12 Şubat 2013 - 11:58

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ali (a.s) neyi getirdiyse onu alırım, neyi nehyetmişse ondan kaçınırım. Muhammed’e (s.a.a) verilen üstünlük ve fazile­tin benzeri ona da bahşedilmiştir. Muhammed ise Allah Azze ve Celle'nin yarattığı bütün varlıklardan üstün kılınmıştır. Koyduğu hükümler hususunda Ali'yi eleştiren bir kimse, Allah'ı ve Resûlü'nü eleştiren bir kimse gibidir. Küçük veya büyük bir meselede Ali'nin kararını reddeden kimse, şirkin sınırına yaklaşmış olur. Emir'ül-Mü'minin, Allah'a açılan tek kapıydı. O, Allah'a giden tek yoldu. Ondan başka yola girenler helak oldular. Birbiri peşi sıra gelen hidayet imamları için de aynı özellik geçerlidir. Allah, onları arzın rükünleri kılmıştır ki, yeryüzü üzerindeki varlıklarla birlikte sarsılmasın. Onlar yerin üstündeki ve altındaki varlıklara sunulan kusursuz kanıtlardır.”

Emir'ül-Mü'minin (Ali b. Ebu Tâlib aleyhisselâm) sık sık şöyle derdi: «Ben Al­lah tarafından cennet ve cehennemin taksimcisiyim[1] Ben Faruk-i Ekber'im.[2] Ben asâ ve damga sahibiyim. Bütün melekler, Rûh-ul Kudüs ve Resuller Muhammed (sallal­lahu aleyhi ve âlihi)’nin üstünlüğünü ve faziletini ikrar ettikleri gibi benim de üstün­lük ve faziletimi ikrar etmişlerdir. Ben de onun konduğu mesnede benzer bir mesne­de konulmuşum. Bu, Allah'ın belirlediği bir mesnettir.[3] Resûlullah kıyamet günü ça­ğırılır ve giydirilir, ben de çağırılır ve giydirilirim. Ona sorulur, konuşması istenir, bana da sorulur, benim de konuşmam istenir. Ben de onun söylediği gibi söylerim.

Bana öyle özellikler verilmiştir ki, benden önce hiç kimseye benzerleri veril­memiştir. Ben ölümleri, musibetleri, soyları ve Kur'ân’ı bilirim. Benden önce olan­lar gözümden kaçmadı ve benim yanımda olmayanlar da benim için gayb sayılmaz­lar. Allah'ın izniyle müjde veriyorum ve O'nun tayin etmesiyle görevimi yapıyorum.

Bütün bunlar Allah'tandır ve O, bunları bilmemi mümkün kıldı.»

***

Ebu Abdullah er-Riyyahî, Ebu Samit el-Hulvanî'den duymuş ki:

Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: Emir'ül-Mü'minin (a.s) üstünlüğü şudur ki, onun getirdiği her şeyi ben alıyorum ve nehyettiği her şeyi ben de nehyediyorum. Allah, Resûlullah’den (s.a.a) sonra, Resûlullah'a yöneltilmesi gereken ita­atin ona da yöneltilmesini gerektirdi. Ki üstünlük Muhammed'indir. Dolayısıyla Ali'­nin önüne geçen kimse, Allah Azze ve Celle'nin ve Resûlü'nün önüne geçmiş gibi olur. Kim ona karşı üstünlük taslarsa, Resûlullah'a üstünlük taslamış gibi olur.

Küçük büyük her hangi bir meselede Ali'nin verdiği hükmü reddeden kimse, Allah'a şirk koşma sınırına dayanmış olur. Çünkü Resûlullah, Allah'a açılan tek ka­pıydı. Allah'a giden yoldu ki, o yolu izleyen, Allah'a kavuşurdu. Ondan sonra Emir'ül-Mü'minin bu konuma geldi. Art arda gelen Ehl-i Beyt İmamları için de aynı özel­lik geçerlidir.

Allah azze ve celle, onları arzın rükünleri kılmıştır ki, bu sayede arzın düzeni bozulmasın, üzerindekiler savrulmasın. Onlar İslâm'ın direkleridir. İslâm'a yönelten yolun, üzerindeki kılavuzlardır. Hidâyete eren bir kimse, ancak onların yol göstericiliğiyle hidâyete erebilir. Bir kimse de onların haklarını tanıma hususunda kusur işle­mesi durumunda hidâyet çizgisinden sapabilir. Onlar, Allah'ın indirdiği ilmin, özrün ve uyarının güvenilir koruyucularıdır. Yeryüzünde bulunan kimselere sunulan eksik­siz kanıtlardır. Onların ilkine Allah tarafından verilen yetkiler, en sonuncularına da verilmiştir. Bir kimse bu mertebeye ancak Allah'ın yardımıyla ulaşabilir.

