihlas tehlikededir. [38] Önceki ayette geçen şahitlikten maksat amellere şahitliktir. Peygamber (s.a.a) İmamların amellerine şahit, İmamlar da (a.s) ümmetin amellerine şahittir. Merhum Allame Tabatabai Bakara süresinin 143. ayetinin zeylinde bu konu hakkında detaylı bir şekilde bahsetmiştir. [39]

Özet olarak önceki ayetin içeriği şöyle olmaktadır: Allah-u Teala emretmektedir ki Allah için cihadı hakkıyla yerine getirelim, zira O, bu ümmeti seçmiş, peygamber ve İmamları da bu ümmetin üzerine şahit karar kılmıştır. Hz. İbrahim (a.s) da bu ümmeti Müslüman olarak adlandırmış ki Allah’ın önünde öz teslim ve İslam’ın hakikatine varsın bu öğle bir şekilde olsun ki Allah onu kendisi için seçip halis etsin. Bu yönde Hz. Bakır (a.s) bu ayetin zeylinde şöyle buyurmaktadır: “(yalnızca) Biz ehli beyt kast olunduk ve biz seçilmişleriz... “babanız İbrahim'in dininde (de böyleydi)” (burada) sadece biz kast olunduk “size «Müslümanlar» adını verdi” Allah bizleri müslüman olarak adlandırdı, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da). “Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için” netice olarak Allah Resulü (s.a.a) bizim Allah Tebareke ve Teala tarafından ulaştırdıklarımıza şahittir bizde insanlara, böylece her kim kıyamet günü tasdik olunursa bizde onu tasdik edeceğiz ve her kimde yalanlansa onu yalanlayacağız.” [40]

Elbette bu ayetin üslûbu umumu ifade etmektedir bundan dolayı zahiri olarak mana edilmelidir. özellikle Hz. İbrahim itibariyle bizim Müslüman olarak adlandırılmamızda. lakin bu, bu sıfatların kemal ve hakikatinin has fertlere mısdak olmasıyla çelişmez. Bu taktirde ayetin o mısdak üzerine uygulanması (o ayetin) yüce ve ali mısdaklarından birisi olarak mahsup edilir. Bir konuyu zahiri açıdan bütün ümmete nispet vermek kur’an’da rayiç olan bir durumdur o da bundan dolayıdır ki bazı fertler o sıfatın kemaline sahiptirler örneğin bu ayette bazı fertlerden dolayı İsrail oğullarına hitap edilmektedir: “sizi hükümdarlar kıldı” [41] zikir edilen rivayette bu yöndedir. İmamın biz kast olunduk buyurması ayetin batını açısından sahihtir ve bu ümmetin Müslüman olarak adlandırılmasını da Allah’tan bilmesi bu şekildedir. Hâlbuki ayetin zahiri Hz. İbrahim’e dönmektedir; bunların ikisi de sahihtir, zira Hz. İbrahim’in (a.s) fiili Allah’ın da fiilidir ve esasen ayetin batını manası onun zahiri manasının tuluundadır ve birbirleriyle çelişki ifade etmezler. Her halükarda bu şerif ziyarette ve sairi ziyaretlerde İmamlara (a.s) tanıklık etmekteyiz ki sizler hakkını vererek Allah için cihad ettiniz, yani sizler yaşantınızın bütün anlarında ve haletlerinizde Allah’a kendisinden dolayı itaat ettiniz ve Ulûhiyet işlerinde Yüce Allah’tan başka hiçbir şeye teveccühünüz yoktur.

İMAMIN İLAHİ KİTABA VE PEYGAMBERİN SÜNNETİNE AMEL ETMESİ

Ve kitabına amel ettin ve Peygamberinin -Allah’ın salâtı ve selamı ona ve soyuna olsun- sünnetlerine tabi oldun; nihayet Allah seni kendi yanına davet etti ve kendi isteğiyle senin canını kendisine doğru aldı.

