Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Belki de sorunun çözümü uzun sürdüğü için olsa gerek ki Suriye iç savaşına müdahil tarafların hiç biri gerçek niyet ve hedeflerini gizleyememekte veya artık gizleme ihtiyacı da duymamaktadır. Libya'da Muammer Kaddafi'nin bir oldu bittiyle kısa sürede yıkılışına benzer bir senaryoyla Suriye yönetimini de yıkabileceklerine inanan dış güçler ve bölgesel taşeronları kayaya toslayınca gerçek niyetlerini uzun süre gizleme imkanı bulamadılar. Hatta denilebilir ki, içinde bulunduğumuz zaman diliminde ortaya çıkan uluslararası ve bölgesel hiç bir meselede saflar bu kadar net ve belirgin bir şekilde ortaya çıkmamıştı.
Artık kimse bu iç savaşın Suriye halkına özgürlük amacıyla başlatıldığına inanmamaktadır. Müslüman kitlelerin mezhebi duygularını istismar eden AK parti hükümeti dışında zaten böyle bir iddiada bulunan da yoktur. Kukla Suudi Krallığı bile Suriye'ye müdahale amacının İran ve Şiilerin güçlenmesini önlemeye yönelik olduğunu açıklamaktan çekinmiyor. Bender bin Sultan açıkca Irak'ta kaybedilen Sünni iktidarının Suriye'de geri alınması için ne gerekirse yapacaklarını ilan ediyor. ABD, AB ve İsrail başından beri mevcut Suriye yönetimiyle bölgedeki planlarının, Siyonist rejimin güvenliği ve varlığının uzun süre sağlanamayacağı için kendileriyle uyumlu bir rejimin işbaşına getirilmesi niyetlerini gizlemediler ve hala da açıkca dile getirmekteler. Suudi Aile Krallığı ve Körfez şeyhlikleri ise yeryüzünün en ilkel ve insan hakları düşmanı rejimleri olarak açıklanan amaçlarına ilaveten kendi mevkilerini korumak için Batılı efendilerinin emirlerini yerine getirdiler ve var olma felsefeleri gereği bütün imkanlarıyla bu vazifeyi ifa etmek zorundadırlar. Anılan planların uygulanmasında tetikçilik ve savaş makinası görevini üstlenen dahili ve harici isyancılar ise umutlarını efendilerinin çok yönlü yardımlarına bağlamış olarak iktidara göz dikmiş bulunuyorlar. İktidar hırsı ve mezhep taassubuyla gözleri körermiş bu grupların eylemleri bu iddiamızı ispatlamaktadır.
Geçen bu süre içerisindeki gelişmeler ve tarafların kendi tavır ve davranışlarında ayak diretmeleri gösteriyor ki Suriye iç savaşı bu tezlikte bitecek gibi görünmüyor. Atlantik ötesi ve Rusya gibi güçlerin kendi hedefleri doğrultusunda zorlamalarıyla silahlı çatışmalar durdurulsa ve zahiri bir uzlaşı sağlansa bile bölgedeki savaş öyle kolayca bitmeyecektir. Çünkü Suriye meselesine müdahil tarafların her birinin farklı plan ve amaçları vardır ve bunların bir arada gerçekleşmesi mümkün değildir. Dış güçlerin uğursuz planlarına bölge müslüman halkları arasında ekilen mezhep fitnesi ve oluşturulan uçurum da eklenirse gerçek barışın sağlanması pek de kolay görünmüyor.
Peki gelinen son durumda Suriye iç savaşının şimdiye kadarki kazananı ve kaybedeni kimlerdir?
Veya Suriye karşıtı cephede kim ne kadar hedefine yaklaşabilmiş ve kim ne kadar kapıldığı vehimlerden ders almıştır?
Kimyasal silah kullanıldığı haberleri sonrasında başlatılan savaş tamtamları ve ardından Moskova'da yapılan G-20 zirvesi ardından neler olmaktadır?
