11 Haziran 2013 - 19:30
Cihad Kavramı

Allahın adıyla Cihad sözcüğü, Arapça “cehd” kökünden türemiş bir kelimedir. “Cehd” ise, azimli, kararlı ve şuurlu bir şekilde “uğraş vermek” anlamına gelmektedir. Istılahî yani terminolojik olarak “cihad” kelimesi; “Allah yolunda mücadele etmek” anlamında kullanılmaktadır.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Çok boyutlu bir kavram olan “cihad” sözcüğü, bizim toplumumuzda ise genelde “savaş” olarak algılanmaktadır. Lügavî olarak “cihad” kavramında “savaş” anlamı da mündemiçtir ancak, “cihad” sözcüğü salt “savaş” anlamına gelmemektedir. Zira, Arapça “savaş” kelimesi “kıtal” ve “harb” sözcükleriyle telaffuz edilmektedir...

Tabiat alemi ve canlılar dünyasındaki tüm olaylar hep bir mücadele fenomeni içerisindedir. İnsan ise tabiat sahnesindeki bu mücadelenin merkezini oluşturmaktadır. Zira insan, yerküre üzerinde “mükellef” olarak yaratılmıştır ve bu nedenle insan “Allah’ın yeryüzündeki halifesi” olarak tanımlanır.[1]

İslamî literatürde insan merkezli mücadelenin (Hak-batıl olmak üzere) iki boyutundan söz edilmektedir.

Mükellefiyet olgusunu reddeden, hayata, hayatı anlamlı kılan ilâhî değerlere ve hayatın sahibine başkaldıran batıl cephedeki mücadelenin temelinde tegallüb-gasp (hakka tecavüz ve zorla sahiplenme), egoizm, her şeye egemen olma, sömürü, talan, israf ve dolayısıyla zulüm ve bozgunculuk görmekteyiz.

Batıl ehlinin hayat felsefesi ve yönetim biçimi (ideoloji) olarak esas aldığı söz konusu olumsuzlukların bertaraf edilmesi için direnen ve mücadele eden tarafa ise “Hak” cephesi denilmektedir. Bu açıklamadan sonra asıl ifade etmek istediğimiz “Hak” eksenli mücadelenin, vahy öğretisi ile formüle edilmiş şekline “cihad” denilmektedir.

Cihad, Müslüman bireyin bütün varlığını ve hayatını kuşatan bir olgudur. İmam Humeyni (rahmetullahi aleyh)’in deyimi ile:”Hayat iman ve cihaddır.” İmtihan amaçlı hayat yolculuğu içerisinde Müslüman birey, Kur’an-ı Kerim’de ifadesini bulan “muhlis”, “salih”, “muvahhid” ve “hizbullah” gibi vasıflara sahip olabilmek için öncelikle nefsanî arzuların yozlaştırıcı etkilerine karşı sarsılmaz bir iman ile karşı durmak ve benliğini her türlü menfî-negatif eğilimlerden arındırmak ödevindedir.[2] Nefs tezkiyesi ile başlayan bu süreç tevhidî değerleri yeryüzüne egemen kılma mücadelesi ile devam eder.

Kısacası cihad, Müslüman bireyin öznel ve nesnel olarak kendisini ve çevresini her türlü olumsuzluklardan arındırma ve yeryüzünü bayındır hale getirme çabasıdır.

Yaşamaya elverişli kılınmış yerküre üzerinde her türlü fesadın, zulmün ve kirliliğin önünü almak, insanların barış ve huzurunu temin etmek uğraş ve çabayı zorunlu kılmaktadır.[3]

Bu mücadele kategorik olarak dört boyuttan oluşmaktadır: 1- Öznel olarak nefse yönelik cihad: Müslüman birey öncelikle nefsanî dürtülere ve şeytanî vesveselere karşı savaş vermekle mükelleftir. Bu uğraş, başarılı olduğu süre onun kişilik ve şahsiyetinin olgunlaşmasına ve yüce ahlaki erdemlere ulaşmasına vesile olacaktır. İnsanın yeryüzündeki sınavı bunu en temel vecibe kılmaktadır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) nefse karşı yapılan mücadeleyi “büyük cihad” olarak nitelendirmesi; insan bu yolda başarılı olduğu takdirde Yüce Allah’ın rızasına nail olmak anlamına gelen “esfel-i salihin”e yükselmesi hikmetine binaendir.