ALLAH’A KAVUŞMANIN TEK YOLU

İlahi kitaba ve değerli İslam Peygamberinin (s.a.a) sünnetine [42] amel ederek Yüce Allah’a kulluk, mutlak kemale ve sonsuz ilahi rahmete ermek için tek yoldur. Onun için salik (hakta yolculuk eden) gönül ve kalp makamında her ölçüde kitap ve sünnet karşısında teslim olursa amel makamında da bütün hareket ve durmalarında onları uygularsa o ölçüde kulluk makamına ve ilahi rahmete nail olmuş demektir. Bu şekilde olması gereken ilk kişi ise imamdır. Bu yönde Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Peygamberinizin hidayetini (yol göstermesini) izleyin çünkü o en iyi hidayettir. (kılavuzdur) Ve onun sünnetiyle vasıflanın zira o en hidayet edici sünnettir.” [43] Ve imamın vazifesi hakkında şöyle buyurmaktadır: “İmamın üzerine nasihat etmek için çaba ve gayretten ve sünneti diriltmekten başka bir şey yoktur. [44] Ve başka bir yerde [45] kendisini insanlar içerisinde sünneti bilip uygulamakta en layık ve münasip kişi olarak tanıtmıştır. Ayrıca Allah’ın yanında en üstün kulun [46] adil imam olduğunu tanıtmış o (imam) ise hidayet bulmuş, hidayet edici ve bilinen sünnete amel eden şahıstır. Bunun mukabilinde onların en kötülerini adaletsiz, zalim imam olarak tanıtmıştır. çünkü onlar, diğerlerini de saptıran ve amel edilen sünneti de yok eden sapıklardırlar. Ve başka bir yerde [47] de sünneti ihya edip bid’atı (dine aykırı yeni akide) yok eden kardeşlerine iştiyakını izhar etmiş ve onu [48] Allah’ın evliyalarının hususiyetlerinden bilmiştir. Buradadır ki kul halis olmuş ve Allah-u Teala da onu kendi yanına götürmüş ve ona son olarak şöyle hitap etmiştir: “Ey huzura kavuşmuş nefs! Sen O'ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” [49] ondan dolayı böyle bir kulun canının alınmasını Allah-u Teala’nın kendisi yapmaktadır. Ahiret ehlinin vasıflarında olduğu gibi: “ruhu bedeninden ayrılana kadar ölüm meleğini ona musallat etmem. Ve (ayrıca) benden başkası onun canını almayı üstlenmez. [50] Elbette bu konunun vasıtalar yolundan feyz vermesiyle çelişkisi yoktur. Çünkü Allah bu has kullarının teveccühünde tasarruf etmektedir, onlar vasıtaları görmez ve kendilerinden başkalarına teveccüh etmezler.

İmamlar (a.s) bu kulların en yüce ve ali mısdaklarındandırlar bundan dolayı onlara şöyle hitap etmekteyiz: ömrünüzün sonuna kadar ilahi kitaba ve peygamberinin sünnetine mutlak bir şekilde amel ettiniz ve hiçbir lahza bu yoldan sapmadınız ta Allah-u Teala sizleri ilahi cennetine yani kendi rahmeti yanına davet etti.

Elbette bütün insanlar ömürlerin sonuna kadar Allah-u Teala’ya mutlak kulluk etmeye memur edilmişlerdir “Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” [51] Ve rivayette [52] geçtiği gibi böyle bir kula bu hitaptan daha yüce bir hitap tarzıyla şöyle söylenir: kullarımın arasına, yani Muhammed ve Ali (ehli beyti) Muhammed’in arasına gir.

ALLAH’IN İMAMLARIN KATİLLERİNE ÜLTİMATOMU

Ve sende bütün mahlûkatı için yeterli hüccet varken sizin öldürülmenizde düşmanların için hücceti -cevap vermelerini- gerekli kıldı.

Allah-u Teala Enbiya (a.s) ve İmamları (a.s) İnsanları kulluk yoluna ve mutlak kemale ermek için kılavuzluk etmesi için açık deliller ve alametlerle donatmıştır. Bu, insanlara hüccet ve delilin tamamlanması için Allah’tan kulları için bir lütuftur. Çünkü onların bütün maarifleri fıtratla ve halis akıl mantığıyla mutabıktır. Diğer taraftan Allah onlara mucize vermiştir ta insanlar onu görüp anlasınlar ki onların kudretleri Allah tarafındandır. Ancak bir grup inatçı ve yolunu sapıtmış onlarla muhalefet etmiş, onlara açık deliller gösterilmesine rağmen onları inkâr etmiş ve etmektedirler. Kur’an’ı Kerimde bu manayı beyan eden çeşitli ayetler vardır. Kur’an’ın tabiriyle onlar “fasık” ve “kâfirlerdirler” Allah-u Teala onları azaplarının bile hüccet ve açık delillerle olacağı ahiret azabıyla giriftar edecektir: “helâk olanın açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helâk olması, yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı).”

