23 Şubat 2013 - 20:30

Geçtiğimiz yılı geride bırakırken AKP’nin uyguladığı ‘Komşularla Sıfır Sorun’ (KSS) sloganında ifadesini bulan dış politikanın iflas ettiği görüşünde, iktidarın kronik destekçileri dışında bir görüş birliği hakimdi.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- 2013’ün ilk iki ayı, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın, gezegenimizin tarihin en hızlı aktığı bölgeleri olmaya devam ettiğini gösteriyor. Ve şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Ortadoğu’ya doğru zum yapan hiçbir objektif, tüm bu hızlı akış içinde, Türk dış politikasının içinde bulunduğu garabeti görmezden gelemez.

Türkiye, bugün komşuları İran, Irak, ve Suriye ile sorunludur. Bunlardan kimisiyle de savaşın eşiğindedir. Ve görünen o ki, hükümetin bu dış politikasında düzelme olması için Irak’ın, İran’ın, Suriye’nin, İsrail’in ve hatta AB’nin, ABD’nin, Yunanistan’ın, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin kendilerini “düzeltmeleri” gerekmektedir (!)

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” tezine göre, Osmanlı bir barış projesiyken, Cumhuriyet ile birlikte tarihsel bir sapma yaşanmış, halka karşı baskıcı bir siyaset izlenirken, bunun dış politikaya yansıması da kaçınılmaz olarak çatışmacı bir siyaset olmuştu. Ve “yeni Osmanlıcı” dış politika bizi bu girdaptan kurtaracaktı! Ancak Davutoğlu’nun bakanlık dönemiyle birlikte Türk dış politikası tarihinin belki de en derin bataklığına saplandı.

Bu tablonun Ortadoğu’dan nasıl göründüğüne bakarak da bu gerçekliği okuyabiliriz.

Örneğin Evrensel’de her hafta pazartesi günleri arkadaşlarımız Ali Karataş ve Yusuf Ertaş’ın hazırladıkları ‘Arap Coğrafyasında Geçen Hafta’ sayfasında, kısa bir süre önce ‘Arap basınında Türk dış politikası’ konu edilmişti.

Ayakların Altındaki Halı

Lübnanlı yazar Muhammed Nureddin ‘Türkiye Dış Politikasının Bir Yılı: Darlıklar ve İhtiraslar’ başlıklı yazısında şu saptamaları yapmıştı: “... Haşimi, Irak’taki iç cephenin ısınmasının başlangıcının işareti olan Anbar ve Ramadi’de Sünni cephesinin Maliki hükümetine karşı gösterilerin düzenlemesinde önayak oldu. Bu gösteriler temelde Ankara’nın Irak’ı, Suriye iktidarının yıkılması, sonrasında Suriye’yi ve İran’ı destekleyen Maliki hükümetinin düşürülmesi politikasına yöneltmeyi amaçlamaktadır. Türkiye Suriye rejimini devirmeye yönelik bütün uluslararası girişimlere katkıda bulunmasına rağmen gelişmeler; Mısır, Suudi Arabistan ve Katar gibi bölgesel güç olmasında ters tepti. Suriye ulusal koalisyonunun Doha’da oluşturulması, ‘ulusal meclisin’ ebeveyini olan Türkiye’nin ayaklarının altındaki halının çekilmesidir.” (6 Ocak 2013)

Şahin Alpay ise, Muhammed Nureddin’in tespitlerine karşı bir noktadan kaleme aldığı “AKP’nin dış politikası mezhepçi mi?” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “AKP iktidarının izlediği dış politikanın kusursuz olduğunu iddia edecek değilim. Aşırı iddialı olduğu, ayağını yorganına göre uzatmadığı eleşti- rilerine de genelde katılıyorum. AKP hükümetinin ‘İslamcı’ olup, Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırdığına dair iddialara bir nebze katılmadım. Arap devrimlerinden sonra bu iddianın yerini önce AKP iktidarının Batı’nın ‘taşeronluğunu’ yaptığı; şimdilerde de ‘mezhepçi’ (Sünni yanlısı) politika izlediği iddiası almış durumda. Genellikle CHP sözcüleri tarafından dile getirilen bu iddiaların yenilerini de eskileri kadar inandırıcılıktan uzak buluyorum. AKP’nin dış politikasının ‘mezhepçi’ olduğuna dair deliller hayli çürük. Suriye ile başlayalım. İki yıl önce halk ayaklanması patlak verene kadar Ankara, Şam’daki Nusayri azınlığa dayalı ama Sünnilerin önemli bir bölümünden de destek gören, laik ama zalim diktatörlükle neredeyse federasyon kurulmasından söz edilecek ölçüde yakın ilişkiler kurmuştu.” (Zaman Gazetesi, 10 Ocak 2013)

Mezhepçi Politika

Alpay, aynı konuya iki gün sonraki yazısında da devam ederek, “AKP iktidarının, oylarını hemen tamamen Sünni çoğunluktan aldığı için, ülke içinde ‘mezhepçi’ bir politika izlediği ileri sürülebilir” diye girdiği yazısının devamında, AKP’nin dış politikasına ise “milli çıkarlar” anlayışının damgasını vurduğunu öne sürdü: “Suriye krizinde Türkiye, Mısır, (Vahhabi) S. Arabistan ve Katar’ın Baas diktatörlüğüne karşı, halk ayaklanmasının yanında tavır almalarındaki ortak yan, Sünnilik değil her birinin farklı ulusal çıkarları. Bu birlikteliğin İran’ın nüfuzunu yaymasına karşı bir ortak yönü varsa, bunun Türkiye’nin ve genel olarak demokrasilerin çıkarları açısından ne gibi bir (ideolojik) yanlışı olabilir? Baas karşıtı cepheye (Sünnilikle ilgisi olmayan) ABD ve AB ülkeleri de dâhil değil mi?”

Analiz yeteneği gelişkin bir isim olarak Alpay, kendisine yakışmayacak kadar basit sorulara olmadık yanıtlar vererek AKP politikasına “derinlik” kazandırmaya çalışıyor.

Kimse AKP Hükümeti’nin “mezhepçi” dış politikasını Esad yönetimi ile iyi geçindiği dönemden başlatmıyor ki! Aynı şekilde hiç kimse ABD ile AB ülkelerinin “Şii-Sünni” kamplaşmasını kullanarak bölgesel bir hegemonya mücadelesine gi- rişmiş olmalarını onların “Sünni” mezhebine sempatisi duydukları iddiasına dayandırmıyor ki!

Ayrıca, eğer AKP Hükümeti mezhepçi bir dış politikaya sahip değilse ve gerçekten “demokrasi talep” eden halklara yardımcı olmak niyetindeyse, Ankara’nın Bahreyn’de ve Suudi Arabistan’da demokrasi talep eden Şiilerin taleplerinin de destekçisi olması gerekmez miydi?

Ortadoğu siyasetinin Sünni-Şii ek- seninde şekillendirilmesine dayanan politika, İran’ı büyük bir tehdit olarak gören Suudi Arabistan tarafından uzun dönemdir gündemde tutuluyordu. Bu politika ABD tarafından da, bölgeyi işgaliyle birlikte ideolojik bir manivela olarak görülerek kullanılmıştır.

AKP’nin bölgeye ilişkin dış politikası da bu plana eklemlenmek, kendi özel çıkarlarını da onun içinde gerçekleştir- meye yönelmekten ibarettir.

Ve bu politika Türkiye’ye tarihi boyuncu en fazla “dış düşman” kazandırmış bir politika olmaya şimdiden adaydır.

Fatih Polat