ABD-AB ve İsrail şeytan üçgeni açısından büyük bir başarı sağlanmıştır. Suriye konusunda belirledikleri planlara yavaş yavaş yaklaşmaktadırlar. Suriye'nin kimyasal silahlardan arındırılması herkesten çok siyonist İsrail rejiminin işine yaramaktadır. İster mevcut yönetim işbaşında kalsın, ister isyancılara kurdurulacak bir rejim iş başına gelsin İsrail büyük bir zafer elde etmiştir. Çünkü Suriye kimyasal silahları İsrail'e karşı caydırıcı bir silah olarak depolamaktaydı. Şimdi ise oluşturulan kargaşa ortamında ABD ve Rusya'nın yardımıyla Suriye'nin kimyasal silah tehlikesini bertaraf etmiş olacaktır.
İsrail'in güvenliğini kendi ulusal çıkarlarının üzerinde tutan Batı ülkeleri de böylece BOP planının aşamalarından birini gerçekleştirmiş olarak zafer kazanmış sayılırlar. Batı'lılar bununla yetinmeyecek ve BOP planının sonraki aşamalarını gerçekleştirmeye koyulacaklardır.
Rusya da başkasının kesesinden harcıyan bedavaci misali bu vesileyle arabuluculuk rolüne girerek Suriye'nin kimyasal silahlarını Batı'ya peşkeş çekmek suretiyle kendi ulusal çıkarları doğrultusunda büyük bir başarı sağlamıştır. Bu yolla geçici olarak da olsa Suriye'ye yönelik bir saldırıyı önlemekle uluslararası düzeyde kendi konumunu güçlendirmiş ve eski Sovyetlerin uluslararası anlaşmazlıklardaki belirleyici gücüne talip olduğunu ortaya koymuştur. En az kazancı ise Akdeniz'deki varlığını Batılı güçlere resmen kabul ettirmiş olmasıdır. Böylece dünya çeyrek asırdan sonra yeniden Sovyetler dönemindeki iki kutuplu duruma geri dönmüştür. Askeri açıdan NATO karşısına bu defa Varşova Paktı olarak değil de yanına Çin ve başka etkili Doğu ülkelerini alarak ŞİÖ(Şanghay İşbirliği Örgütü) olarak çıkmış bulunuyor.
Suriye iç savaşının mali yüküne ilaveten isyancılara başka ülkelerden terörist takviyesi sağlama görevini üstlenmiş Suudi Krallığı ve Körfez'deki emirlikler için sonuç başından beri bellidir. Mevcut Suriye yönetimi yıkılıp yerine muhaliflerin iktidara geçeceği bir rejim kurulsa bile bu kuklaların kendi iktidarlarını korumaktan başka kazançları olmayacaktır. Ama mevcut yönetimin devamı veya halkın daha geniş katılımının olduğu bir rejimin işbaşına gelmesi bu ilkel rejimler açısından tahammülü zor bir sonuç olacaktır. Bunlar zaten kendilerini kuşatan ve halk düşmanı rejimlerini tehdit eden "uyanış" hareketini yenilgiye uğratmak amacıyla onlarca milyarlık petro dolarları cömertçe Suriyeli isyancılara ve destekleyenlere akıtmaktalar. Bunlara tek kazanç olarak ümmet içinde mezhep fitnesini yeniden ve daha güçlü bir şekilde yeşertmeleri kalacaktır.
Türkiye'ye gelince; Kuzey Afrika ve Ortadoğu İslam coğrafyasındaki "İslami Uyanış" akımıyla birlikte telaşa kapılan Batı, Türkiye'yi model ülke göstermek suretiyle bu halk hareketlerini kontrol altına almayı planladı. Hükümet yetkililerinin Mısır, Tunus ve Libya diktatörlerine nasihatvari demeçleri ve bu diktatörlerin devrilmesinden sonra bu ülkelere yaptıkları ziyaretler bu çerçevede değerlendirilmelidir. Başbakan Erdoğan'ın Mısır ve Libya'da yaptığı konuşmalarda bu ülke halklarına laikliği önermesi, Türkiye yönetimini örnek olarak göstermeğe dair sözler sarfetmesi bu görüşümüzü onaylamaktadır.