Şu bir hakikat ki, ilk etapta en büyük şer güç insanın kendi nefsidir. Bedensel ihtiyaçların tatmini noktasında insanı farklı bir kulvara sokan, insanı asıl gayesinden uzaklaştıran, insanı yozlaştırıp saptıran bizzat kendi nefsi olabilmektedir.

Nefs yani ego, özellikle kendisini her şeyden müstağni (bağımsız) görmek ister. Nefs zaptu rapt altına alınmayı sevmez. Başına buyruktur. Bu nedenle nefs insanı mütemadiyen hayata ve hayatın sahibi Yüce Allah’a isyan ve muhalefet etmeye teşvik eder. Bireyin olumsuz bir fiili işlemesi, kötü bir iş yapması nefsin dayatması ve onun mesai arkadaşı olan şeytanın iğvası iledir.[4]

Bu nedenle diyeceğimiz o ki, Yüce Allah’ın hüküm ve yasalarına uygun bir hayat yaşamak nefs engelini aşmakla, onu tahakküm altına almakla mümkündür. Müslüman birey nefsinin dayatmalarına ve şeytanın çok yönlü aldatmasına karşı koyup direndiği oranda fazilet ve yüce erdemlere sahip olur. Takva, ihlâs, özveri ve cömertlik gibi vasıflara öncelikle nefs ve şeytan engeli aşılarak ulaşılır.

Özellikle İslâm ve insanlık düşmanlarına karşı kıtâl (fiilî savaş) son çare ve bir zorunluluk olarak ortaya çıktığında, yani savunma amaçlı bir mücadeleye ihtiyaç duyulduğunda, bıkmak usanmak bilmeyen bir azimle onurlu bir direniş sergilemek ve bir anda bütün dünyevî nimetlerden vazgeçip bu yola baş koyabilmek büyük bir özveri ve kararlılık gerektiren bir durumdur.

Bu ise, nefs ve şeytanın bedbinlik, yılgınlık, karamsarlık, kaypaklık, korkaklık ve kaybetme endişesi gibi telkinlerini aşmakla mümkündür.

“Doğrusu, temizlenip-arınan felah bulmuştur.”[5]

“...Nefsinin istek ve tutkularına uyma; aksi halde seni Allah’ın yolundan saptırır...”[6]

“...Zira nefis gerçekten şiddetli kötülüğü emreder...”[7]

“Ancak kim, Rabbinin azametinden korkup, nefsinin menfî eğilimlerinden sakınırsa, onun varacağı yer cennet olacaktır.”[8]

Şu halde...”Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese ve iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü Allah işitendir, bilendir. Allah’tan korkanlar, şeytanın bir vesvesesine uğrayınca Allah’ı ve azabını düşünürler, bir de bakarsın onlar doğruyu görüp vesveseyi atmışlar. Şeytan kardeşleri olan kafirleri ise sapıklığa sürükler. Sonra da yakalarını bırakmazlar.”[9]

“...Yapmakta oldukları kötülükleri şeytan onlara süsleyip çekici kıldı, böylece onları yoldan saptırdı. Oysa ibret alıp şeytandan sakınabilirlerdi.”[10] Zira şeytan(iblis), muhlis olan kulları saptıramaz.(38/83)

“Ey iman edenler, üzerinizdeki (sorumluluk) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. O, size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.”[11]

Ayetlerden anlaşıldığı üzere nefs ve şeytan insanın önüne yaradılış misyonuna tezat, saptırıcı nitelikte alternatifler sunmaktadır. Elbette ki, bütün bunlar “imtihan” kapsamında tezahür etmektedir.[12] Asıl olan “sırat-ı mustakim”den saptırma amacına matuf provokasyonlar karşısında Müslüman bireyin “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”[13] ilâhî uyarısını baz alarak kulluk ödevinin pratiklerine azim ve kararlılıkla tevessül etmesidir. İşte nefs ve şeytana karşı yapılan cihadın da özü budur. Yani, “sırat-ı mustakim” üzere sarsılmaz bir irade ile sabit berkadem olmak.

Ömür boyu süren bu mücadelede Müslüman bireyin dikkat etmesi gereken en önemli hususlardan biri de Lokman suresinin 33’üncü ayetinde beyan edilmektedir: “...Ve sakın nefs ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizleri aldatmasın.” Zira, nefs ve şeytanın en sinsi aldatma yöntemlerinden biri de budur. Bu tür aldanma ile kişi günah bataklığına sürüklenebilmektedir. Nitekim: “Allah affeder.” diyerek, her türlü haramı işleyen insanlara yakın çevremizde tanık olabilmekteyiz.

