13 Haziran 2013 - 17:50
Şefaatle ilgili Eleştiriler ve Cevapları (2)

Müslümanlar arasında itikadi meselelerin gelişmesi, bazı kavramlar çerçevesinde tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmalardan biri, şefaat meselesine yöneltilen eleştirilerdir. Biz burada şefaat inancına yöneltilen bu eleştirilerin en önemlilerinden bazılarına değineceğiz ve daha sonra açık delillerle bu eleştirilerin yersiz olduğunu açıklayacağız: Birinci Eleştiri: İnanan bir kişinin işlediği günahın aynısını kâfir de işlemektedir ve Allah kullarının amellerinin karşılığı olarak cezalandırma ve mükâfatlandırma sünnetini bırakmıştır. Bu durumda, şefaat vasıtasıyla günahkâr inananlardan cezalandırmayı kaldırmak ve günahkâr kâfirleri cezalandırmak yüce Allah'ın adaletiyle çelişmektedir; oysa yüce Allah bundan münezzeh ve yücedir. Bu eleştiriye, günah bir olmasına rağmen cezalandırmada çifte standart eleştirisi ismini verebiliriz.

Cevap:

Bu soruyu cevaplandırmadan önce şunu bilmemiz gerekir ki, acaba inananla kâfirin günahı bir midir? Acaba yüce Allah'ın günahkâr inanan hakkında şefaat edenlerin şefaatini kabul etmesi ve kâfiri bundan mahrum bırakması cezalandırmada çifte standart mıdır?

Şüphesiz günah, kimin tarafından işlenirse işlensin, kime karşı yapılırsa yapılsın, kınanma ve cezalandırılmayı gerektirir; nitekim kim itaat ederse ve kime karşı itaat ederse etsin, övülme ve mükâfatlandırılmayı gerektirir. Aksi durumda itaat edenle etmeyen arasında hiçbir fark kalmaz.

Ancak yüce Allah, bu ikisinin, inanan birisinden olmasıyla kâfir birisinden olması arasında fark gözetmiştir   -konumuz şimdilik günah üzerindedir-. Dolayısıyla günahkâr müminler için tövbe kapısının yanı sıra şefaati bırakmıştır.

Fakat kâfirlerin şefaate ulaşmaları veya günahlarından dolayı yaptıkları tövbenin kabul olması tam anlamıyla yüce Allah'a inanmalarına bağlıdır. Nitekim iyi ameller de böyledir; kâfirler eğer Allah'a iman etmezlerse, hiçbir zaman iyi amellerinden dolayı mükâfatlandırılmazlar.

Meselâ, her ne kadar kâfir biriyle inanan birinin "yalan"ı aynıysa da ancak hüküm bakımından kâfirle inananın yalanı farklıdır. Mevlâ tarafından yalanın günah olmasıyla ilgili olarak bize ulaşan deliller, kâfirle inanan arasında fark gözetmiştir.

Gerçekte bu eleştiri günahın bir olduğu sanısından kaynaklanmaktadır. Oysa günah, işleyen kişilere göre değişir. İşte bu açıdan Mevlâ tarafından bırakılan hüküm de değişebilir.

Kıyamet günü mekânlar ayrıdır; inananlar bir yerdedir, kâfirler ise başka bir yerde. Kâfirler, dünya hayatında Allah'a inanmayan veya ibadette başkasını O'na ortak koşanlardır. İşte bunlar ayetlerin açık ifadesine göre şefaate ulaşmayacaklardır:

"...Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki; onlar, hiçbir şeye malik olmayan ve düşünmeyen şeyler olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz)?" [58]

"...Kâfirlerin dostları da tağuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Onlar ateş ehlidir, orada ebedi kalacaklar..." [59]

Açıktır ki, ateşte ebedi kalmak şefaat kavramıyla çelişmektedir. Konuyla ilgili başka ayetler de örnek gösterilebilir.

Yüce Allah'ın müminlere ve kâfirlere amellerinin karşılığını verme sünneti sadece O'na has bir şeydir. İnananları mükâfatlandırma vaadi ve kâfirlerle müşrikleri cezalandırmayla korkutması, değişmeyecek sabit bir şeydir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de kıyamet günü kâfirlerin şefaate ulaşma fırsatı olduğuna delalet eden hiçbir ayet yoktur; aksine, ayetler, kâfirlerin ebedi olarak cehennemde kalacağını ifade etmektedirler.

İşte bu nedenle kıyamet günü kâfirlerin şefaatten mahrum olmaları, Allah'ın hükmüne aykırı davranması anlamına gelmez; aksine bu, yüce Allah'ın peygamberler ve elçiler vasıtasıyla kâfirlere haber verdiği müjdenin gerçekleşmesidir.

Fakat inanan kişiye tövbe kapısı açılmıştır. İnanan kişi günah işlediğinde bazen tövbe eder; işlediği amele pişman olmasıyla ve dolayısıyla peşinden o günahı terk edip bir daha ona dönmemeye karar vermesiyle tövbesi gerçekleşmiş olur. Çünkü günah işlemeye pişman olmak bir daha günaha dönmemeyi gerektirir. Aksi durumda günaha dönmek günah işlemeye ısrar etmek anlamına gelir.