Libya'da Kaddafi yönetiminin devrilmesinde Türkiye ordusunun aktif görev almasına rağmen ganimet paylaşımında elde tutulur bir kazanç sağlanamdığını gören AK Parti hükümeti, yine Batı emperyalizminin telkinleriyle Suriye konusunda birtakım vehimlere kapıldı maalesef. Libya'da verilmeyen payın Suriye'de fazlasıyla kazanılabileceği, Suriye üzerinden yeni nüfuz alanları elde edilebileceği düşüncesi AK parti hükümetini Suriye meselesine alışık olmayan yöntemlerle yaklaşmaya sevketti.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun 23 Ocak 2012 tarihinde Kayseri'de yaptığı bir konuşmada “1911 ile 1923 arasında nereleri kaybetmiş, hangi topraklardan çekilmiş isek 2011 ile 2023 arasında o topraklarla ve oradaki kardeşlerimizle tekrar buluşacağız. Uluslararası düzeni de yeniden inşa edeceğiz.” Sözleri bu iddiamızı ispatlamaktadır.
Ve işte bu saiklerle Suriye meselesine dalan hükümetin ülkeyi getirmiş olduğu durum, başbakanın danışmanının ifadesiyle " değerli yalnızlık"tır. Ayrı bir ifadeyle eşine rastlanmamış bir inzivadır. Komşu İslam ülkeleri nezdinde güvenilirliğini kaybeden Türkiye'yi Batılı müttefikleri bile Suriye konusunda artık kaale almamaktadır. Türkiye başbakanı "biz her türlü koalisyona varız", yani yeter ki Suriye'ye saldırın diye bas bas bağırırken Batı emperyalizminin başını çeken ABD, Rusya ile Suriye'nin kimyasal silahlarını imha konusunu görüşüyordu. Bu devre dışı bırakma olayı gösterdi ki sadece Suriye konusunda değil Türkiye'nin Suriye meselesine müdahalesinden dolayı karşılaşacağı iç ve bölgesel problemler konusunda da müttefikleri, müşevvikleri Türkiye tek başına bırakacaklardır.
Kuzey Afrika'da adı geçen üç ülkede rejimlerin devrilmesi ve yapılan seçimlerde Müslüman Kardeşler hareketi çizgisindeki veya buna yakın çevrelerin iş başına gelmeleri AK Parti hükümetini daha önce çıkardığını iddia ettiği İslamcılık gömleğine yeniden sarılmaya sevketti. "Azınlık Nusayri Yönetimi" olarak nitelediği Suriye hükümetine karşı ılımlısından en radikali El-Kaide'ye kadar terör örgütlerine Sünni İslamcılar adı altında Türkiye toprakları içinde örgütlenme, silahlı eğitim, silah desteği ve Suriye'ye sevketme imkanları sunan AK Parti hükümetinin gelinen noktada Türkiye'ye kazandırdığı dışarıda " değerli yalnızlık" içeride ise mezhep taassubu ve Sünni-Alevi gerginliğidir. Kürt meselesinin çözümsüzlüğü de ayrı bir husus.
