16 Haziran 2013 - 18:05
Başbakan… “İyilik iste komşuna, iyilik gelsin başına”

Allah’ın adıyla Gezi Parkı’nda hiç kimsenin olayların başında hesaplayamadığı hadiselerin cereyan edişi, ülkemizi yaklaşık 20 gündür yeni bir siyasi atmosferin içine sokmuş bulunmakta.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Başbakan’ın karizmasının artık eskisi gibi olmadığı bir durumla karşı karşıyayız. “Ustalık dönemi” diye girilen bu üçüncü dönemde, hem ülke içinde, hem de bölgemizde bizzat Başbakan’ın şahsından kaynaklanan ötekileştirmeler, toplumda ona karşı isyan ruhunu oluşturdu. “Şiir okuyan adam” olarak girdiği yolda “Diktatör” benzetmesine maruz kaldı, ikisini de kendi inşa etti; yaptı ve yıktı. Hayat bu, bir merdiven misali… Basamak, çıkmak için olduğu kadar inmek içinde var.

Gezi parkı meselesinde ihtilaflar çoğunluktayken, ittifak bir şey üzerineydi; olay üç- beş ağaç meselesi değildir!

Başbakan, kıvılcımın yangına dönüşebileceği refleksiyle hareket edip, en iyi savunma, saldırıdır yolunu tercih etse de, gerek Cumhurbaşkanı gerekse de Hükümet içindeki bir damar, diyalog yolunu tercih etti. Başbakan’ın son dönemdeki diyalog çabaları tercihin değil, zaruretin eseridir.

Gezi Parkı olaylarının değişik okumalara açık olduğu muhakkak ama Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın yaklaşık üçüncü yılına giren Suriye politikalarında ne denli tutarsızlık içinde olduklarını görmemiz açısından gelişen olaylar oldukça “öğretici” oldu. Ben, sırf bu yönüyle bu hareketi başlatanların ülkemize ciddi beyin fırtınası fırsatları verdiklerini düşünüyorum.

“Suriye’de muhaliflerin Batılı ve gerici Arap rejimlerinin istihbarat örgütleri tarafından organize edilip silahlandırıldıklarıyla” ilgili görüşleri reddeden Başbakan, “Suriye’de gösteriler barışçıl başladı, ne zaman ki Esad şiddet uyguladı insanlar silaha sarıldı” tezine mimarlık ediyordu değil mi?

Peki, Başbakan, Gezi protestosunda şiddeti başlatanı söyleyebilir mi veya şiddet niye uygulandı, hangi refleksle? Suçu polise atıp kenara çekilmek ahlaki midir? Devlet’in kullandığı şiddetin meşruiyeti bu coğrafyada sadece AKP’ye mi özel? Yoksa gezi parkı olayları şiddetle mi başladı, şiddete mi maruz kaldı, şiddete dönüşmesi sağlanarak (bu çok önemli) toplumsal mühendislik mi yapıldı. Bir hak arayışı marjinalleştirildi mi? Bu sorular, Suriye empatisiyle cevaplanmalı.

Esad başından beri “Kendisiyle ilgili tek söz sahibinin Suriye halkı olduğunu” söyleyerek Ankara’da, Katar’da, ABD’de Suriye hakkında karar almak isteyenlerin yetkisinin olmadığı belirtti. Seçimlerde Suriye halkının kimi isterse onun işbaşında olacağını belirtti. Başbakan, defalarca bu meşru talebi görmezden gelerek oraya sokulan silahlı unsurların işi çözeceğini, onların Suriye’nin öz evlatları olduğunu, Esat’ın gideceğini söyledi. Sandığa, seçime, halkın iradesine zerre meyil etmedi. Seçim Taksim’de zaruri, Şam’da gereksiz, addedildi.

Gezi olaylarında ise “Sandık var, tepkinizi orada dillendirirsiniz, çapulcular!” Denilerek yakıp- yıkmayla bir yere varılamayacağı öğütleyen Başbakan, Suriye politikasının bir Bumerang gibi kendisini vurduğunu hissetti mi acaba?

Suriye’de “Halk Hareketi” gibi görünen olayların, göründüğü kadar masum olmadığı belirtiliyordu. Bölgeyi okuyan Hasaneyn Heykel, Hüsnü Mahalli ve daha nice deneyimli kalemler, BOP Projesinin (ki, Başbakan vaktiyle eş başkanıydı) uygulanmakta olduğunda ısrar ederken, Davutoğlu tüm bu görüşlerin tahlilini önlemek adına “Her şeye komplo teorisiyle yaklaşıyorlar, her işin arkasında ABD-İsrail’i ararken toplumların bir şeyler yapabileceklerini göz ardı ediyorlar” diyerek olup bitenin anlaşılmasına engel oluyordu.