Kâfirler ve münafıklar böylece kendi inatlarına inat katarak Enbiya ve İmamlarla savaşıp, öldürmekle azaplarını ebedi kıldılar. çünkü hayvani ve şeytani sıfatlarını uygulamak için tek maninin onların şerif vücutları olduğunu biliyorlardı. Bundan dolayı ziyaretin bu kısmında İmamlara (a.s) hitap etmekteyiz ki Allah sizin düşmanlarınızı sizin öldürülmenizle hücceti onlara zorunlu ederek hücceti onlara tamamladı hâlbuki hüccetler ve açık deliller sizin vücudunuzla vardırlar.

Ayetullah Tahriri

ABNA.İR




[1] -Nisa,165

[2] -Usul-u-Kâfi, c.1 s.177 rivayet,2

[3] -a.g.e rivayet,4

[4] -Enam,130

[5] -Bihar’ul-Envar, c.102 s.128

[6] -a.g.e

[7] -Müfradat-ı Rağib, s.99

[8] -El-Mizan, c.5 s.356

[9] -Tövbe,41. Bu tabir bu ayetlerde de gelmiştir: Tövbe,20 ve 88, Bakara,218, Enfal,12 ve 74, Hucurat,15, Saf,11, Maide,35 ve 54

[10] -Şems,7 ve 8

[11] -Nas,3-6

[12] -İsra,64

[13] -Neml,24 ve Ankebut,38

[14] -Lokman,21

[15] -Maksat mutlak kemale meylederek ona itaat etmek ve ayrıca ahlaki meyiller ve benzerleridir.

[16] -İsra,53 ve 64

[17] -Bihar’ul-Envar, c.70 s.211 rivayet.35

[18] -Beyyine,5

[19] -Ankebut,69

[20] -Elmizan, c.1 s.33 ve c.16, s.158 ve 159

[21] -Tefsiri kummi, c.2, s.151

[22] —Konulu Gurer’ul- Hikemin fihristi, babı cihadı nefs, s.50 ve 51

[23] -Vesail’uş- Şia, c.11 s.122

[24] -Nahl,97

[25] —Konulu Gurer’ul- Hikemin fihristi, s.391

[26] —Naziat,40 ve 41

[27] —Usul-u- Kâfi, c.2 s.84 rivayet,5

[28] —Hac,78

[29] -Konunun aslı ayetin zeylinde el mizan c.14 s.452-455 dan iktibas edilerek alınmıştır.

[30] —Ali imran,102

[31] -El- Mizan, c.3 s.405 ve 406

[32] -Bakara,131

[33] -Sad,45-47

[34] -Saffat,160

[35] -Saffat,40

[36] -Yasin,54, Saffat,39, Tur,19, Nahl,32, Murselat,43

[37] -Hicr,42 Saffat,39 Tur,19 Nahl,32 Mürselat,43

[38] -Bihar’ul-Envar,c.70 s.242 rivayet,9. Konulu Gurer’ul- Hikemin fihristi, s.92

[39] -El- Mizan, c.1 s.322-327

[40] -Usul-u Kafi, c.1 s.191 rivayet.4

[41] -Maide,20

[42] -Sünnetten maksat: Resulü Ekrem’in (s.a.a) buyruklarının kati bir şekilde o Hazretten sabit olmasıdır. Bu şekilde varit olan Mütevatir rivayetlerde Hazret bütün işlerde onlara tabi olmamız için bizleri İmamlara (a.s) irca vermiştir. Bu yüzden Resulü Ekrem’in (s.a.a) dini maariflerdeki yakini buyruklarını elde etmek için Hidayet İmamlarının (s.a) sözlerine rücu etmemiz gerekmektedir ki onlar bizlere hüccet ve delildirler.

[43] -el-Mu’cem’ul-Mufehres li elfazi nehcul belağe, hutbe,110

[44] -a.g.e,hutbe,105

[45] -a.g.e,hutbe,125

[46] -a.g.e,hutbe,164

[47] -a.g.e,hutbe,182

[48] -a.g.e,hutbe,192

[49] -Fecr,27-30

[50] -Vafi, eski baskısı, c.3 kısım,2 s.39

[51] -Hicr,99

[52] -Furu’u kafi, c.3 s.128