Dolayısıyla eğer böyle birisi günahkâr olarak ölürse, yüce Allah inananlara vaat etmiş olduğu şefaatle onu bağışlayabilir. Binaenaleyh, günahkâr inananlar hakkında şefaatin kabul edilişi ve kâfirler hakkında ise kabul edilmeyişi, peygamberler ve elçiler vasıtasıyla verilen vaadin gerçekleşmesidir.

Şimdi her iki vaat için Kur'ân-ı Kerim'den örnekler verelim: "Ama ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüş olanlar, işte Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üstünedir. Ebediyen lânet içinde kalırlar. Ne kendilerinden azap hafifletilir, ne de onlara fırsat verilir..." [60]

"...Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların bütün yaptıkları dünyada da, ahirette de boşa çıkarılmıştır ve onlar ateş ehlidir, orada sürekli kalacaklardır..." [61]

Bu iki ayet, kâfir olarak ölen kişinin ebedi olarak ateşte kalacağına dair Allah'ın vaadini bildiriyor ve açıktır ki, ebedi olarak ateşte kalmak şefaat kavramıyla tamamen çelişmektedir.

"Allah'ın kabulünü üzerine aldığı tövbe, ancak bilgisizlikle (inat vb. şeye dayalı olmaksızın) kötülük yapanlar ve sonra yakın zamanda (ahiret ve ölüm alâmetleri belirinceye kadar ihmalkârlık etmeyip) tövbe edenler içindir. İşte Allah'ın rahmetiyle onlara dönüp tövbelerini kabul ettiği kimseler bunlardır. Allah (her şeyi) bilendir, hikmet sahibidir." [62]

"Kim yaptığı haksızlıktan sonra tövbe eder ve düzeltirse, şüphesiz Allah rahmetiyle ona döner, tövbesini kabul eder. Çünkü Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." [63] Tövbeyle ilgili daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

Bu örneklerden sonra yukarıdaki eleştiriye reddiye olarak diyoruz ki, cezalandırmada çifte standart, günahtaki çifte duruma uygun olarak sergilenmiştir ve bu eleştiriye verilen cevabı, bu ikisinin işlediği günahın bir olmadığı sözüyle özetliyoruz. Yüce Allah tâ başından beri kendisine inananla inanmayanın işlediği günaha farklı muamele edeceğini bildirmiştir.

Bu esasa göre Allah'a inanmayan ahirette şefaatten mahrum olacak, O'na inanan ise şefaate ulaşacaktır; nitekim O'na inanan, günahlarından tövbe edecek olursa tövbesi de kabul olur. Ahirette bunların her birinin ceza ve mükâfatı, peygamberler ve onların vasileri aracılığıyla insanlara bildirdiği ilkelere uygun olacaktır.

Resulullah'tan (s.a.a) şefaatin Allah'a ortak koşana ulaşmayacağı ve onun ancak Allah'a ortak koşmayanlara ulaşacağı rivayet edilmiştir.

Ebuzer'den şöyle rivayet edilir: "Resulullah'ın bir gece sabaha kadar namaz kıldığını ve namazda sürekli, 'Eğer onlara azap edersen, onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın), eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen daima üstünsün, hikmet sahibisin!' [64] ayetini okuduğunu; hatta rükû ve secdelerde bile bunu tekrarladığını gördüm. Bunun üzerine, 'Ya Resulullah! Neden sürekli bu ayeti okuyorsunuz; hatta rükû ve secdelerde bile onu tekrarlıyorsunuz?' diye sordum. O hazret; '...Ben Rabbimden ümmetime şefaat etmeyi istedim. O da bunu bana verdi. Şefaatim, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayana ulaşacaktır inşaallah.' buyurdu."[65]

Bir başka hadiste Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Şefaatim, halis niyetle 'Allah'tan başka ilâh yoktur' deyip kalbi dilini ve dili de kalbini doğrulayana ulaşacaktır..."[66]

İkinci Eleştiri:

Yüce Allah kıyamette günahkârları cezalandıracağını buyurduktan sonra kıyamet günü onlardan azabı kaldırması ya adalete uygun bir iştir ya da zulümdür.

Eğer azabı kaldırması adaletli bir iş ise, bu durumda a-zaplandırmaya yönelik hükmü zulümdür. Oysa yüce Allah zulmetmez. Eğer azabı kaldırması zulüm ise, bu durumda peygamberlerin, elçilerin ve salihlerin şefaat talep etmeleri, onların zulmü istemeleri anlamına gelir; bu ise cehalet olduğundan, bunun hata ve sürçmelerden korunanlara isnat edilmesi caiz olmaz.

Cevap:

Bu eleştiri şu çelişkiyi vurgulamaktadır: Bir taraftan cezalandırmayı kaldırmak adalete uygundur; dolayısıyla günah nedeniyle cezalandırmak zulümdür; zulüm ise yüce Allah'tan caiz değildir.