Elbette ki, Allah Subhanehu ve Teâlâ bağışlayıcı ve Settar’dır. Günahları affeder ve örter de... Ancak, “...Rablerinin azabından kimse emin olamaz.”[14] Zira Yüce Allah, hükümlerini çiğneyenlere karşı “azim-ün intikam” (intikam sahibi)[15] “şedid-ül ikab” (cezası şiddetli olan)[16]dır.

Şu halde “seri-ül hisab” ve “vahid-ül kahhar” olan Yüce Allah’ın azabını hak etmiş olmamak için nefs ve şeytana karşı her an teyakkuz halinde olup, büyük küçük demeden, affedilir vehhamına-düşüncesine kapılmadan, hangi türden olursa olsun günah işlememekte direnmeliyiz.

Özellikle hem kendi bedensel haklarımıza, hem kendi dışımızdaki kulların ve tüm canlıların haklarına titizlikle riayet etmeliyiz. Kendimize eziyet etme hakkına sahip olmadığımız gibi, başkalarına da zulmetme hakkına sahip değiliz. Zulmün her çeşidinden uzak durmalıyız. “Zulmedenlere (ve zulme) eğilim göstermeyin, yoksa size de ateş dokunur.”[17]

Ancak ne yazık ki, günümüzde birçok insan nefs ve şeytanın iğvasına kapılarak “etnosantrik” duyguların esiri olabilmektedir. Bugün –ümmet bazında- evrensel islâm ailesi birlikteliği hilafına en tehlikeli aldanış biçimi diyebileceğimiz, nefs ve şeytanın hilesi ile tezahür eden enaniyet (bencillik) ve hodgamlık (kendini beğenme) duygusunun bir başka versiyonu olan “etnosantrizm” zaafiyetidir. Yani kişinin kendi etnik kökenini, aşiretini, ırkını ve hizbini imtiyazlı ve üstün görme eğilimi...

Bugün İslâm Ümmeti’nin içerisinde bulunduğu tefrika ve bölünmüşlüğün temelinde söz konusu ettiğimiz bu tür faşizan eğilim, ekol bağnazlığı ve mezhep taassubu yatmaktadır.

İslâm Ümmeti’nin 1,5 milyarı geçen ezici nüfus potansiyeline rağmen, ulus ve aşiret devleti yapılanmaları ile 57 parçaya bölünmüş olması ve bu bölünmüşlüğün müsebbibi olan emperyalistler ve yerel işbirlikçileri vasıtası ile güç ve kuvvetten düşürülüp, en değerli varlıklarının sömürülmesi ve bazı bölgelerde ise katliamlara maruz kalmaları Müslümanların bir tek “İslâm Devleti” çatısı altında “yek vücut” olmayışlarındandır.

Konumuzla ilgili bir başka örnek verecek olursak; bilindiği üzere Rus işgaline karşı Afgan mücahidleri orantısızlığa - güç dengesizliğine, her türlü imkansızlığa rağmen uzun yıllar dayanarak-direnerek mücadele vermişler yani açıkçası işgal edilen topraklarını savunmak için fiilî “cihad” yapmışlardı. Sonuçta: “ Zulme uğradıkları için çarpışanlara söyle: ’Allah onları muzaffer kılmaya muktedirdir.”[18] muştusu tezahür etmişti. Ancak iş hükümeti kurup birlikteliği sağlamaya gelince olanlar olmuş ve söz konusu ettiğimiz “etnosantrik” duygular devreye girmiş ve cahiliye döneminde olduğu gibi birbirlerini boğazlamaya başlamışlardı. Nefse karşı verilen cihadın büyüklüğü burada çok bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Afganistan’daki gruplar eğer Yüce Allah’ın emrettiği şekilde aralarında birlikteliği tesis edip İslâmî bir hükümet kurabilselerdi ve hemen yanıbaşlarındaki İslâm Cumhuriyeti ile tevhid oluştursalardı hiç kuşkusuz emperyalist ABD’nin işgaline maruz kalmazlar ve aşağılayıcı bir rüsvalığa ve kahredici bir zillete düşmezlerdi.

Aynı aşağılayıcı rüsvalığı ve kahredici zilleti Saddam zaliminde ve avanesinde görmekteyiz. Zalim Saddam, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere Batılı emperyalistlerin (amiyane tabirle) gazına gelerek, henüz yeni kurulmuş İslâm Devleti’ne saldırıp, 8 yıl boyunca savaşıp, 1’5-2 milyon insanın ölümüne sebep olması ve bununla da yetinmeyip savaşmak istemeyen Halepçe ve Ducayde halkını siyanür gazlarıyla katletmesi hep nefs ve şeytanın iğvasının sonuçlarıdır. Ki bu sonuç “Zalimlere yardım edene (onlar adına mazlum bir halka savaş açana) Allah o zalimi musallat eder.” Hükmü kaçınılmaz ilâhî bir hakikat olarak tezahür etmiş ve Saddam zalimini dünyanın en rezil, en pespaye ve en şerefsiz insanı durumuna düşürmüştür.

