8 Ekim 2013 - 20:30
Suriye... Örtülemeyen gerçek!

Allah’ın adıyla Artık bir başka sürece evrildik. Suriye savaşını planlayanlar, uygulamaya koyanlar, hesaplarının tutmadığını itiraf ediyorlar, fiili savaşın yerini müzakereye devretti.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Suriye’nin dünya güç dengesi üzerinde bir oyun sahası olarak stratejik varlığı, bu ülkeye saldıranlar ve onu savunanlar açısından büyük önem taşıyordu, her iki kesimin örtülü- açık savaşı kıran kırana geçti. Başlangıç, “Arap Baharı” olarak adlandırılan dönemin içinde yer aldığından Tunus, Yemen, Libya’da elde edilen başarının yarattığı psikolojik üstünlükle işe başlayan ABD/AB bloku, Suriye’yi masaya yatırdığında Türkiye ve Katar başta olmak üzere bir çok ülke insiyatif kazanma adına bir birlerini yaka paça edip öne çıkmaya çalıştı. Ancak şimdi müflis olarak anılıyorlar.

İlla “başaramadık” demeleri gerekmiyor. İçinde bulundukları durum, Mart-2011’de işe başladıklarında söylediklerini tekzip ediyorsa mesele anlaşılmıştır.

ABD, Suriye’deki kimyasal silahlarla ilgili Esat yönetimiyle iş tutuyor ve buna dair takvim 1,5 yıl olarak açıklanıyorsa, Kerry, Esat’ı övücü cümlelerle konuşmaya başlıyorsa; orta derece bir akıl, meseleyi anlıyor diyebiliriz. Bükülemeyen elin öpüldüğünü gösteren şeyler bunlar. Başbakan Erdoğan’ın, Esat’a yönelik “iki aya kadar gidici” siyaseti, “Maliki’yi muhatap almam” siyaseti kadar acemidir, hafiftir ve diplomatik teamüllerden uzaktır, Ortadoğu gerçekliğine uzaktır. Tekfirci örgütler ve Tarık Haşimi yanlış tercihti. Ortadoğu’nun yaşayan aydınlarından Hasaneyn Heykel’in sürecin başından beri yaptığı tespitleri not etmemiz  gerekiyor. Hakeza Enis Nakkaş’ı da...

Ortadoğu’da, resim yapanlara değil, fotoğraf çekenlere ihtiyaç var. Birincilerle dolu ülkemizde halkımızın gerçeklerle tanıştırılması zor oldu. Cumhuriyetten beri “gerçekler” üzerinden konuşma iddiasında olanların, iktidar oluşlarıyla varolan bu geleneği sürdürmeleri ayrı bir garabetti...

Bizdekilerden Selahaddin Eş Çakırgil’in “analiz”den çok, “temenni” kokan yazıları artık İran’ı bilen birini okumak anlamına gelmiyor. “Ağabey” konumu, en azından bir kesim tarafından aynen Suriye denli darmadağın. Çakırgil’in, İran’da geçirdiği yıllar, bu ülke radyosunda çalışmaları, o dönemde Suriye- İran ilişkileri, Baas idelojisinin o dönemde de Suriye’deki varlığı ve kendi duruşu. Hama olaylarının yaşandığı dönemde radyodaki çalışmalarını nasıl ve neye göre yaptığı? İran aynı İran; ama ya Çakırgil? O dönemde mi doğruları seslendiriyordu, şimdi mi? Yani Suriye konusunda İran’a “ilkeler” dersi verenin bizzat bunun üzerinden değerlendirilirken karnesi... Uzuuun bir konu.

Abdurrahman Dilipak’ın, İran seçimlerinden önce bu ülke ve geleceği üzerine üstüste yazılmış yazılarını toplayın ve ortaya çıkan gerçeklikle değerlendirin ne denli masa başı gazetecisi olup olmadığına siz karar verin. Şöyle diyordu: “İran, seçime girdiğinde ülkede kaos ortamı gelişecek,  içe kapanıp kendiyle meşgul olduğunda Esat’ın yalnızlığı başlayacak, Suriye’de elde edilecek başarı  (Batı ve Türkiye açısından)yakalanacak.” Direniş eksenine olan kinini kaleminden gizleyemiyordu. Hele “belirtiliyor, idda edilmekte, söylenmekte...” diye biten cümleler!.. Arşiv kiymetlidir. Sonuç: Seçimlere katılım %85, Ruhani’nin oy oranı %51, yumruk misali halk, uluslararası arenada çıta hiç olmadığı kadar yüksek!.. Peki yazarın güvenilirliği?

Müdahalenin başlangıcında Suriye’ye gidip geldikten sonra “barış, sulh, ölmek değil; yaşamak” yerine ekranlarda boy gösterip “Silah, para! Silah, para!..” diye bağırıp çağıran Hakan Albayrak’ın, Ahmedinjad ve Hasan Nasrullah’a yazdığı “Açık Mektup”lar başlıklı yazıların iki yıl sonra “Yüz Karası” adlı son yazıyla bitmesi ... Kaderin cilvesi işte!