Diğer taraftan daha önce dünya hayatında günahkârın cezalandırılacağı bildirildikten sonra yüce Allah'ın cezalandırmayı kaldırması da zulümdür; dolayısıyla peygamberlerin ve şefaatçilerin istekleri genel olarak zulmü talep etmek sayılmaktadır, oysa onların makamı bundan yücedir.

Daha önce de değindiğimiz gibi, inanan bir kişinin günah işlemesi, onun cezalandırılması için tam ve yeterli bir neden değil; ancak, onun cezalandırılması için sadece bir gerekçe teşkil eder.

Bu durumda eğer tövbe ve şefaat gibi yüce Allah'ın takdir ettiği engellerden birisi cezalandırmayı engellerse, cezalandırma kaldırılır; aksi durumda günah kendi etkisini bırakır.

Bu hususta Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: "Ben beğenilmiş makamda yer aldığım zaman, ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim ve yüce Allah da benim onlar hakkındaki şefaatimi kabul edecek; va- llahi ben, soyumdan gelenlere eziyet edenlere şefaat etmeyeceğim."[67]

Dolayısıyla yüce Allah'ın, kendine inanan günahkâr kulu cezalandırması adaletin tâ kendisidir; nitekim kendisine itaat eden mümin kulunu mükâfatlandırması da adaletin ta kendisidir.

Bu nedenle eğer günahkâr kişi cezalandırmayı hak etmemiş olsaydı Allah'a itaat eden kişiyle arasında bir fark kalmazdı. Fakat bu cezalandırmayı hak edişi bazen şefaat ve tövbe gibi bir engelle fiiliyete geçmez.

Böylece Allah'ın adalet ilkesiyle şefaat ilkesi arasında hiçbir çelişki olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Kısacası: Şefaat, Allah'ın kendisine inananlara ikram ve rahmetidir ve bununla Allah'a inananla kâfir arasında fark gözetilmiştir.

Ayrıca şefaat Allah'ın rahmetidir de; bu durumda "rahmet" ile "adalet" arasında bir çelişki olduğu söylenebilir mi?!

Yüce Allah'ın bazı kulları hakkında şefaati kabul edeceği vaadi, genel olarak kendisine, kitaplarına ve peygamberlerine iman çerçevesi içinde belirttiği kişilere hastır.

Dolayısıyla, Allah'a inanan günahkâr kişiden cezanın kaldırılması, yüce Allah'ın kendisine inanan kullarına bir lütfudur.

Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki: "Ben şefaat etmekle ümmetimin yarısının cennete girmesi arasında seçenekli bırakıldım; fakat ben şefaati seçtim; çünkü şefaat daha kapsamlı ve yeterlidir. Siz şefaatin takvalılar için olduğunu mu sanıyorsunuz?! Hayır, şefaat suçlu günahkârlar ve lekelenenler içindir."[68]

İmam Hasan (a.s) buyuruyor ki: "Resulullah kendisine birkaç mesele hakkında soru soran Yahudilerden birinin cevabında şöyle buyurdu: Şefaatim ise, şirk ve zulüm dışında büyük günah işleyenlere ulaşacaktır."[69]

Müşriklerle kâfirlerin cezalandırılmasına gelince; daha önce yüce Allah onları korkutmuştur. İşte bu nedenle peygamberler, vasiler ve yüce Allah'ın şefaatlerine razı olduğu kimseler, kâfirlere, müşriklere ve yüce Allah'ın ebedi olarak cehennemde kalacaklarını vaat ettiği kimselere kesinlikle şefaat etmeyeceklerdir.

İşte bu reddiyeden anlaşılıyor ki biz, birisi iman eden ve günah işleyen, diğeri Allah'a ortak koşan ve kâfir olan iki grupla karşı karşıyayız.

Buradan, cezanın kapsamlı olması ve her iki grubu içermesi varsayımının ne kadar yanlış olduğu anlaşılmaktadır.

Evet, eğer birinci gruptan olan birisinden ceza kaldırılsaydı, ama aynı gruptan olan ve bütün özelliklerde onunla eşit olan diğerinden kaldırılmasaydı, bu eleştiri yerinde olurdu.

Kaldı ki rahmet, mağfiret, hüküm, kaza, herkese hakkının verilmesi ve iki kişi arasında hüküm vermek gibi birkaç etkenin sonucu olan şefaatin vuku bulup cezalandırmanın kaldırılması, Allah'ın sünnetini değişmesine ve doğru yoldan sapmaya sebep olmaz.[70]

Üçüncü Eleştiri:

Halk yanında meşhur olan şefaat, şefaati kabul edecek olan makamdan (yüce Allah'tan), hakkında şefaat edilen kimse için bir şeyi yapmasını veya onun için hükmettiği bir şeyi yapmamasını istemektir; bu ise, şefaati kabul edecek olan makamın, şefaat edilecek kişi hakkında şefaatin kabul edilmesine sebep olacak yeni bir bilgi edinmesi veya şefaat eden kişinin makam ve mevkisini gözeterek uygulamak istediği hükümden, -her ne kadar hak, adalet ve insafa uygun olsa da- vazgeçmesi dışında imkânsızdır. Oysa bu varsayımların yüce Allah'a isnat edilmesi caiz değildir.