Oysa Gezi eylemleri başladığından beri yerel dinamikleri üzerinde durmak yerine, olaya Uluslararası boyut dikkati çeken Davutoğlu, olmadık komplo teorilerine mimarlık etti. Gitar çalanlara, Taksim’de voleybol oynayanlara uluslararası komplo görüntüsü vererek masumiyetleri sorguladı. “Stratejik derinlik” diye başladığı bölge çalışmasında oyun kuruculuğu savunurken vekâletçe bir çizginin mimarı şimdi. Dolayısıyla hiç beklemediği zamanlarda beklemediği sorunları kucağında buluyor. Patriot, Roboski, Gezi Parkı bunlardan…

Bir de işin taraftarlık ve holiganlık boyutu var.

Taraftarlık boyutunda;

“Taban” diyeceğimiz kesim, olaylara tarafsız yaklaştı. Yaklaşık 60 İl’deki irili ufaklı Hükümet protestolarına bu kesimden karşı refleks oluşmadı. Kendiliğinden bir durum olmayınca Başbakan, “Onları evde zor tutuyorum, milyonluk gösteriler yapacağım” diyerek politize olmalarını sağlamaya çalıştı. Fetullah Gülen cemaati usta bir dille “Tayyip Erdoğan’ın sonu denilen başlangıca” hazırlıklı yaklaştı.

Fetullah Gülen cemaati AKP iktidarıyla beraber en çok büyüyen kesim. Bürokrasi, medya, ticaret alanlarında müthiş bir ivme kazandılar. ABD destekli oluşları ve her iktidar döneminde (hatta buna 28 Şubat da dâhil) itaatkâr duruşlarıyla bu dönemde de en kazançlı kesim onlar. Daha yenilerde Başbakan, yardımcısını -vekâleten- Fetullah Gülen’e göndermiş ilişkilerdeki heyecan yenilenmesini tazelemişti. Gezi olayında, kanımca Fetullah Gülen, ABD’den iyi koku almış olmalı ki, hemen araya mesafe koydu. Gazete ve televizyonları, Tayyip Erdoğan’ın değişmesi, bu mümkün değilse değiştirilmesi gerektiği üzerindeki yorumlara ev sahipliği yapmakta beis görmedi. İlginçtir, bunu yaparken bile Şii düşmanlığı yaptılar, yalan üzere bina ettikleri Şii karşıtlıkları üzerinden Hükümetin baskıcı olmamasını istediler. Diyalog, ama Şiilere iftira atarak…

Holiganlar kısmında ise eski radikal, şimdi ise NATO’cu diye tabir edilen İslamcılar vardı.

Taksim’de olup bitenler karşısında makul/makbul bir dil geliştiremediler. Protestocular, Başbakan’ın “Çapulcu” ithamını dahi lehe çevirip, “Diktatör” lakabını ülkeye hediye ederken bu kesimden bazıları, konuyu anlamak yerine protestoculara yekûnken “müsvedde” demeyi seçti.

Üçüncü köprünün adının “Yavuz” konması, bu kesimin adeta baltaları kuşanmasını sağladı. Sünniliği kuşatma altına alan Vahabi -Selefi ekol, bunların kanatları altında medyada yer edindi. Anadolu Ajansı tam bir mezhep kışkırtıcı dile teslim oldu. Gezi parkı meselesinde Başbakan’ı makul çizgiye davet etmek yerine “Fitne Şeyhi” olarak isimlendirilen Kardavi’den “Tayyip Erdoğan’ın etrafında olun” mesajıyla protestocular üzerine salınmaya müsait bir kesimi hazırlama yolu seçtiler. Bu kesim ki, Suriye’de kafa kesip, insan ciğeri yiyen bir kesim…

“Sizde köprü yapın, adını Şah İsmail koyun” başlıklı yazılar yazıldı bu ülkede. Yavuz ki, üç kardeşini öldürtüp, babasına savaş açmayı sadece iktidar hırsıyla yapmış bir Alevi katili… Başbakan’ın entelektüel ve tarihsel birikimi o denli yüksek olmadığından, kendisine akıl sunan bu kesimin holiganlıkları, başına gittikçe daha büyük işler açmakta. Yavuz adı, büyük hataydı; yaptılar. En iyimser rakamla sayıları 15 milyon olan Aleviler/Şiiler, o köprüden her geçişlerinde kalbi bir sızıntı duyacaklar artık. Taksim’de, olayın İsrail’in işi olduğunu, İsrail’de bile göstericilere destek pankartı açıldığını söyleyerek İsrail’in, Başbakan’ın altını oyduğunu söylediler. Suriye değil, Taksim İsrail işi imiş. Tabiri caiz ise daha laf ağızlarından düşmeden Mossad Şefi Tamir Pardo Gezi olayları ve İran Devrim Muhafızları’yla ilgili olarak Ankara’ya geldi, MİT’le bilgi paylaşımında bulundu, yani Hükümetin elini tuttu. Mavi Marmara’da kurşun sıkanlar Ankara’da yemek yedi el sıkıştı.