Emir'ül-Mü'minin (a.s) şöyle derdi: «Ben Allah tara­fından belirlenmiş cennet ve cehennemin ayırt edicisiyim. Onlara girenler ancak be­nim taksimim esas alınarak girdirilirler. Ben, benden sonrakiler için imamım ve ben­den öncekilerin temsilcisiyim. Onların misyonlarının sürdürücüsüyüm. Ahmed (sallallahu aleyhi ve âlihi)'den başka hiç kimse benim önüme geçmez. Ben ve o, aynı yol üzerindeyiz. Ancak o, bizzat nübüvvetle görevlendirilmiştir, ismen tayin edilmiştir.

Bana altı ayrıcalık verilmiştir: Ölümleri, ecelleri bilmek. Musibetleri bilmek... Vasilere özgü bilgilere sahip olmak. Kur'ân’ı bilmek. Ben cenk meydanında döne döne vuruşanım. Bütün devletlere hakim devlet benim. Ben asanın, damganın[4] sahi­biyim ve insanlarla konuşan dabbeyim.[5]”

ABNA.İR



[1]- Cennetlikler ve Cehennemlikler, bana karşı takındıkları tavırlarıyla belirginleşirler 

[2]- En büyük ayırıcıyım

[3]- Yol göstericilik görevi ve hilafettir

[4]- İmam Ali'nin, Resûlullah'dan sonra ümmetin çobanı ve deneticisi olmasıdır

[5]- Tefsir'ul-Kummi'de: "O söz başlarına geldiği zaman...3 (Neml, 82) ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: Bana babam anlattı, o, İbn Ebu Umeyr'den duymuş, ona Ebu Basir anlatmış ki, İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle dedi: Resûlullah (s.a.a) bir gün, mescidde uyumakta olan Ali (a.s)'ın yanına gel­di. Ali (a.s) biraz kum toplamış ve başını kumun üzerine koymuştu. Resûlullah ayağıyla onu dürttü ve: Kalk ey "Dabbet'ul-arz," dedi. Resûlullah'ın ashabından biri: Ya Resûlullah! Birbirimizi bu isimle isimlendirebilir miyiz? Dedi. Resulullah dedi ki: Hayır, Allah'a yemin ederim ki, bu isim ona hastır. O, Al­lah'ın kitabında: "O söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe çıkarırız da, bu onlara insanların ayetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler." (Neml, 82) ayetiyle sözünü ettiği 'dabbe'dir. Ardından şöyle dedi: Ey Ali! Ahir zaman geldiğinde, Allah seni en güzel şekilde çıka­rır ve senin elinde düşmanlarını dağlayacağın bir dağlama aleti olur. Bir adam İmam Cafer'e dedi ki: Çoğunluk (Ehl-i Sünnet) bu ayetin "onları yaralar" şeklinde olduğunu söylüyor. Buyurdu ki: Allah on­ları cehennem ateşinde yaralar. Burada, kelam masdarından, yani konuşma anlamında kullanılmıştır.

   Ben derim ki: Bu anlamı içeren çok sayıda rivayet Şiî kaynaklarında yer alır. el-Mecma adlı eserde... Muhammed b. Ka'b el-Kurati şöyle rivayet etmiştir: Ali'ye "dabbe" hak­kında bir soru soruldu. Buyurdu ki: Allah'a yemin ederim ki, onun kuyruğu yoktur ve onun sakalı vardır.

   Ben derim ki: "Dabbe"nin yaradılışı, görünüşü ile ilgili birçok rivayet vardır. Bu rivayetler akıl almaz tasvirler içeriyor. Birbirleriyle çelişen, birbirileriyle uyuşmayan ifadeleri de kapsıyorlar.

   Tefsir-ul Kummi'de şöyle deniyor: Bana babam anlattı, o, İbn Ebu Umeyr'den duymuş, ona da Hammad anlatmış: İmam Cafer (a.s) bana dedi ki: İnsanlar: "O gün, her ümmet içinde (...) bir cema­at toplarız." (Neml, 83) ayeti hakkında ne söylüyorlar. Dedim ki: Bu ayette kıyamet günü gerçekleşe­cek haşrin kast edildiğini söylüyorlar." Buyurdu ki: Onların dediği gibi değildir. Burada, kıyamet öncesindeki ricat (bazı kimselerin tekrar dünyaya gelmeleri) kast ediliyor. Kıyamet günü, her ümmettenim cemaat toplanacak da gerisi toplatılmayacak mı? Kıyametteki haşre işaret eden ayet şudur: "Hiç birini bırakmaksızın onları mahşerde toplamış olacağız." (Kehf, 47)

   Ben derim ki: Kıyamet öncesinde dünyaya bazı kimselerin tekrar döneceklerine (ricat) ilişkin birçok rivayet Şiî kaynaklarında yer alır. el-Mîzan, (Nemi, 82) Tefsir] (Ayrıca bk. h: (739) ve dipnotu]