Cevap:

Bu varsayım temelden batıldır. Çünkü yüce Allah'ın yapmayı takdir ettiği fiil (cezalandırma), "günah"tan ayrılmayacak bir etken değildir. Çünkü daha önce de değindiğimiz gibi, günah ancak cezalandırmayı gerektirir. Şefaat ise daha önce vaadi verilmiş ve Kur'ân-ı Kerim şekillerini, sınırlarını, şefaat edecek ve edilecek kişilerin özelliklerini açıklamıştır.

Dolayısıyla, böyle bir şefaatin kabul edilmesi, yüce Allah'ın takdir ettiği fiilden vazgeçmesi olarak değerlendirilemez; aksine, şefaat yüce Allah'ın kulları hakkında takdir ettiği şeye vefa etmesidir.

Bütün bu söylenenleri göz önünde bulundurduğumuzda, yüce Allah'ın önceden şefaat hakkında bilgisi olması ve şefaati zikredip, günahkâr inananların yüce Allah'ın rızasına kavuşmak için sığınabilecekleri yolu açıklamasından sonra yeni bilgi edinmesini gerektirmeyeceği anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan, kulların durumları, dünya ve ahirette hâlleri, ezelden beri yüce Allah'ın ilminde mevcuttur. Bu kapsamlı ilimden sonra şefaati kabul etmesiyle yüce Allah için yeni bir ilmin söz konusu olmayacağı açıktır. (Allah bundan çok yücedir...)

Bu konu şu ayette de net bir şekilde yansımıştır: "Allah dilediğini siler, (dilediğini) bırakır. Kitabın esası O'nun yanındadır." [71]

Allame Tabatabaî der ki: "...Evet, yüce Allah açısından imkânsız olan bilgi ve irade değişikliği, bilinen ve irade edilen şeyin durumunun korunmasına rağmen bilgi ve iradenin onlara uymamasıdır. Buna yanılma ve feshetme denir. Sözgelimi, bir karartı görürsün, önce bunun insan olduğuna hükmedersin, bir süre sonra karartının at olduğu ortaya çıkar, böylece karartıya ilişkin bilgi değişir. Ya da bir maslahat gözeterek bir şeyi irade edersin, daha sonra asıl maslahatın irade ettiğin şeyin karşıtında olduğunu öğrenirsin, buna bağlı olarak iradeni değiştirtirsin.

İşte bu iki örnekte vurguladığımız hususlar yüce Allah hakkında düşünülemez. Oysa şefaatin ve buna bağlı olarak da cezanın yürürlükten kaldırılması, yukarıdaki hususlar türünden değildir."[72]

Dördüncü Eleştiri:

İnsanların, günah işleyen kişiye peygamberler ve salihler tarafından şefaat edileceğine inanmaları, kıyamet günü onların şefaatine ulaşma ümidiyle günah işlemeye cür'et etmelerine sebep olacaktır. Bu ise, cezalandırmayla ilgili açıklanan hükümlerin abes olmasını gerektirir.

Dolayısıyla toplumsal düzen bozulur, insanlar arasında fesat yayılır ve Allah'ın, kulları için bırakmış olduğu hükümler çiğnenir.

Cevap:

Bu eleştiri, şefaat konusu, şefaatin kabulü ve kâfirlerin ebedi olarak cehennemde kalacakları gibi hususları içeren ayetlerde önemli bir hususu görmezlikten gelmekten kaynaklanıyor. Bu husus şudur: Ayetlerde şefaate ulaşacak kişiler ve topluluklarla ilgili bir sınırlama söz konusu olmadığı gibi, hakkında şefaatin kabul olacağı günahlar da belirtilmemiştir. Bu durumda, insan şefaate ulaşacağına nasıl emin olabilir ve yine işlediği günahın, hakkında şefaatin kabul olacağı günahlardan olduğuna nasıl kanaat getirebilir?!

Dolayısıyla insan, şefaate ulaşacak kimselerden olmamaktan veya işlediği günahın, hakkında şefaatin kabul edilmeyeceği günahlardan olabileceğinden endişelenerek günah işlemekten ve isyan etmekten sürekli korku içerisinde kalır.

Kâfirler ve onların ebedi olarak cehennemde kalacakları, çeşitli azaplar görecekleri ve onların günahlarının bağışlanmayacağı gibi hususlarla ilgili ayetlere gelince; bu ayetlerde, insanın cehenneme girmesine sebep olan amel ve özellikler genel çerçeveleriyle söz konusu edilmiştir. Buna şu ayeti örnek gösterebiliriz: "Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar." [73]

Gördüğünüz gibi bu ayette, kıyamet günü bağışlanma konusu söz konusu edilmiş ve Allah'a ortak koşarak ölenlerin bağışlanmayacağı ifade edilmiştir. Dolayısıyla, şefaatin insanları günah ve suç işlemeye sevk ettiği nasıl söylenebilir? Oysa ki mümin biri günah işlediğinde, hemen peşinden bağışlanma amacıyla tövbe etmesi gerekir. Bu, Allah'a ve kıyamet gününe inanan kişinin özelliğidir. Allah'a ve kıyamet gününe inanan bir kişi, günah işlememek için sürekli kendisini gözetir. Dolayısıyla eğer şeytana aldanarak günah işleyecek olursa, işlediği günaha ısrar etmesi bir yana dursun, öğüt alır ve gerçek bir tövbeyle hemen Allah'a dönüş yapar.

