7 Mart 2013 - 16:10

Bismihi Teâlâ Son yüzyılda İslam coğrafyasının kan ve gözyaşı deryasında boğuluyor olmasının en büyük müsebbiplerinden biri Vahhabiliktir. Vahhabilik, iki cepheli olarak İslam coğrafyasını ateşe vermiştir. Birincisi; kendinden olmayanı, özelde de Ehl-i Beyt mektebi mensuplarını düşman bilip, öldürmeyi mubah gören bu anlayış, yaptığı terör eylemleri ve intihar saldırıları ile her tür cinayeti işlemiştir. İslam coğrafyasında açtığı sosyal yaralar ve ekonomik kayıplar telafi edilemeyecek boyutlara ulaşmış durumdadır. İkincisi ise; masum insanlara karşı giriştiği terör eylemleri, ortaya koyduğu inanç ve yaşam biçimi dolayısıyla Batı dünyasının İslam coğrafyasındaki işgallerine zemin hazırlamış ve bu işgallerin uluslar arası sistemde meşruluk kazanmasının sebebi olmuştur.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- İlk dönem İslam tarihinde “Haricilik” adı ile açığa çıkan ve hadisin ifadesi ile “İslam, boğazlarından aşağı geçmeyen” bu anlayış, Suud ailesinin iktidarı ele geçirmesi ile Arabistan’da resmi devlet anlayışı haline geldi. İslam ümmetinin ortak zenginliği olması gereken petrol paraları ile desteklenen anlayış, İslam coğrafyasında ahtapot kolları gibi Vahhabilik/Selefilik adı ile örgütlendi.

Vahhabiler, Ehl-i Beyt’in tamamen dışlandığı, derinlikten yoksun, yüzeysel bir anlayışla İslam’a yöneldiler. Sığ düşünceleri onları, kendinden olmayanı ötekileştirmeye, ötekileştirdiklerini düşman bilmeye, düşman bildiklerini ise yok etme anlayışına götürdü. Bu anlayışta onları İslam’ın kutsalları ve Ehl-i Beyt tabilerine karşı kutsal cihat(!) açmaya ulaştırdı.

Her açıdan yönlendirme ve kullanmaya müsait, her tür tetikçiliğe hazır bu anlayışın Batı’nın ilgisini çekmesi uzun sürmedi. Batı, Vahhabilik üzerinden defalarca kazanım elde etmeyi başardı. Vahhabi/Selefi anlayışların işlediği cinayetler dolayısıyla İslam, Batı’da her zaman bir terör dini olarak sunulabildi. Batı, Vahhabi/Selefi örgütlerin terör eylemleri dolayısıyla İslam topraklarını işgal edişlerini meşrulaştırabildiler. Vahhabi/Selefi örgütler yönlendirilerek ya da yol verilerek düzenlenen intihar saldırıları ile özellikle Şii Müslümanların yaşadıkları coğrafyalar kan ve gözyaşı deryasına döndürüldü. Yine Vahhabiliğin ektiği kin ve nefret tohumları dolayısıyla Müslümanlar arasında vahdetin oluşması ve ümmet bilincinin gelişmesi engellenebildi.

Ve maalesef ki, “dünya istikbarı” Vahhabilik üzerinden kazanımlar elde etmeye devam ediyor. Büyük Şeytan Amerika ve onun Siyonist uşağı İsrail için tehdit unsuru olan “direniş hattı”ndan Suriye’nin koparılabilmesi için önce dünyanın dört bir yanından toplanan Vahhabi/Selefi cihatçılar(!), “taşeron ülkeler” eliyle Suriye’ye ulaştırılıp, silahlandırıldılar. Vahhabi/Selefi cihatçılar da “Ağabeylerinin” yüzlerini ak etmek için kendilerine özgü yöntemlerle Suriye halkına yöneldiler!..

İki yılı aşkın süredir devam eden savaşın tükettiği kaynakları ve bundan sonra düşük yoğunluklu da olsa her zaman devam etme eğiliminde olan terör dolayısıyla direniş ekseninin önemli halkası Suriye’ye ciddi bir darbe vuruldu. Ayrıca “dünya istikbarı”, Ortadoğu’ya soktuğu necis eli ve kanlı dişlerini “demokrasi” maskesi ile saklayıp, meşrulaştırma nedeni elde etmiş oldu.

“Vekalet Savaşı” üzerinden incelikle yürütülen en korkunç ve tehlikeli fitne ise “Vahhabiliğin meşrulaştırılması çabası”dır. İslam ümmetinin alnında kara bir leke olan bu anlayış, şimdi Suriye üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Çok ince düşünülmüş bu büyük fitne, toplumların bilinçaltına ağır ağır şırınga edilirken şöyle bir yöntem izleniyor: Esad’ın şahsında Suriye iktidarı, mutlak bir diktatorya, halkına karşı acımasız bir zalim, dünya barışı için bir tehdit olan “Nusayri” sapkın bir yönetim; buna karşın Suriye iktidar ve halkına karşı silaha sarılmış olan eli kanlı Vahhabi/Selefi teröristler ise; “özgürlük savaşçısı, demokrasi havarisi, İslam mücahidi, halk kahramanı” olarak lanse edilmekte.

Siyasiler, cemaat ve kanaat önderleri, medya ve sivil toplum kuruluşları koro halinde yukarıdaki görüşleri her biri kendi üslup ve tarzında topluma pompalıyor.

En küçük günahı İslam’ın her türlü kutsalını çiğnemek ve kutsal mekânlarını yıkmak olan Vahhabiliğin en büyük resmi temsilcisi Suud kralı, siyasiler nezdinde “stratejik müttefik”. Dünyanın en katı monarşik kralı ile el ele tutuşularak kendisine ödüller verilip, nişanlar alınıyor. Öğreniyoruz ki, meğer bu büyük diktatör, amansız bir insan hakları savunucusu imiş!?

Sivil toplum örgütleri ise Vahhabi/Selefi cihatçılar için yardım kampanyalarından tedaviye, eğitimden tatil ayarlamaya kadar etkinlikler düzenliyorlar.

Cemaatler ve kanaat önderleri, Esad’a karşı savaşın cihat, bu savaşta ölenlerin ise şehit sayılacağına dair fetvalar yayınlayıp, görüş deklare ediyorlar.

Teröristlerin cinayetlerini örtme, günahlarını toplama, Esad’ı yıpratacak haberleri uydurma, bu kutsal cihadın faziletlerini topluma anlatma görevi ise besbelli ki muhafazakâr medyanın omuzlarında.

Suriye yönetimini devirme adına cihatçıları dolayısıyla Vahhabiliği meşrulaştırma çabası, onların tüm cinayetlerini meşrulaştırmadır. Bu çaba, Vahhabiliğin bu zamana kadar bin bir vahşetle işlediği cinayetler ve döktüğü kanların meşrulaştırılmasıdır. Hatta bu kan ve cinayetlere İslami bir kisve giydirilmesidir. İslami anlayışın alnına yapışmış olan bu kara lekenin yerleşik ve kalıcı hale getirilmesidir.

Bilinçli olarak ya da konjonktörel şartlar dolayısıyla Vahhabiliği meşrulaştırmaya çalışanlar şunu unutmamalılar. “Bir cinayeti meşrulaştıran ya da üzerini örten o cinayetin ortağıdır. Vahhabiliği meşrulaştıran Vahhabi/Selefi anlayış ve örgütlerin geçmiş ve gelecek tüm cinayetlerinin ortağıdır. Hangi el ve dil vahhabiliği meşrulaştırırsa, o el ve dil kana bulaşmıştır!”

Kemal Ş.SEVİNDİK