Reyhanlı’da 50 yurttaşımızın ölümüyle noktalanan olaylarda halkı suçlayıp “AKP bu ülkeye iki numara büyük” diyen yine bu kesim. Şimdi Taksim için “müsvedde” deniyor.

Gezi parkının doğurduğu sendromlar yaşanırken komşularımızda da bir takım önemli hadiseler yaşandı. Komşularımızın gözünde itibar sorunu yaşayan Başbakan, ciddi sıkıntı içine düşmüşken her bir ülke de ayrı ayrı, ama sonucu itibarıyla Hükümet politikalarının aleyhine gelişmeler yaşandı.

Suriye bir sürprize uyandı. Zaten amacı Hizbullah’ı boğmak olan Suriye işgalinde düşman kumpas geliştirmeye çalışınca olayları an be an izleyen Direniş önderliği “gördüm” diyerek kartını açtı. Hizbullah yaptığı açıklamayla Suriye’de gelişen olaylara kontrollü müdahale edeceğini duyurdu. Akabinde Kusayr’a girdi. Oldukça stratejik öneme sahip kasabada AKP’nin bel bağladığı muhalifler ölümcül darbeler alarak dağıldı. Halep kıskaç altına alındı. Hizbullah istemediği, ama mecbur bırakıldığı bu müdahaleyle ne olup ne olmadığını bir kez daha dosta da, düşmana da ispat etti. En büyük düşman İsrail, sesini çıkarmadan müdahil olduğu bu savaşta alınan yenilgiyle çığlık attı ama yine sessiz kaldı. Cenevre’de ikincisi yapılması planlanan görüşmelerde Esat Hükümeti artık çok rahat.

Irak’ı kan gölüne çeviren terör eylemleri tavan yaptı. Bu terör eylemlerinin en büyük sorumlularından olan ve İnterpol aracılığıyla iadesi istenen Tarık Haşimi, iki ülke arasında sorun olmaya devam ediyor. Başbakan, Irak’ın Başbakanı Nuri el Maliki’yle “muhatap almam” diyerek ipleri koparmıştı. Gezi olayları yaşanırken Maliki İran’ın desteğiyle sürpriz bir atak yaparak Bölgesel Kürt Yönetimi’yle ilişkileri yeniden sağladı. Erbil’de çok önemli toplantı yapıldı. Muhtemelen Irak’ta zorda olan AKP daha da zorlanacak. Tayyip Erdoğan’ın Irak topraklarına girmesi kısa vadede imkansız.

Tüm kartlarını “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İran karışacak” üzerine oynayan ve bunun üzerinden İran ile ilişkileri gerdikçe geren İslamcı holiganlar, bu konuda da Başbakan’a yanlış bilgi verdiler. Ortadoğu danışmanları, İslamcı basının “İran uzmanları” da İran’ı okuyamadılar. ABD ve AB’nin uyguladığı Ağır ambargolar altındaki İran’da halk ayaklanması bekleyenler yanıldı. Ki, bu ambargolara, AKP Hükümeti İran’dan ham petrol alımını %20 azaltarak katıldı. C. Başkanı adaylık süreci umulmadık kadar sakin geçti. Bu arada “İran seçimleri” diye kehanet üstüne kehanet ortaya koyanların kendi ülkelerini, tabanın tepki yoğunluğunu okuyamamaları da ayrı bir ironi.

Komşuluk ilişkilerinde sanki bir “ters orantı” ilkesi arzusundalar. Sanki başkalarının acı ve gözyaşı üzerinden, komşularımızın istikrarsızlığından başarı üretip, onları aşağılama eğilimindeler.

Hani derler ya; “İyilik iste komşuna, iyilik gelsin başına…” AKP Hükümeti, maalesef son yıllarda komşularına iyilik dilememenin bedelini iyiliği bulamayarak ödemiş görünüyor. Belki -Taksim olayları bu yönüyle de hayırlara vesile olur. Halklar, barış ve karşılıklı sevgi-saygı ilkesi içerisinde yaşamlarını sürdürürler.

MUHAMMED AK