Yeni süreçte ağırlıklı görüş şu: Muhalifler, bu süreçte birbiri üzerine salınarak sahneden çektirilecek, Türkiye ve Körfez ülkeleri sonucu hazmetmeyebilirler ama yapacakları sadece kan denizini büyütür, sonucu etkileyecek irade koyamazlar. Sayıları “bin” kadar olan savaşçı guruplar, silah-ikmal yolları- eleman desteği kesilerek önce bütünleştirilip sonra imha edilecek. ABD’nin tarihi böyledir, onun işi bittiğinde dostu olmaz, ihanet genlerinde vardır. Şu anda Irak-Şam İslam devleti, Özgür Suriye Ordusundan aylık maaş cazibesiyle eleman devşiriyor. Nusra, ÖSO ve Irak-Şam İslam Devleti Örgütü’yle çatışma halinde. Bunların, Türkiye’den eleman toplamaya yönelik açtıkları siteler üzerinden yayınladıkları bildiriler okunduğunda, içlerinde kümelenmiş istihbarat örgütlerinin onlara hangi sonu hazırladıkları görülmekte. C. Başk Abdullah Gül’ün başlattığı, Başbakan, Diyanet işleri Başkanı’nın devam ettirdiği ve hal bu olunca “iktidar kalemi” olarak bu süreçte ad kazanan yazarların yazmaktan başka çarelerinin kalmadığı “El- Kaide savaş tarzının İslami ve insani olmadığı” yönündeki beyanlar, Irak’ta milyonlar, Suriye’de yüzbinlerce insanın ölümünden sonra bile olsa, bir beyandır. Açılan tahribat kapanır mı, atasözüyle; “Cam kırılmasın; yapışmaz, yapışsa da eskisi olmaz.”

ABD/AB ve bölgedeki müttefikleri ile Küresel eksende Rusya/Çin ve en az onlar kadar özgül ağırlığı hissedilen İran arasındaki bilek güreşinin arenası sayılan Suriye, belki yarım asır yaralarını saramayacak derecede tahrip edildi, ancak teslim alınamadı. Doğu bloku hiç bir şekilde birbirini satmadı, satrancı ustaca oynadı. “Müttefik” tanımı, bu savaşta tam anlamını buldu diyebiliriz. Rusya, ABD’nin tüm tehdidlerine direnip tek kutuplu bir güç olmasına izin vermedi. Rus analistler, Libya örneğinin ikinci kere yaşanması halinde ABD’yi yöneten güçlerin midesinin genişleyeceğinin farkındaydılar.

İran ise, bir kilim örgüsü (sabır-bilgi- maharet)kabul edilen siyaseti ile, tüm seçeneklerin masada olduğu pozisyonlara hazırladı kendisini. Suriye’ye savaş açanların bunu bitirecek güçte olmadıklarını, muhaliflerin haklı gerekçelerinin diyalog yoluyla ele alınması gerektiğini, Suriyelilerin yapılacak bir seçimle, kimi istiyorlarsa onlar tarafından yönetilmeleri gerektiğini, değişik coğrafyalaradan bölgeye sokulan unsurların bizzat bunu planlayanlara dönecek bir bumerang olacağını, düzenlediği bölge turlarıyla bu coğrafyaya anlatırken; Uluslararası konferanslarla bölge insanlarının ne düşündüğünü, algılarını, tekliflerini tasnif etti. Mezhep savaşı onun için açılmıştı, Şiiliğin bel kemiği görüldüğünden bütün darbeler ona vuruluyordu. Vuranların, Sünniliği, Selefi/Vahhabi anlayışa teslim etmeleri savaşın en acı yönünü koydu ortaya.

Hizbullah, Hamas’ın düştüğü tuzağa düşmedi. Tecrübesi, savaşçı kimliği kadar gelişkin bölge ve dünya siyasetini okuma melekesi, onun stratejik konumunda Türkiye ve Katar’ın kartlarına, kart açmasına sebep oldu. O günler müthişti! Hizbullah’ın çağdaş Ferezdak sayılanlara yönelik sözlerinin, duruşunun neler olduğunu, zaman zaman Nasrullah’ın yaptığı konuşmalardaki satır aralarından okuyoruz ama asıl gerçekler iş bittiğinde daha bir saçılacak ortaya. Meş’al’in mi, Nasrullah’ın mı başı dik, alnı açık görecek dünya.

 “Suriye’nin Dostları” olarak adını koyan eksen, Arapların milyarlarca dolarını, Türkiye’nin stratejik konumunu bölgede oynadıkları kumara verdi.

Kaybeden Türkiye ve Körfez ülkeleri oldu, kaybettiren de...

Suriye sınırından sökülen mayınların Halepli ve Antepli halkların kardeşliği yerine, Suriye’nin viraneye çevrilmesine, mal varlığının talan edilmesine vesile kılınmasını nasıl unutacak Suriye halkı? Günde yüzlerce, binlerce kaçakçı, akaryakıt, fabrika parçaları, ellerine ne geçerse getirip %20 ederiyle bırakıp gitmekte. Fuhuş sektörü, organ mafyası, kültürel-tarihi eserlerin yağması... 900 km sınır ve bir ülkenin talanı!

Oysa, ne demişti Andre Parrot : İnsanların iki vatanı vardır, biri doğduğu yer, diğeri Suriye.

Çok acı bir dönem yaşandı, şimdi sonlanıyor; kurşun, girdiği bedene verdiği acının mislini, çıkarken vermekte elbet.

MUHAMMED AK