21 Mayıs 2013 - 19:30
Susun, O konuşuyor!

Bismillah… Hükümetin Suriye politikasının sarpa sarması ve başarı göstergesinin iyice zayıflaması ona ümit bağlayan İslamcı yazarlarda da iktidara ilişik yaşamanın doğal neticesi olarak aynı sonucu doğurmuş durumda. Kendilerinin “oyun kurucu” olmadığı bir savaşta geçen her gün hem başarısızlığı hem de öfkeyi artırmakta. “Büyük çoğunluk” olarak rol icra eden bu kesimin en eski ağabeylerden en yenisine kadar iktidarı koruma refleksi, önüne çıkan her şeyi sürükleyen sel misali; ilerliyor ama yıkarak, dağıtarak…

İktidarın, “Kardeşim Esat”ı ile “Zalim Eset”i arasındaki anlam farklılığının bu kesimin ona olan mesafesinde hiçbir değişiklik ifade etmemesi, iktidara olan bağımlılıklarının ilkesel değil de pragmatik oluşundan kaynaklanmaktadır. Usta (Başbakan), “kardeşim” dediğinde de doğruydu, “düşmanım” dediğinde de… Hama, her iki durumda da tarihteki yerini koruyordu ama olsun diyen “Usta” işte…

Davutoğlu’nun sisteme muhalif olduğu dönemlerden bir şekliyle ilişki içinde olduğu her kim varsa bu iktidar döneminde Hükümetin dolaylı ve dolaysız icra makamlarına oturtuldu. 28 Şubat döneminin o ağır hışmından çıkıp iktidar konumuna geçen ülkemizin hatırı sayılır İslamcı kadroları, maalesef hem o dönemde kendileriyle dayanışma içinde olan özgürlükçü kesimlere karşı vefasız oldular; onurlarıyla oynanması karşısında ses çıkar(a)madılar (Nuray Mert vbg) hem de geçirdikleri değişimle tepeden inmeci anlayışın (jakoben) uygulayıcıları oldular. Merkez’e yakın ve Fetullahçı kadrolardan olanların yanı sıra radikal olarak adlandırılan kesimlerin de aynı potada eritilmesi ve aynı idealle donatılması ise gerçekten AKP’nin bir başarısıdır.

Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinden kaynaklanan “tek yetkili” anlayışa güçleri yetmeyen İslamcı aydın sınıf, özgün fikirleri üretememek bir yana, bu yönde çabalayan kesimlerin sesini kısmayı da “tek yetkili kişinin” yanında durabilme şartı saymakta. Önce direnenler görülüyorduysa da sonrasında aralarındaki rekabetin doğurduğu rol ifa etme durumu ve iktidarın gücünün büyüklüğü, muhafazakâr aydın kesiminde yeni kimliğin oluşmasında en büyük etken oldu.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, bu ülkenin muhafazakâr kesimini iktidara taşıyan olma sıfatı “yeter durum” olarak görüldüğünden bu süreçte yaşanan tüm olumsuzluklar “büyük idealin ayağına dolanabilecek dikenler” olarak görülüp sökülmesi gereken yerde, bu dikenlerin ayağına batanın ağzını tıkayarak sessizliğin sağlanmak istenmesi nev-i şahsına münhasır bir hal oluşturdu.  

Ülkeye adeta “Susun, O konuşuyor!” denilmekte şimdi.

Son birkaç yıldır bölgenin temel dinamiklerinden olan güçlerin kapışma sahnesi olan coğrafyamızda mücadelenin dozu iyice artmış bulunmaktadır. Dünya gücü olarak ABD ve Rusya ile birlikte bölgesel güç olan İran, Türkiye, İsrail, Mısır bölgenin yeniden dizayn edilmek istenmesinin doğuracağı sonuçlara karşı hareket halindeler.

Türkiye bir NATO ülkesi olması ve ABD ile “stratejik ortak” ve İsrail’in NATO’ya dâhil olmasının kendinde doğurduğu yükle artık eskisinden daha “bağımlı politikalara” itilmiş durumda. Yapmak zorunda olduklarını yaparken içine düştüğü durumun izahı “bağımsızlık açısından” zorlaştıkça medya üzerinde baskının dozu artırılmaktadır. Artık bilgi dış dünyadan öğrenilmekte…

Hal böyle iken, muhafazakâr kalemlerin Ülkemizin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dış siyasete yönelik politikalarını gerçeğe aykırı bir biçimde yorumlamaları Hükümeti rahatlatsa bile halktaki hoşnutsuzluğu giderememiştir. Başta Suriye olmak üzere Irak, İran, Lübnan gibi ülkelerle yaşanan oldukça ciddi gerilimler, siyasetin doğasında var olan kısa süreli “gel-git”lerden ziyade, oldukça uzun yılları alabilecek “ayrışmalar” üzerine bina edildi. Özellikle de “mezhep” ayrışmasının birinci sırada yer alması, iktidarların ödeyeceği bedeli aşıp  bölge halklarının geleceğini tehdit etmekte. Nasıl ki; geçmiş dönemlerin tahribatlarını yaratanlar bugün ortalıkta olmasa bile, tahribata uğrayanlar kaim ise; bu, gelecekte de böyle olacaktır.