İman, insanın dış yapısına isnat edilen bir renk değildir. İnsanın iç yapısıyla ilgili bir nitelik, onun Rabbiyle bağlantısı, emir ve yasakları doğrultusunda toplumsal hareketleri demektir.

Şu ayetin buna bir işaret içerdiğini söyleyebiliriz: "Onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, yaptıklarında bile bile, ısrar etmezler." [74]

Bu ayette gidişatları açıklanan, ancak fertleri belirtilmeyen bir grup insandan söz edilmiştir. Nitekim yapılan kötülük ve zulmün türü de belirtilmemiştir. Fakat onların kötülük ve zulüm yaptıktan sonra Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilediklerine, günah ve zulümlerine ısrar etmediklerine ve Allah'ın da onların günahlarını bağışlayacağına işaret edilmiştir. Eğer mağfiret dileme olmasaydı, günahlarının bağışlanması için bu ilâhî vaade ulaşmazlardı.

Ali b. İbrahim, Muhammed b. İsa, Yunus, Abdullah b. Sinan kanalıyla nakledilen hadiste de buna işaret edilmiştir. Ravi diyor ki: İmam Cafer Sadık'tan (a.s), "Büyük günahlardan birini işleyip de ölen birini, işlediği bu günah İslâm'dan çıkarır mı? Böyle birisi eğer cezalandırılacak ise acaba müşriklerin azabına mı uğrayacak, yoksa azabının belli bir süresi mi var?" diye sordum. İmam (a.s) şöyle cevap verdi: "Eğer birisi büyük günahlardan birini helal sayarak onu işlerse, bu onu İslâm'dan çıkarır; dolayısıyla en şiddetli azaba uğrar. Fakat onun günah olduğunu itiraf ederek ölürse, bu onu iman çerçevesinden çıkarır, fakat İslâm'dan çıkarmaz; bu adamın azabı birinci adamdan hafif olur."[75]

Beşinci Eleştiri:

Akıl, ayetlerden hareketle şefaatin mümkün olduğuna hükmeder. Ancak şefaatin vuku bulduğuna hükmetmez. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de mutlak olarak şefaati reddeden ayetler de vardır. Örneğin: "...Ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızktan harcayın..." [76] Bazı ayetler de şefaati sınırlandırmaktadır. Örneğin: "...O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir?..." [77] ve "(Allah'ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler..." [78] Bu ayetler, kesin olarak şefaatin vuku bulduğuna delâlet etmezler.

Kur'ân-ı Kerim bir yerde şefaati direkt olarak reddederken, diğer bir yerde Allah'ın rızasına bağlı kılıyor ve başka bir yerde ise şefaatin fayda etmeyeceğini vurguluyor. Örneğin: "...Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez..." [79]

Cevap:

Bu eleştirinin cevabı kısaca şudur: Şefaatin reddi için kanıt olarak gösterilen ayetlerin ifadesi, mutlak olarak şefaati reddetmek değildir. Aksine, bu ayetlerde yalnızca şefaatin bazı insanlar hakkında düşünülemeyeceği yer almıştır ve bu istisnalar birçok ayette söz konusu edilmiştir.

Bir taraftan şefaatin vuku bulacağı şartlar ve diğer taraftan şefaatin kabul olacağı doğrultusundaki sınırlandırmalara gelince; bu sınırlandırmalar şefaati reddetmemekte, "...Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez..." [80] ayetine dayanarak şefaatin bir faydası olmayacağını iddia eden inkârcıların iddialarının tam aksine, şefaatin vuku bulacağını vurgulamaktadır.

Ayetten hareketle, şefaatin olmayacağı yönündeki değerlendirme yanlıştır. Çünkü bu ayetin öncesinde, cehenneme atılacak günahkârlar söz konusu edilmiştir. Önceki ayetlerde şu ifadeler yer almıştır:

"Her can, kazandığıyla (Allah katında) rehine alınmıştır. Yalnız kitapları sağdan verilenler hariç. Onlar cennetler içinde sorarlar suçluların durumundan: 'Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi?' (Onlar da) derler ki: 'Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla birlikte dalardık. Ceza gününü yalanlardık. İşte böyle iken ölüm bize gelip çattı.' Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez..." [81]

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki, şefaatçilerin şefaati kendilerine fayda vermeyen kimseler, namaz kılanlardan olmayan, kıyamet gününü yalanlayan ve böylece ölüm gelip onları yakalayınca, kendilerini ateşin ortasında bulan cehennemliklerdir; işte bu niteliklere sahip olanlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez.

