Ama gel gör ki, bu hikâye, bizim hükumetimizin siyasetinin, özellikle de “dış siyasetinin” ruhunu oluşturuyor. Bunu yapılıp edilenlerden rahatlıkla görmek mümkün. Bir “Osmanlı Rüyası” gören ve kendilerini “Osmanlı’nın varisi ve yeni Osmanlı’nın erkanı” olarak hayal eden bir zihniyet var bu gün… Osmanlı’nın hükmettiği topraklarda yeniden söz sahibi olma hülyasında, Türkiye’yi maceradan maceraya sürükleyen Hükümet, neredeyse bütün muhalif sesleri de kısmış, basını teslim almış, sadece alkış seslerini duyacak bir psikolojide yoluna devam ediyor.
Pembe İncili Kaftan ruhu dedik ya, bu aslında bizim sözümüz değil. Bizzat Hükümet, bu ruhu taşımakla övünüyor. Hükümet Sözcüsü Hüseyin Çelik, büyük bir kıvanç ve özgüvenle bu ruha vurgu yapıyor. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Erbil ziyaretini, Irak Merkezi Hükümetini by-pas ederek gerçekleştirmesini eleştiren Irak Hükümetine karşı Hüseyin Çelik bakın ne diyor:
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun bugün Kerkük'e yapmış olduğu ziyaretle ilgili Irak Hükümeti ve Irak Başbakanı Nuri el Maliki'nin basın danışmanının sözlerine Twitter üzerinden sert tepki gösterdi.
İşte Çelik'in açıklamaları:
"Amerikalıların yıllarca Irak'ı işgal etmesinden ve arkasında yüz binlerce dul ve yetim bırakmasından rahatsızlık duymayan Malikî zihniyeti Her nasılsa Sayın Davutoğlu'nun Kerkük'e yapmış olduğu son derece barışçı ve iyi niyetli ziyaretinden rahatsız oluyor.
…..
Kimin ne için nereye gittiği önemlidir. Esas olan aldığınız sonuçtur. Tabii ki hiç bir zaman Pembe İncili kaftan ruhundan taviz vermeden..."
(Hürriyet.com/ 2.8.2012)
Pembe İncili Kaftan Ruhu…
İşte Hükümetin psikolojisi…
Hükümetin kime karşı ve ne amaçladığını ifşa etmiyor mu bu ruh?
Bu ruh içinde bir “Çaldıran” hayali de taşıyor mu?
Ortadoğu’ya hakim olmak için “ne yapmalı?” sorusuna cevap da içermiyor mu?
Olaylara bu “ruh”la yaklaşan Hükümet, sakın bizi 1. Dünya Savaşına sokan Enver-Talat ve Cemal Paşalar’ın başımıza getirdiği akıbetle karşı karşıya bırakmasın!...
Onlar da o zamanın süper gücü Almanya’ya yatırım yapmış ve sonuç olarak ülkemiz işgal edilmiş, Sevr Anlaşması dayatılmıştı…
Şimdi de bu girilen yol, bu Ortadoğu’nun hakimi olma hülyası, bu “bir koyup on alma” hesapları, maazallah bizi böyle bir tehlikeye taşımasın?...
Ortadoğu’da, tamamen ABD’nin şişirmesiyle liderliğe oynamaya kalkmak, Sünni Dünya’nın lideri olmaya soyunmak, Ortadoğu’nun belirleyici gücü olarak sahneye çıkmak bize pahalıya patlayacak gibi…
Irak’ta, Suriye’de, daha doğrusu Ortadoğu’da, ABD’nin pohpohlaması, Suud ve Katar’ın da sermayesi ile “Sünni Dünya’nın Lideri” olma hayalleri, bu hayallerin yansıması olarak da “Mezhebi” vurgular, tehlikeli sonuçlara gebe değil mi?
Malatya’da yaşanan bir Alevi aileyi linç etmek, evlerini ateşe vermeye çalışmak, ahırlarını yakmak gibi gerginlikler, özellikle İslamcı medyada yükselen Sünni hassasiyet ve Şii düşmanlığı, Suriye’de “mücahidler” olarak tanımlana ve bir çok Ortadoğu ülkesinde buraya gelen El Kaide militanları, ülkemizde yükselen ve medyanın da desteği ile etkisini artıran “selefi” anlayış ülkemiz için tehlike çanları anlamına gelmiyor mu?
Bu şişirme güç, bu zorlama liderlik bana şu hikâyeyi hatırlatıyor:
Ulu bir çınarın dibine nasılsa bir sarmaşık tohumu düşmüş. Kısa sürede tohumundan çıkan sarmaşık, çınarın gövdesine sarınarak yükselmeye başlamış. Çok geçmeden çınarın tepesine ulaşan sarmaşığa çınar sormuş:
-Sen kimsin, buraya kadar nasıl geldin?
Sarmaşık gülmüş. Büyük bir kibirle, “sen kaç yaşındasın? Diye sormuş çınara..
- Herhalde yaşım yüzü aşmıştır, diye cevap vermiş çınar.
- Bak senin yüz yılda ulaştığın yüksekliğe ben bir ayda ulaştım. Hatta tutunacak dalım olsa daha da yükselirim. Bana yetişemezsin bile…
Çınar ağacı ise acı acı gülmüş ve cevap vermemiş.
Zaman geçmiş, yaz mevsimi bitmiş, havalar soğumaya başlamış. Bizim sarmaşık yavaş yavaş solmaya, büzüşmeye yüz tutmuş. Acı içinde kıvranırken, çınar sormuş:
- Ne oluyor sarmaşık. Nereye gidiyorsun?
- Sorma, galiba artık benim işim bitti… Bu soğuklara dayanamayacağım.
Ve çınar cevabı yapıştırmış:
- Evet sarmaşık kardeş, ben böyle nice soğuklarla, kar ve fırtınalarla boğuşa boğuşa, bedeller ödeyerek bu yüksekliğe eriştim. Sen ise, yaz mevsiminin verdiği sıcak hava ve benim gövdem sayesinde ulaştığın bu yüksekliğe kendi maharetinle gelmiş gibi inandın. Hâlbuki kendi ayakları üzerinde duramayan, başkalarına tutunarak yükselenler, onların desteği çekildiğinde de senin gibi düşüverirler…
Bir “one minute” ile başlayan bu “yükselme süreci”, galiba o gaz verenlerin gazı kesmeleri ile sona erecek. Allah halkımızı bunun afetinden korusun….
MUHSİN KÜÇÜKER