Oysa Saddam Şah’ın akibetinden ibret alsaydı ve kendisine çekidüzen verip halkının değerlerine saygı gösterseydi ve İran’la en azından “Cezayir Antlaşması’na sadık kalıp iyi komşuluk ilişkisinde olsaydı hiç kuşkusuz böylesi bir zillete düşmezdi. “Zulüm ile abad olanın ahiri berbat olurmuş”!

 “Kendi nefsani arzularını ilâh edineni gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yaşayış bakımından “belhum edallu sebila” hayvandan da aşağıdırlar.”[19]

“...Yalanlayanların sonu nasıl oldu, bir görün.”[20]

“...Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı veli edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. Şeytan onlara vaadlerde bulunuyor, onları olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara aldanıştan başka bir şey vaadetmez.”[21]

Malum olduğu üzere büyük şeytan ABD, İslâmî İran’a saldırması için Saddam’a büyük vaadlerde bulunmuştu. Hatta Kuveyt’in işgaline ilk etapta göz yumulması da Saddam’a yapılan bir ayak oyunu idi. Daha önce masum insanları katletmesi için Saddam’a kimyasal gazları veren de kendileri idi. Sonra onu bahane ederek Irak’ı işgal ettiler ve Saddam’ı aşağılık bir mahluk konumuna düşürdüler. Kısacası ayette işaret edildiği gibi “Şeytan onlara aldanıştan başka bir şey vaad etmez.”

İslam ümmetinin başında nefislerini ilâhlaştırmış ve şeytanın avanesi olmuş bedbaht deccallar olduğu süre Müslümanların da varlıklarının talan edilmesi, horlanıp-aşağılanmaları, namuslarının paymal edilmesi acı bir mukadderat olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Gerçekten kötü yöneticiler, bir ülke yönetimini ellerine geçirdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar. İşte onlar, böyle yaparlar.”[22]

Oysa, yeryüzünde izzetli ve onurlu bir hayat yaşayabilmemiz için, Yüce Rabbimiz bizlere kurtuluş ve özgürlük reçetesi sunmaktadır:” Ey iman edeler, hayat bahşeden şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Resulüne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O’na götürülüp toplanacaksınız.”[23]

“Ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin.”[24] “Allah’a ve Resulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider...”[25]

“Kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.[26]

“...Dillerinizin ve renklerinizi farklılığı O’nun ayetlerindendir.”[27]

“...Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.”[28]

“İşte sizin dininiz ve ümmetiniz bir tek din ve bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse benden korkup sakının. Ama insanlar din konusunda aralarında ayrıldılar. Her fırka kendi gruplarıyla övünmektedir.”[29] Yukarıda ifade etmek istediğimiz “etnosantrizm” hastalığına işaret edilmektedir!..

“Onlar ki Allah’a vermiş oldukları sözü kesin bir ahit haline getirdikten sonra bozarlar. Allah’ın sürdürülmesini emretmiş olduğu ilişkilerini keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. İşte onlar hüsrana uğrayanlardır.”[30]

Ümmet olarak içerisinde bulunduğumuz bu kahredici olumsuzluklardan kurtulmak için, öncelikle nefs ve şeytanın iğvası olan “etnosantrizm” zaafiyeti hilfına, “Ancak mü’minler kardeştir.”[31] şiarını yücelterek, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız.” hadisini baz alarak, bütün Müslüman kardeşlerimize karşı sevgi atmosferi oluşturmalıyız. Ve akabinde, Yüce Allah’a şöyle dua etmeliyiz: “...Rabbimiz, bizi ve bizden evvel iman eden kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde mü’minlere karşı kin bırakma..”[32]

“Ya Rabbi! Göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimizle başbaşa bırakma.” (Hadis)

İslâm tarihine şöyle bir dönüp baktığımızda, ne yazık ki ayet ve hadislerdeki bunca uyarılara rağmen Müslümanların nefislerine ve şeytanın aldatmasına kapılarak birbirlerine düştüğünü, bölünüp parçalandıklarını; Ehl-i Beytin velayetini kabul edip onların ihtiramını kor