SONUÇ

Şefaati inkâr edenlerin eleştirilerini ve onlara verilen reddiyeleri kısaca sunduktan sonra bütün bunlardan çıkan sonuç şudur:

Birincisi; şefaat, yüce Allah'ın kulları mükâfatlandırmada çifte standart uygulaması değildir. (Burada çifte standarttan maksat, bir amele iki farklı şekilde karşılık vermektir.) Bu, Allah'ın adaletiyle çelişmemektedir; aksine bu, daha önce vaadi verilmiş olması açısından adaletin tâ kendisidir ve buna karşılık vermek ise bu vaade vefa etmektir.

İkincisi; şefaat yeni bir ilimden kaynaklanmıyor veya daha önce takdir edilen bir şeyden vazgeçmek de değildir; aksine, şefaat ezelî ilme ve takdir edilen gerçeğe dayalıdır.

Üçüncüsü; şefaat insanı günah işlemeye sevk etmez. Aksine, uyanık olmaya, sakınmaya ve günah işlemekten korkmaya insanı iter; çünkü ayetlerde, hakkında şefaatin kabul edileceği günahlara değinilmemiştir.

Dördüncüsü; şefaatin varlığı kesindir; fakat şefaate, özellikleri ayetlerde açıklanan bazı insanlar ulaşmayacaklar ve şefaat ancak Allah'ın izni ve rızasıyla gerçekleşecektir. İmam Rıza (a.s) babaları kanalıyla Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakletmektedir: "Şefaatime inanmayana şefaatim ulaşmaz." Daha sonra buyurdu ki: "Benim şefaatim ümmetimden büyük günahlar işlemiş olanlara ulaşacaktır. Fakat iyi kişiler için bir sıkıntı yoktur."

Hüseyin b. Halid der ki: İmam Rıza'ya (a.s), "Ey Resulullah'ın torunu! O hâlde '(Allah'ın) razı olduğundan başkasına şefaat etmezler.' [82] ayetinin anlamı nedir?" diye sordum. İmam (a.s), "Allah'ın, dininden razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler, anlamındadır." buyurdu.[83]

DÜNYA İŞLERİNDE ŞEFAATİN ETKİSİ

Şefaat konusu önceki bölümlerde, ahiretle ilgili olarak yani, kıyamette gerçekleşecek olan günahın bağışlanması ve azabın kaldırılması gibi konular açısından ele alındı.

Bu açıdan yapılan eleştiriler üzerinde duruldu; şefaatin varlığı ve ahiretteki etkileri ayetler ve Hz. Resulullah'tan (s.a.a) nakledilen hadislerle açıklığa kavuştu. Şimdi ise şefaatin dünya hayatındaki etkilerini incelemek istiyoruz. Bu konu şu sorunun cevabı ekseninde döner:

Dünyevî İşlerde Dirilerden Şefaat Dilemek

Acaba dünya işlerinde Allah'tan başkasından şefaat istemek şer'î açıdan caiz midir? Rızk, hastalıklardan şifa bulma, eylemlerde başarılı olma ve tehlikelerden kurtulma gibi dünya işlerinde şefaat istemenin olumlu bir etkisi var mıdır? Yoksa dünya işlerinde şefaat istemek caiz olmadığı gibi bunun dünya hayatında hiçbir etkisi de yoktur?

Şefaat, dua anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla, Resulullah (s.a.a) müminlere şefaat ederken Allah'a dua edecektir. Bu konuda Muhsin Amili şöyle der:

"Resulullah'ın veya başkasının birine şefaat etmesi, onun için yüce Allah'a dua etmesi ve Allah'tan günahının bağışlanmasını ve dileklerinin giderilmesini istemesidir. Dolayısıyla şefaat, bir nevi dua ve istektir. Nişaburî; 'Kim güzel bir (işe) destek olursa, onun da o işten bir payı olur. Kim kötü bir (işe) destek olursa, onun da o işten bir payı olur.' [84] ayetinin tefsiri hakkında Mukatil'den şöyle nakleder: Allah için şefaat, bir Müslüman hakkında dua etmektir. Bu konuda Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: Kim Müslüman bir kardeşinin arkasında onun için dua ederse, onun hakkında duası kabul olur ve melek, 'Onun bir misli de sana olsun' der."[85]

Dolayısıyla, müminin hayatta olan mümin kardeşine dünyevî dilekleri hakkında dua etmesi tartışmasız kabul edilen bir konudur ve bu açıklamamızdan sonra bu hususta hiçbir şek ve şüpheye yer vermemek gerekir. Müminlerin birbirlerine dua etmesine teşvik eden birçok hadis nakledilmiştir; İbrahim b. Ebu Bilad, merfu rivayetiyle Resulullah'tan şöyle nakleder: "Sizden Allah için bir şey isteyene isteğini verin; size bir iyilik yapana iyiliğinin karşılığını verin; eğer onun iyiliğine karşılık olarak verecek bir şey bulamazsanız, onun iyiliğinin karşılığını verdiğinize kanaat getirecek kadar onun hakkında dua edin."[86]

Mümin kardeşine; "Allah sana mükâfat versin" demen, bir nevi duadır ve Allah yanında onun için şefaattir. Günlük yaşamımızda arkadaşlarımız, kardeşlerimiz ve akrabalarımız hakkında ettiğimiz bütün dualar böyledir.