28 Şubat’ın baskıcı (jakoben) atmosferinin Muhafazakar kadrolar tarafından dağıtılması yine bu muhafazakar kadroların en tepe ismi olan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD Yahudilerini tek bir çatı altında toplayan ABD Musevi Kongresi tarafından “Cesaret Ödülü” ile ödüllendirilmesinin hangi anlamı taşıdığı, maalesef ülkemizde bir beyin fırtınasına tabi tutul(a)mamıştır. Bu “Cesaret” denen unvanın ne olup ne olmadığına dair muhafazakâr kesim kendi öz eleştirisini yap(a)mamıştır. İslamcılar ile “ABD Yahudi Kongresi”nin aynı kişi üzerindeki taltifleri nasıl bir şeydir? Ortak payda nedir veya olabilir mi?

Yine aynı şekilde İsrail’in Mavi Marmara Gemisine saldırması sonrası “kriz” olarak değerlendirilmiş; muhafazakâr yazarlar Hükümetin “One minute” tavrını halka “cesaret” olarak sunmuşlar. Ama bu süreçte iki ülke ticari ilişkilerinde yaşanan müspet gelişmelerin ne anlama geldiği bir türlü izah edil(e)memişti. Öyle ki, geçen döneme göre İsrail’in ihracatı, ülkemize %44 artmış durumda. Oysa İran’dan alınan ham petrol de %20 azaltılmış durumda. Başbakan bu bilgiyi (petrol) son ABD gezisinde verirken bunu “İran’a uygulanan ambargo” çerçevesinde uyguladıklarını dile getirmişti. Ambargoyu uygulayan güç ile İsrail birbirlerine varlık gerekçelerini borçlu olan ülkeler. Peki ya Türkiye, Başbakan; onların rolü ne?

Son ABD gezisinde Obama’nın elinin Başbakan’ın omuzlarına uzanmasının diplomatik dilde elbette bir karşılığı vardır. “Dostum” sözünün de… Batılıların “bölge dili” olan bu sözcüğün daha önce de Bin Ali, Hüsnü Mübarek, Kaddafi içinde kullanıldığını biliyoruz. Muhafazakâr kalemlerin son ziyarette işin aktüel boyutunda kalıp, Türkiye ile ABD’nin nasıl dost olabileceklerine dair kalem oynat(a)mamaları ise ayrı bir trajediydi. Onlar, tüm güçleriyle İran ve Hizbullah’ın ötekileşmesiyle uğraşırken Başbakan’ın  “kem ve küm”ünü “ABD’de Erdoğan fırtınası”na dönüştürme gayretleri içeride de Reyhanlı üzerinden yürütülüyordu. Hatta işi o kadar azıttılar ki;

 “Bu hükümet bu ülkeye iki numara büyük. Bu hükümetin Suriye siyasetinin asaleti, şerefi, şanı bu ülkeye beş numara büyük! Bu ülkenin değerini bilene değil, ama bu anlattığım vatandaşa!” diyebildiler…

İran- Irak savaşında ve sonrasında Irak’ın işgalinde; ayrıca Afganistan-Pakistan hattında savaşlarla birlikte elinde 2,5 milyon insanın kanı olan ABD Başkanı ile ülkemizin Başbakanı’nın elleri acaba nasıl kavuşmuştu?  O el, Türkiye Başbakanı’nın omuzunda hangi yeni kanların habercisi olabilirdi?  Suriye’de çocuklar, kadınlar ölmüştü ve bu, bir yüreği kanatmamışsa insanlık ölmüştür ama Lübnan’da öldürülen bebekler nasıl unutulmuştu? Filistin çığlıkları denen bir ses bu semalarda hiç dinmemişken sahi, Ebu Gureyb hapishanesinde çırılçıplak soyulup köpeklerin önüne atılan insanların katili kimlerdi? Toplumların manipüle edilmesinin İslamcı kalemler tarafından sağlanması çok yeni bir durum ama tarihsel arka planı da olan bir durum. Bölgenin son 20 yılında ölen insan sayısının 2,5 milyon olması, bunun ABD eliyle olması ve AKP ile ülke siyaseti oluşturan muhafazakâr kalemlerin oluşturduğu siyasette ABD’nin “dost ve kardeş” olması. Bunun sonucunda ise düşmanlıkların tanımlarının değiştirilerek bölgede kalıcılıklarının sağlanması adına bir tek Irak topraklarında geçen hafta öldürülen insan sayısı 300 olmuştur. (Reyhanlı’nın 6 katı…) Hem de Camii, Pazar, Hastahane gibi yerlerde.

Bir hafıza bu denli unutkan olabilir mi? “Değişim ve dönüşüm” diye bir kelimenin ardına sığınılarak nasıl unutula bilinir bu denli büyük acılar? Başbakan’ın da içinde bulunduğu küresel gücün Suriye’de uyguladığı stratejilerin doğurduğu ateş yumağı bölgeyi yakarken yaşanan bu itaat, İslamcı muhafazakâr kalemleri bu denli köreltmemeliydi.

Yâda çıkan her karşı sesi “Biliyorsunuz kendisi Alevi’dir” veya “İran sempetizanları”, yada “Esat’la mezhep yakınlığı var da onun için…” diyerek susturmak ne kadar da 28 Şubat diline benziyor değil mi?

MUHAMMED AK