Suriye yönetiminin muhalifleri veya içimizdeki nifak cephesince ifade edildiği üzere mücahitlerin(!) durumuna gelince; binden fazla gruptan oluştuğu tescillenmiş bu irili ufaklı örgütler dış destekle ayakta durmakta olup destekleyenlerin işine yaradıkları sürece hayatlarını sürdürebilirler. Suriye ordusundan aldıkları her yenilgiden sonra manevra alanları daraldıkça bir birlerine saldıran bu terör gruplarının gelecekte de bir birinin canına düşecekleri ihtimali güçlüdür. Zaten farklı ideolojik ve çıkış noktaları olan bu grupların bir araya gelmesi mümkün gözükmemektedir. En güçlüleri durumunda olan El-Kaide ve türevleri ise çoğunlukla dış unsurlardan oluşmaktadır. Ruhları kör mezhep taassubuyla dumura uğratılmış bu savaş ve katliam makinası teröristlerin hedefi sadece efendilerinin emirlerini yerine getirmek olacaktır. Suriye halkı yanında itibarları olmadığı için bunların ne şimdi ne de gelecekte mevcut hükümeti devirseler bile Suriye'nin geleceğinde bir yerleri yoktur. Esirlere, Alevilere, Şiilere ve mevcut yönetim yanlılarına yönelik cinayetlerini utanmadan bir de filme alıp sosyal şebekelerde deklare eden bu insanlık düşmanlarına gelecekte efendileri bile tahammül etmiyecektir.
Suriye hükümeti ve onu destekleyen başını İran'ın çektiği Direniş Cephesinin durumuna gelince; Direniş Cephesine göre; bu iç savaş Suriye'ye dış güçler tarafından planlı hedefler doğrultusunda dayatılmıştır. Mevcut hükümete karşı olan halk tabanlı muhalefetin varlığı inkar edilemez, hatta Baas Partisi eksenli yönetimin değiştirilmesi genel bir taleptir. Bu yönde gerekli reformların başlatılması ve halkın iradesini yansıtan bir hükümetin kurulması gereklidir. Ancak bu süreç dış güçlerin dayatması ve müdahalesiyle değil Suriye içindeki tarafların iştiraki, ülke ve bölgesel şartlar dikkate alınarak gerçekleştirilmelidir. Komşu ve bölge ülkelerinin yardımı ve gözetiminde bu süreç başarıyla sonuçlandırılabilir. Bu görüş, Başbakan Erdoğan'ın 2012 Nisan'ında İran'a yapmış olduğu ziyarette kendisine bu ülke yetkili ağızlarından açık bir şekilde iletildi. Ve yine aynı ziyaret sırasında bölge dışı güçlerin müdahalesiyle izlenecek yöntemlere karşı mevcut Suriye yönetiminin yanında yer alınacağı altı çizilerek vurgulandı. Direniş cephesi bu çizgisinden sapmış değil, Suriye hükümetinin yanında yer aldığı gibi hala çözüm için aynı görüşünü tekrarlamaktadır.
Suriye yönetimini devirmek amacıyla kurulan ittifakların bir sonuca varamayacağı geçen zamanla birlikte ortaya çıkarken Direniş Cephesinin haklılığı da kendini göstermiş bulunuyor. Suriye meselesinin tek ve en uygun çözüm yolu İslam dünyasının iki önemli ülkesi Türkiye ve İran'ın öncülüğünde başlatılacak bir bölgesel girişimdir. Ateşkes sağlanmalı ve halkın hür iradesine başvurulması için gerekli ortam hazırlanmalıdır. Şu veya bu kişi ve grupları devre dışı bırakarak değil hepsini bu sürece katarak ve halkın vereceği karara saygılı duyarak bir sonuca varılabilir ancak. Bu ise başta ABD olmak üzere şeytani güçler ve bölgesel taşeronlarının, ilkel krallıkların ve halk desteğinden yoksun terör gruplarının istemediği bir yöntemdir. Çünkü onlar Suriye halkının huzurunu değil her biri kendi uğursuz çıkarlarına nasıl ulaşabileceklerinin hesabını yapmaktalar.
Y. ZİYA T.YILMAZ
20 Eylül 2013 - 08:35
News ID: 464871
Bismillah Suriye krizinin başgösterdiği 2011 Mart'ından bu yana geçen ikibuçuk yıldan beri bu ülkedeki iç savaşta taraf olanlar ve bu taraflara taraftarlık edenler, sözlü ve yazılı olarak destek çıkanların hemen hepsi görüşlerini, niyetlerini, hedeflerini -gizlemeye çalışsalar da- söylem ve eylemleriyle ortaya koydular.