Dünyevî İşlerde Ölülerden Şefaat Dilemek

Daha önce vurguladığımız gibi, ahiretle ilgili olarak ve yine dünyevî işlerde dirilerden dua ve şefaat dilemek hakkında hiçbir şüphe söz konusu değildir.

Ama, ölülerden ve dünya hayatını terk edenlerden şefaat dilemek hususunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Kimileri bunun caiz olmadığını ve dünya hayatında etkisiz olduğunu savunurken, kimileri de şefaatin caiz ve etkili olduğunu söylemişlerdir.

İbn-i Teymiyye'nin Görüşü

İbn-i Teymiyye ve izleyicileri, dünya işlerinde ve diğer konularda "ölülerden" şefaat istemenin şirk olduğu görüşünü savunmuşlar: "...Kim, 'Allah'a benden daha yakın olduğu için ondan bu işlerde bana şefaatçi olmasını istiyorum ve ben, sultana yakınlarının ve yardımcılarının vasıta kılındığı gibi onu Allah'a vasıta kılıyorum' derse bu, hahamlarını ve rahiplerini dileklerinde kendilerine şefaat edecek şefaatçiler tutan ve Allah'ın, 'Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz...' [87] dediklerini haber verdiği müşriklerin amellerindendir..."[88]

İbn-i Teymiyye'nin bu görüşünün ne kadar tutarsız ve yanlış olduğu açıktır. İbn-i Teymiyye, dua etmeyi ve şefaat istemeyi "Allah'tan başkasına tapmak"la eşit tutmuştur; oysa şefaat ne lügatte ve ne de İslâmî literatürde, ibadet ve tapınmak anlamına gelmiştir. Nitekim insanı şefaat talep etmeye sevk eden etken, puta veya bir insana veyahut müşrikler ve kâfirlerin Allah'a yaklaşmak için aracı kıldıkları diğer şeylere ibadet etmeye sevk eden etkenle eşit değildir.

Daha önce, Ebubekir'in, Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra o hazretin yanına giderek yüzündeki örtüyü açtığını, sonra o hazrete selâm verdiğini ve kendisine dua etmesini istediğini nakletmiştik.

Nitekim aynı olay, ilim şehri olan Hz. Ali'den de nakledilmiştir;[89] o da Resulullah'tan (s.a.a) dua talebinde bulunmuştur. Bütün bunlar, Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra da ondan talepte bulunmanın sakıncasız olduğunu gösteriyor.

Kur'ân-ı Kerim'in; "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rablerinin katında rızıklanmaktadırlar." [90] ayeti ve "Allah yolunda öldürülenlere, 'ölüler' demeyin; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında değilsiniz..." [91] ayeti üzerinde dikkatle düşünecek olursak, dünya hayatından sonra hayatın sürdüğünü anlarız. Fakat insan maddî varlığıyla bu hayatı idrak edemez, onu hissedemez; bunun hakikatini ancak ölümden sonra anlayabilir.

Allâme Tabatabaî, "Allah yolunda öldürülenlere, 'ölüler' demeyin..." ayetinin tefsirinde şöyle diyor: "Bu ayet açık biçimde insanın berzah âleminde bir tür hayat sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Aynı anlam şu ayet-i kerime tarafından da pekiştirilmektedir: "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rab'lerinin katında rızıklanmaktadırlar." [92]

Şehit olmayan mümin ölülere gelince; onlar da birçok rivayette kaydedildiği üzere berzah âleminde hayat sürüyorlar; hatta dünyadaki ailelerini bile ziyaret ediyorlar...

Ali b. İbrahim'den, o da İbn-i Ebi Ümeyr'den, o da Hafs b. Bahteri'den, o da İmam Sadık'tan (a.s) şöyle nakleder:

"Mümin, ailesini ziyaret eder; dolayısıyla sevdiği şeyi görür ve sevmediği şey ise ondan gizlenir. Kâfir ise ailesini ziyaret eder ve sevmediği şeyi görür; sevdiği şey ise ondan gizlenir... Onlardan bazıları her perşembe günü akşamı -ailelerini- ziyaret ederler, bazıları ise ameli miktarında ziyaret eder."[93]

O hâlde, dünya hayatını terk edip ahirete göçen, duyan, gören, ve kendilerine kavuşmamış mümin ve şehitler hakkında Allah'a dua edenlerin, onlara dua eden müminlerin dileklerini gidermelerindeki engel nedir? Oysa yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın, keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak, arkalarından henüz (şehit olup) kendilerine yetişemeyenlere de korku olmadığına, onların da üzüntüye uğramayacaklarına sevinirler. Allah'ın nimetine, lütfuna ve Allah'ın müminlerin ecrini zâyi etmeyeceğine sevinirler." [94]

Bütün bu açıklamalardan, insanın dünya hayatından göçtükten sonra başka bir hayat süreceği, kâfirin orada azaba uğrayacağı ve acı çekeceği, müminin ise orada nimet içerisinde olacağı, sevineceği, müjdeleneceği ve yine insanın ölünce dünyada yaşayanlarla bütün ilişkilerinin kesildiği görüşünün ne kadar tutarsız olduğu anlaşılmaktadır.

Bu görüş (insan ölünce dirilerle irtibatının kesildiği düşüncesi), ölüleri aracı kılmanın caiz olmadığını söyleyenlerin görüşüdür.

Bu görüş, açıklandığı üzere Kur'ân-ı Kerim'in açık nassına aykırı olması açısından tutarsızdır.

Bu bölümü bitirmeden önce, bu hususta yararlı olacak Resulullah'tan (s.a.a) rivayet edilen şu hadisi aktarmamız uygun olacaktır:

Bedir Savaşı, Müslümanların zaferiyle son bulunca, Resulullah (s.a.a) müşriklerin ölülerinin atıldığı kuyunun başında durarak şöyle buyurdu:

"Ey kuyudakiler! Siz Peygamberin ne de kötü aşireti idiniz! Siz beni yalanladınız, halk ise beni doğruladı; siz beni (yurdumdan) dışarı çıkardınız, halk ise beni barındırdı; siz bana karşı savaştınız, oysa halk bana yardım etti... Acaba Rabbimin size vaat ettiğini doğru buldunuz mu?"[95]

Eğer dünya hayatından göçen bu öldürülen müşrikler duymuyorlardıysa, Resulullah'ın (s.a.a) onlarla konuşması abes olmaz mıydı?! Oysa Resulullah (s.a.a) kendi nefsinden konuşmaz; onun konuşması ilham edilen bir vahiydir.

Muhammed Hadi ESEDÎ
 
ABNA.İR
 

[58]- Zümer, 43
[59]- Bakara, 257
[60]- Bakara, 161-162
[61]- Bakara, 217
[62]- Nisâ, 17
[63]- Mâide, 39
[64]- Mâide, 118
[65]- Müsned-i Ahmed, c.5, s.149
[66]- Müsned-i Ahmed, c.2, s.307 ve 518
[67]- Emali-i Şeyh Saduk, s.177
[68]- Sünen-i İbn-i Mâce, c.2, s.1441/4311 ve Müsned-i Ahmed, c.6, s. 23, 24 ve 28
[69]- Şeyh Saduk'un "el-Hisal" adlı eseri, s.355
[70]- el-Mizan tefsiri, c.1, s.164
[71]- Ra'd, 39
[72]- el-Mizan tefsiri, c.1, s.165
[73]- Nisâ, 48
[74]- Âl-i İmrân, 135
[75]- Usul-ü Kâfi, c.2, s.285, İman ve Küfür kitabı, Kebair bölümü
[76]- Bakara, 254
[77]- Bakara, 255
[78]- Enbiyâ, 28
[79]- Müddessir, 48
[80]- Müddessir, 48
[81]- Müddessir, 38-48
[82]- Enbiyâ, 28
[83]- Emali-i Şeyh Saduk, s.5
[84]- Nisâ, 85
[85]- Keşf-ul İrtiyab, -Muhsin Amili- 196
[86]- Vesail-uş Şia, -Şeyh Muhammed Hürr-i Amilî- c.11, s.537/5, Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker kitabı, fi'l-ul maruf babları.
[87]- Zümer, 3
[88]- Ziyaret-ul Kubur-i ve'l İstincad-i bi'l kubur -İbn-i Teymiyye- s.156
[89]- Feth-ul Melik-il Ali Fi İsbat-i Sihhat-i Hadisi, "Medinet-ul İlm Ali" babı -Seyyid Ahmed b. Sadik el-Ğamari-i Şafiî- yeni baskı yıl 1995
[90]- Âl-i İmrân, 169
[91]- Bakara, 154
[92]- el-Mizan Tefsiri, c.1, s.347-348
[93]- el-Kâfi, c.3, s.230; "innel meyyit,e yezûru ehleh" babı.
[94]- Âl-i İmrân, 170-171
[95]- Siret-un Nebeviyye, c.1, s.639; Siret-ul Halebiyye, c.2, s.179-180; bu kitapta şöyle nakledilir: Resulullah'ın (s.a.a)öldürülen müşriklerle konuşması üzerine oradakiler, 'Ya Resulallah! Ölülerle mi konuşuyorsun?!' diye sordular; o hazret, "Siz, dediklerimi onlardan daha iyi duymuyorsunuz; ancak onlar bana cevap veremiyorlar"   buyurdu. Bu hadisi her iki fırkadan birçok muhaddis ve tarihçi nakletmiştir. Bu hadis, Sahih-i Buhari'de, c.5, s.76-77'de ve s.86-87'de, Bedir Savaşı bölümünde; Sahih-i Müslim'de, c.8, s.163'de, ‘cennet' kitabında, "Mak'ad-ul Meyyit" babında; Sünen-i Nesai'de c.4, s.89-90'da, "Ervah-ul müminin" babında ve Bihar-ul Envar'da c.19, s.346'da kaydedilmiştir.